16 Ekim 2017 Pazartesi

SA5016/KY57-AHCZD48: Sûre Sûre Kur'an'da Mü'minlerin Vasıfları 11: Âl-i İmran (31-53)

"Müminler,  Allah’ın kurtuluş reçetemiz olarak gönderdiği Kur’an’a sımsıkı sarılırlar ve içindekileri düşünürler, anlamaya ve hayatlarına taşımaya çalışırlar. Allah’ın kitabından uzak ve gaflet içinde bulunamazlar. 


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi yaratan ve bize doğru yolu gösteren, kendine imân etme şerefini nasip eden, yediren ve içiren, hastalandığımızda da bize şifa veren, bizim canımızı alacak ve sonra diriltecek olan, hesap gününde, hatalarımızı bağışlayacağını umduğumuz (Şuara, 26/78-82) Âlemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz hamd’ü senâlar olsun. “Üsve-i hasene” olan Resûlü Muhammed Mustafa (sav)’e  salât u selâm olsun.


ÂLİ İMRÂN SURESİNDE MÜ’MİNLERİN VASIFLARI (31- 53. Ayetler)[1]


1-  Mü’minler, Allah’ı her şeyden daha çok severler, ilahî irade ve müdahalenin temsilcisi olan Peygamber’e ittibâ’yı (uyma) Allah sevgisinin ayrılmaz bir parçası olarak görürler, Peygamber’in gösterdiği yolu gönülden benimsemeyen kişinin Allah’ı sevdiğini iddia edemeyeceğini de bilirler. 


Kur’ân’da insanın Allah’ı sevmesinin göstergesi ve Allah’ın günahları bağışlamasını bir sebebi olarak “Peygambere ittiba” zikredilmiştir. “Peygambere ittiba”; Peygamberin tebliğ ettiği İslam dinini kabul edip ilkelerini, hüküm ve tavsiyelerini uygulamak, onu rehber, örnek ve önder edinmektir.[2]

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ


De ki: "Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir." (Âli İmrân, 3/31.)


Ayette Müslümanın temel vasıflarından olarak zikredilen “Allah’ı sevmek”; insanın Allah’ı O’nun Kur’ân’da kendisini tanıttığı nitelikleriyle tanıması, O’na ve peygamberi vasıtasıyla bildirdiği hak dine iman etmesi, emir ve yasaklarına uyması, O’ndan gelene razı olması, O’ndan başka rab, ilâh, mevlâ tanımaması, O’na layığı ile kul olabilmesi, O’nun iradesi istikametinde hareket etmesidir.

Yaratan, yaşatan ve rızık veren Rabbimiz bizlere bu ayetle ehl-i kit’abı küfre savuran, haktan saptıran hususu haber vermektedir ki bu da  “Allah gibi sevmek”le “Allah için sevmek” arasında büyük farktır. Bu fark göz ardı edilirse söz konusu bağın anlamı tersine çevrilmiş olur. Nitekim yahudiler Hz. Mûsâ’nın, hıristiyanlar da Hz. Îsâ’nın peygamberlik sıfatından ziyade şahsında ısrar ederek bu büyük hataya düşmüşlerdir. Böylece hıristiyanlar Hz. Muhammed’i, yahudiler hem Hz. Îsâ’yı hem de Hz. Muhammed’i inkâr yolunu tutmuşlar; esasen tahrife uğramamış haliyle bütün ilâhî dinlerin ortak noktalarından olan ve Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah’ın elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız” (Bakara 2/285) şeklinde ifade edilen ilkeyi ihlâl etmişlerdir.[3]

