16 Haziran 2014 Pazartesi

SA721/ÇY3-BŞ11: İnsanı Tanrılaştırma Süreçleri/ Egemenlerin Seküler Din Travmaları

“Tek Dünya Düzeni ve Tek Din... Kurduğumuz bu sistemle zulmetme hakkımız elimizden alınırsa mazlumuz! Zulmetmek bizim hakkımız!”

İlk insandan bugüne kadar inanç ve inancın sistemleştirilmiş hali olarak adlandırılan din, hem bireysel hem toplumsal yaşam içinde daima var olmuştur. Dinler tarihi incelendiğinde İslam'a kadar her dinin, her çağa, coğrafyaya ve kültür değerlerine göre insanlar tarafından müdahale edilerek yeniden şekillendirildiğini görürüz. Bu nedenle etimolojik olarak din "yasa, hüküm, yol" gibi anlamlara sahip olsa da her çağda ve her kültürde tanımlamasında da çeşitlilik mevcuttur.

Sümerlerde belli kurallar çerçevesinde algılanan din, Yunan'da felsefe ile anlamlandırılmaya başlanmış, Roma'da toplumsal ihtiyaçlarla ve ahlaki değerlerle birleştirilmişti. Roma, ilk çağda diğer tüm toplumlar gibi çok tanrılı bir dine sahipti. Her doğa olayının arkasında "vehmettikleri gizli güçler" tanrılar veya tanrıçalar vardı. Romalıların bu dönemde; Yunan'da olduğu gibi putları ve özel tapınakları yoktu. Hemen hemen her mekânı tanrıları ve tanrıçalarıyla "haberleşme / iletişim ve tapınma yeri" olarak kullanıyorlardı.

Roma'nın bir kabileden devlete dönüşmesi her alanda olduğu gibi dininde de büyük değişimlere sebep olmuştur. Tapınma ve hükümdara tapınma MÖ 31- 14 yılları arasında hüküm süren, Roma İmparatorluğunun ilk hükümdarı Augustus döneminde başlamıştır.

Augustus, Roma dinini yaygınlaştırmış, din olgusunu idari ve sosyal politikalar içinde bir unsur haline getirmiştir. Hükümdarlığı döneminde politik hedefleri ve yerini sağlamlaştırması adına ahlakî ve dinî kuralları yasadışı olarak nitelendirebileceğimiz şekilde kullansa da buna legal bir boyut kazandırarak Roma halkına ve senatoya (yeni bir tapınma başlatabilecek tek yetkili organ) kabul ettirmeyi başarmıştır.

Roma'da dinsel örgütün baş rahibine Pontifex Maximus adı verilirdi. Augustus döneminden sonra Pontifex Maximus’luğu imparatorlar üstlenmeye başladı.

Augustus hemen her alanda, edebî eserlerde, mimarî yapılarda, dekorasyonlarda ve bastırdığı sikkelerde açık ve net olarak din propagandası yapmıştı. Çünkü; imparator kendi yerini sağlamlaştırmanın tek yolunun dini bir sıfat sahibi olmakla gerçekleşebileceğini anlamıştı. Dolayısıyla vefat etmiş ve tanrıların arasında yerini almış olan babası Sezar'a tanrı mabetlerinin yanında bir mabet yaptırdı. Başka bir deyişle babasına tanrılaştırarak kendisini de içinde "tanrı tohumu" bulunan bir imparator haline dönüştürmüş, ‘Tanrı'nın oğlu’ unvanıyla Roma dinini soyut paganizmden putperestliğe evriltmişti.

Conserratio denilen bu işlem ve dolayısıyla tapınma tam manada sadece imparator öldükten sonra (Deus / tanrı olarak) ritüel haline getiriliyordu. Elbette imparator yaşarken oluşturulan "kutsal çerçeve" onu öldükten sonra en yüce makama saygınlığa ve ‘Deus’ olmaya hazırlıyordu.