Âlemlerin Rabbi olan Allah, kendisine ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için-her bakımdan en mükemmel- güzel bir örnek olan” (Ahzab, 33/21),  yüce bir ahlâka sahip (Kalem,68/4) son elçisi Muhammed Mustafa’ya (sav)[4] bildirdiklerine teslimiyet gösterip uymanın önemini vurgulamıştır. Ayrıca Resûlullah’a uyma iradesinin ortaya konması, Allah’ın sevgisine ve mağfiretine mazhar olmanın ön şartı sayılmıştır.  Allah sevgisi, ne laftan öteye geçmeyen bir iddia ne de insanın vicdanında kalan bir aşktan ibarettir. Bu sevgi, Allah'ın Resulüne bağlılık, O'nun gösterdiği yolda yürüme, O'nun yaşam biçimini gerçekleştirme ile ortaya konur. “En güzel örnek”, “şâhid”, “müjdeci”, “korkutucu” olan Muhammed Mustafa (sav)’in  hayatı Kur'ân olunca (كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ), yaşayışını onun yaşayışına uydurmaya çalışmak da Kur'ân'ı yaşamaya çalışmak demek olacaktır.[5] 


Ayrıca, Peygamberler insanlığa sadece Yüce Allah’ın dinini tebliğ etmekle kalmamışlar, aynı zamanda bu dinin nasıl yaşanacağını da öğretmişler ve kendi yaşantılarıyla örnek olmuşlardır. İlkelerin koyucusu Yüce Allah, uygulayıcısı da Peygamberlerdir.


Ayette temel bir Müslüman vasfı olarak zikredilen Peygamber’e ittibâ[6] (uyma) Allah sevgisinin ayrılmaz bir parçası olarak nitelenmiş, Peygamber’in gösterdiği yolu gönülden benimsemeyen kişinin Allah’ı sevdiğini iddia edemeyeceği belirtilmiştir. Ayrıca Resûlullah’a uyma iradesinin ortaya konması, Allah’ın sevgisine ve mağfiretine mazhar olmanın ön şartı sayılmıştır. Sadece “elçi” sıfatını taşıyan temsilciyi dahi tanımamanın onu yollayan makamı tanımama anlamına geleceği mâlûmdur. Hz. Muhammed ise, dar anlamıyla bir elçi olmaktan öteye şâri‘ (din sahibi, yüce Allah) tarafından Kur’an’ı açıklama ve bu çerçevede Kur’an’da özel düzenlemeye tâbi tutulmamış hususlarda bağlayıcı bildirimlerde bulunma yetkisiyle donatılmıştır (bk. Nahl 16/44). Ayette Hz. Peygamber’e Allah’ın elçisi sıfatıyla ve yine O’nun buyruğunun bir gereği olarak itaat edilmesinin istendiği bildirildi. (Râzî, VIII, 19). Nitekim kelime-i tevhidde ve kelime-i şehâdette sadece Allah’tan başka tanrı bulunmadığının ifade edilmesiyle yetinilmemiş, Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğu da belirgin bir biçimde ortaya konmuştur (Elmalılı, II, 1076-1079). [7] 


Yüce Rabbimiz, elçisine ittibâyı emrettikten sonra Peygamber Efendimizin ümmete yönelik olarak gerçekleştirdiği önderlik hizmetlerini hatırlatıp ne büyük bir ilahi lütuf olduğuna Al-i İmran suresinin 164. âyet-i kerimesinde meâlen şöyle dikkat çekmektedir: “Gerçek şu ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden, yanlış inançlardan ve inançsızlıktan) onları arındıran, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermek suretiyle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar daha önce, apaçık bir sapkınlık içinde bulunuyorlardı.” (Âl–i İmrân,3/164)


2- Mü’minlere, birbiri ardından gelen bu iki âyetle (31-32), önce Allah sevgisi öğretilmekte ve bu sevginin itaati gerekli kılacağı hatırlatılarak Allah’a ve Peygamber’e uyup itaat etmenin vazgeçilmezliği belirtilmektedir. Bu da Müslümanın temel vasfıdır. Âlemlere rahmet olarak olarak gönderilen (Enbiyâ,21/107)  Allah’ın Resulü Muhammed Mustafa (sav), hem güzel bir örnek (Ahzab, 33/21) hem de hakikatin tanığıdır (Ahzab,33/45-46). Resul, vahyin ilk muhatabı ve ilk mükellefi olması nedeniyle çok önemlidir. Vahiy önce O’nun zihnini inşa etmiş, sonra O’nun vesilesiyle çevresindekilerin inşasını gerçekleştirmiştir.

قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ


De ki: "Allah’a ve resule itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âli İmrân, 3/32.)


Müslüman olmak isteyenin, O'nu olduğu gibi kabul etmekten ve kendisini teslim etmekten başka çıkar yolu yoktur. Allah katında din, İslâm'dır. Yalnız Allah'ın belirlediği şekliyle İslâm'dır. Bu dinin öyle belirgin bir gerçeği vardır ki, bu gerçek olmadan ondan söz edilemez. Bu gerçek de, Allah'ın yasasına itaat etmek, Allah'ın Resulüne bağlanmak/ittibâ ve Kur'an'ın hükümlerine teslim olmak gerçeğidir. Bu, İslâm'ın getirdiği şekliyle Tevhid inancından kaynaklanan bir gerçektir. Bu da uluhiyette birlik inancıdır.[8]


Prof. Dr. Yaşar Kandemir’in  konu ile alakalı yazısının bir bölümünü paylaşmak istiyorum: “Sûret-i Hak’tan görünerek, Allah’ın elçisi olan Muhammed Mustafa’yı tamamen devre dışı bırakarak “bize Kur’ân yeter” diyenlere bu 32 âyeti göstermeliyiz. Bu kadar sûrede, bu kadar defa Allah Teâlâ’nın Rasûlü’nü kendi adıyla birlikte anmasının ve kendisiyle birlikte ona da itaat edilmesini emretmesinin, hatta bazen sadece Resûlü’nden bahsederek ona itaat edilmesini buyurmasının elbette bir mânâsı olmalıdır, diyerek herkesi bu âyetler üzerinde düşünmeye dâvet etmeliyiz.


Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyuruyor:


1. “(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarımızı bağışlasın.” [Âl-i İmran sûresi (3), 31]


2. “De ki: Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” [Âl-i İmran sûresi (3), 32]


3. “Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.” [Âl-i İmran sûresi (3), 132]


4. “Kim Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ederse, onu, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada sûresiz kalmak üzere; işte büyük kurtuluş budur.” [Nisâ sûresi (4), 13]


5. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülü’l-emre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlü’ne götürün. (Onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.” [Nisâ sûresi (4), 59]


6. “Hayır, Rabbine yemin ederim ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kabul edip sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan onu kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.” [Nisâ sûresi (4), 65]


7. “Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine lutuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” [Nisâ sûresi (4), 69]


8. “Kim Rasûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik.” [Nisâ sûresi (4), 80]


9. “Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma!” [Nisâ sûresi (4), 105]


Bu âyet-i kerîme, Peygamber Efendimizin verdiği hükümlerin ilâhî vahyin kontrolünde olduğunu göstermektedir.


10. “Allah’a itaat edin. Rasûl’e de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının. Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz, bilin ki Rasûlü’müzün vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir.” [Mâide sûresi (5), 92]


11. “Siz gerçek mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah’a ve Rasûl’üne itaat edin.” [Enfâl sûresi (8), l]


12. “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin; işittiğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin.” [Enfâl sûresi (8), 20]


13. “Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’ne uyun.” [Enfâl sûresi (8), 24]


14. “Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin: birbirinizle çekişmeyin.” [Enfâl sûresi (8), 46]


15. “Mü’min erkeklerle mü’minin kadınlar birbirlerinin yardımcılarıdır. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar; namazı kılar, zekâtı verirler; Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir.” [Tevbe sûresi (9), 71]


16. “(Bazı insanlar:) “Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik”diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir kısmı yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” [Nûr sûresi (24), 47]


Bu âyet-i kerîme, sadece diliyle “Allah’a ve Peygamber’e inandım” demenin yeterli olmadığını ifâde etmektir. Mü’min olabilmek için her şeyden önce gönlüyle iman etmek, ibâdeti ve yaşayışıyla inandığını ispat etmek ve her mes’elede Allah’ın ve Rasûlü’nün hükmüne gönül hoşluğu ile razı olmaktır.