Senato'nun kendisiyle iyi ilişkiler kuran "iyi" hükümdarlara hayattayken bahşettiği kutsallaştırma işlemi (Conserratio), düzenlenen görkemli törenlerde gerçekleştiriliyordu. Böylece hükümdar yarı tanrılaşmış (Divus) oluyordu. Roma dini genel olarak karşılıklı çıkar temeliyle şekillendirilmiş bir dindi ve bu durum en yüce olarak sıfatlandırılan tanrılar için de, acz içindeki bir kul içinde geçerli bir durumdu artık. İlahlaştırılan hükümdarlar devlet işlerinden, her türlü toplumsal olaylardan ve alınacak kararlardan da sorumluydu.

Roma'da ilahlaştırılan hükümdarlar için bir tapınak inşa edilmeye başlanmıştı. Bu tapınaklarda halkın hükümdara tapınma işlemini bir rahip (Flamen) ve bir kurul (Sodalis) denetliyordu. Bunun nedeni tapınma esnasında herhangi bir kişinin yanlış davranışlarda bulunmasını engellemek ve tapınmaya karşı gelebilecek kişileri cezalandırmaktı.

Julius - Claudius'lar ve Flavius'lar döneminde Divus (Yarı Tanrı ) sayısı azken, Antonius'lar döneminde ilahlaştırılan kişi sayısı oldukça artmıştı. Önceleri sadece Roma'da uygulanan tapınma geleneği imparatorluk sınırlarının genişlemesiyle birçok kentte ve eyaletlerde artış ve gelişme gösterdi. Gittikçe daha sıkça başvurulan tanrılaştırma işlemi bir dönem bürokratlara da uygulandı.

İmparatora, imparatorluk ailesi üyelerine ya da bürokratlara tapınmanın iki temel etkisi olmuştur. İlkinde; imparatordan imparatora yani Divus'tan Divus'a geçebilecek kusursuz süreklilik oluşturuldu. Bu sistematik ardıllaşma, iktidarın devamlılığını sağlayan bir öge haline geldi. İkincisinde ise; Roma tebaasının, hükümdarlarına dolayısıyla Roma'ya karşı bağlılığının mihenk taşını oluşturmasıydı. Böylece Romalılar bir asır içinde hemen hemen her kentte tapınaklar inşa edip halkı imparatorlarına ve onların varislerine taptırdıkları bir din oluşturdular.

Roma İmparatoru Tiberius'un iktidarında, Hz İsa (a.s) Allah'ın elçisi olarak, Filistin ve çevresinde insanlara şirkin yasaklandığını, Allah'tan başka ilah olmadığını söyledi. Hz. İsa herhangi bir şeyi, kavramı veya insanı Allah'la eşit düzeyde yüceltmenin, önem vermenin dolayısıyla tercih etmenin çok büyük günah olduğunu tebliğ etmeye başlayınca, bu durum Roma yönetimine isyan olarak nitelendirildi ve Hz İsa'nın tebliğ ettiği dine uyanlar yakalanarak cezalandırıldı. İlk Hıristiyanlar yakalanarak genelde çarmıha gerilmek suretiyle çeşitli işkencelere maruz kalarak öldürüldüler. Filistin civarındaki Yahudiler de bu konuda Antik Roma yönetimine yardımcı oldular.

Bir süre sonra Hıristiyanlığın Roma'da gizlice taraftar edinerek hızla yayılmasıyla işkenceler toplu katliamlara, infazlara dönüştürüldü. Roma tanrılarının Hz İsa'nın Allah'ından daha güçlü olduğunu göstermek ve halkın gözünü korkutarak halkı bu dinden uzak tutmak ve sindirmek amacıyla, Hıristiyanları kadın, yaşlı, çocuk ayırt etmeden kundaktaki bebeklerde dahil olmak üzere toplayıp Roma'ya getirdiler ve herkesin gözleri önünde arenalarda canlı canlı aslanlara parçalatarak vahşete imza attılar.

Bütün baskılara ve işkencelere rağmen, ölümü göze alarak dinlerinden dönmeyen Hıristiyanlar, Roma yönetiminin temel yapısını derinden sarsarak Hıristiyanlığın benimsenmesini sağladı. Süreç sonunda Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı resmî din olarak kabul etti. Ama Hıristiyanlık Roma yönetimi ile paylaşılan bir dönüşüme çoktan girmişti. Böylece Hz İsa'nın tebliğ ettiği "Allah'tan başka ilah yoktur" tevhid dininin temeli "Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya, Sezar'ın hakkı Sezar'a" düsturuyla yer değiştirdi.

Ortaçağ ile birlikte Roma'nın parçalanarak yıkılmasının ardından oluşturulan sistem değişmedi ve "Divus'ların" boşluğunu "Papa'lar" doldurdu. Papa, özellikle Avrupa elitlerine yüklü ödemeler karşılığında Cennet'ten hisse satmaya başladı. Krallar dahi taç giyebilmek ve böylece hükümdarlıklarına meşruiyet kazandırmak adına Vatikan'ın kapılarını aşındırmaya başladı. Satılan hisseler karşılığında yüklü borçlarını ödeyemeyenler veya Papa'nın yasalarına karşı gelenler halk nazarında gayrimeşru ilan edilerek dinden çıkarıldı, aforoz edildi.

Ne yazık ki; uzun zamandır aynı senaryo Müslümanlar üzerinde uygulanmaya çalışılıyor. 'Herkese Tek Anayasal Düzen" kurucuları ilham aldıkları Antik Roma İmparatorluğunu ulusların hukuk kuralları, yönetim şekilleriyle ve/veya kurdukları ağ devlet yapılarıyla (bakınız; Avrupa Birliği) "Yeni Roma İmparatorluğu'na" devşiriyor.  Türkiye’de cumhuriyet öncesinde alt yapısı hazırlanan ve sonrasında da tasarım aşamaları ısrarla uygulanan ‘yeni bir din/yeni bir tapınma biçimi’ kendi ritüellerini de adım adım işledi; sonrasında da Antik dünyanın alışkanlıkları resmî tören adı altında ısrarla icra edildi.

Bunun yanı sıra batılılaşma hedefine uygun olarak İslam’ın iç dinamiklerinde çeşitli yöntemler kullanılarak oluşturulmaya çalışılan Ruhban sınıfına toplumsal yaşamda özel bir yer edindirildi ve bu organizasyon halen devam ediyor. Kendilerini gizlemeyi iyi bilen İblis'in yandaşları, hak ile batılı karıştırarak Müslümanları Allah'ın Kur'an'da uyardığı şirk ve türevlerinin çirkinliğine bulaştırmaya çalışıyorlar. İşlenen planda mesajın özü aynı, yöntemler ve vasıtalar benzer.

Müslüman ulusları, kendi anayasalarını ilan ederek bir İslam birliği oluşturmadıkça, "Herkese Tek Anayasal Düzen'ci" seküler faşistler tarafından dayatılan, boğazına kadar şirke ve şirk kuramlarına batmış, yaşama hakkı elinden alınmış sefil bir devşirmelik, yani dönmelik bekliyor.

Sonuç olarak; tarih yine tekerrür ediyor. Dünya yaratıldığından bu yana süregelen İblis ve avanelerinin tek argümanı, mazlum postuna bürünen zalimlerin mottosu: “Tek Dünya Düzeni ve Tek Din... Kurduğumuz bu sistemle zulmetme hakkımız elimizden alınırsa mazlumuz! Zulmetmek bizim hakkımız!”


Berrak Şebnem, 16.06.2014, Sonsuz Ark, Çırak Yazar





Alıntılar:  Meydan Larousse, "Tapınma" Maddesi

Seçkin Deniz Twitter Akışı