17. “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlü’ne davet edildiklerinde, mü’minlerin sözü ancak “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” [Nûr sûresi (24), 51]

18. “Her kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten saygı ile sakınırsa, işte kurtuluşa erenler bunlardır.” [Nûr sûresi (24), 52]

19. “De ki: Allah’a itaat edin; Peygamber’e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber’in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber’e düşen, sadece açık seçik duyurmaktır.” [Nûr sûresi (24), 54]


20. “Namaz kılın; zekât verin; Peygamber’e itaat edin ki merhamet göresiniz.” [Nûr sûresi (24), 56]


21. “(Ey mü’minler!), Peygamber’i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın… artıkPeygamberin emrine karşı koyanlar,başlarına bir fitne gelmesinden veya kendilerine korkunç bir azabın isabet etmesinden kaçınsınlar!” [Nûr sûresi (24), 63]


22. “Yemin ederim ki, sizin için, Allah’ın huzuruna çıkmayı umanlar, âhiret gününe inananlar ve Allah’ı çok çok ananlar için Allah’ın Rasûlü güzel bir örnektir.” [Ahzâb sûresi (33), 21]


Bu âyet-i kerîme, Hz. Peygamber’in hem sözleriyle hem de fiil ve hareketleriyle bize delil ve örnek olduğunu, kendisine uymanın ve itaat etmenin kaçınılmazlığını açıkça ortaya koymaktadır.


23. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” [Ahzâb sûresi (33), 36]


24. “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” [Ahzâb sûresi (33), 71]


25. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edinve yaptıklarınızı (amellerinizi) boşa çıkarmayın.” [Muhammed sûresi (47), 33]


26. “Kim Allah’a ve Peygamber’ine itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Kim de yüz çevirirse, onu acı bir azâb ile cezalandıracaktır.” [Fetih sûresi (48), 17]


27. “Ey iman edenler! Allah’ın Rasûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” [Hucurât sûresi (49), l]


Allah’ın ve Rasûlü’nün önüne geçmemek demek, söylenen söz, yapılan iş ve çıkarılan hükümlerde Hz. Peygamber’e aykırı davranmamak, ona karşı saygılı olmak ve ona uyup itaat etmek demektir.


28. “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin ve birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi, ona yüksek sesle hitap etmeyin ki, farkına varmadan amelleriniz değerini kaybetmesin.” [Hucurât sûresi (49), 2]


29. “Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez.”[Hucurât sûresi (49), 14]


30. “Allah’a ve Peygamber’ine itaat edin. Allah yaptıklarınızdan haberdârdır.” [Mücâdele sûresi (58), 13]


31. “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan sakının.” [Haşr sûresi (59), 7]

Bu âyet-i kerîme, Peygamber aleyhisselâm’a itaat konusundaki âyetlere açıklık getirmekte ve Rasûlullah’ın buyurduğu her şeyi “başım gözüm üstüne” diyerek yapmaya mecbur olduğumuzu ve bunu Allah Teâlâ’nın emrettiğini hiçbir itiraza yer bırakmayacak şekilde açıkça ortaya koymaktadır.

32. “Allah’a itaat edin, Rasûlü’ne de itaat edin; yüz çevirirseniz, bilin ki, Rasûlümüzün görevi sadece apaçık bir tebliğdir.” [Tegâbün sûresi (64), 12]


Demek oluyor ki, Resûl-i Zîşân’a itaat etmeyen kimse Allah’a itaat etmemiş olur. Allah’ın Kitabı’na sarılmak nasıl bir görevse, Rasûl-i Kibriya’nın –sahîh- sünnetine sarılmak da öyle bir görevdir. Bunun böyle olduğunu kabul edip etmemek, yukarıdaki âyetlerde belirtildiği üzere, herkesin kendi bileceği iştir.”[9]


3- Mü’minler, Hz. Adem'in, Hz. Nuh'un, İbrahim ailesinden ve İmran ailesinden gelen peygamberlerin (Allah'ın selamı hepsinin üzerine olsun) hepsinin insan olduğuna, onların tek farkının, Allah'ın onları, dinini yaymaları ve dünyayı ıslah etmeleri için seçtiğine iman ederler. “Ölümcül” bir sapma olan yaratılmış olan kulu ilahlaştırma tehlikesi ne vurgu yapılmaktadır.


اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحاً وَاٰلَ اِبْرٰه۪يمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۚ


“ Allah, birbirinden gelme nesiller olarak Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesini ve İmrân ailesini seçip âlemlere (bütün yaratılmışlara) üstün kıldı.  Allah hakkıyla işitmekte ve bilmektedir.” (Âli İmrân, 3/33-34.)


Bu iki âyette peygamberlerin seçilmiş üstün özelliklere sahip kişiler ve hep Hz. Âdem’in soyundan gelmiş oldukları hususuna değinilmesini, Hz. Îsâ’nın yaratılışı konusuna fikrî hazırlık sağlama şeklinde açıklamak mümkündür. Hatırlanacağı üzere, hıristiyanların bazı inanç ve tutumlarının yanlışlığını ortaya koyma bu sûrenin ana hedefleri arasında bulunmaktadır. İşte müteakip âyetlerde, babasız olarak dünyaya gelmiş olması Hıristiyanlık’ta tek tanrı inancından sapmanın hareket noktası haline getirilen Hz. Îsâ’nın ailesine, doğumuna ve hayatına dair bilgiler yer aldığından, burada zihnin sırf tabiat kanunlarının tek düzeliğine saplanıp kalmaması ve tabiat kanunundan önce gelen yaratma fiilinin göz ardı edilmemesi gerektiği, buna göre dilediğini dilediği biçimde yaratmaya kadir olan yüce Allah’ın iradesini kısıtlayabilecek hiçbir güç bulunmadığı hatırlatılmaktadır (Elmalılı, II, 1087).[10]


4- Mü’minler de,  İmrân’ın karısının karnında taşıdığı çocuğu tam anlamıyla Allah’a adadığı ve kabulü için niyazda bulunduğu gibi kendi çocuklarını da “kayıtsız şartsız” Allah’a adar ve bunun kabulü için niyazda bulunurlar. Mü’minlerin, vahiy öncelikli düşünce sahibi, adaletli, hakka taraf, mu'tedil, muvahhid, müstakim, müstekarr, muhsin, muhlis, zâlimin karşısında ve mazlûmun yanında olacak Müslüman nesil yetiştirme diye bir dertleri olmalıdır. Mü’minler soylarını, düşmanları olan kovulmuş şeytana ve şeytanın temsilcilerine karşı koruması için Allah’tan yardım isterler. 


اِذْ قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ رَبِّ اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي بَطْن۪ي مُحَرَّراً فَتَقَبَّلْ مِنّ۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ


“Bir zamanlar İmrân’ın karısı şöyle demişti: "Rabbim! Karnımdakini kayıtsız şartsız sana adadım, benden kabul buyur; kuşkusuz sensin her şeyi işiten, her şeyi bilen." (Âli İmrân, 3/35.)


فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْۜ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ وَاِنّ۪ي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ


“Onu doğurunca dedi ki: "Rabbim! Onu kız doğurdum. -Oysa Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilmektedir- erkek de kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem koydum, işte ben onu ve soyunu kovulmuş şeytana karşı senin korumana bırakıyorum." (Âli İmrân,3/36.)


فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناًۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقاًۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ


“Bunun üzerine rabbi ona hüsnükabul gösterdi ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyyâ onun bulunduğu yere, mâbeddeki odaya her girdiğinde yanında (yeni) bir rızık bulur ve "Ey Meryem! Bu sana nereden?" diye sorar, o da "Allah tarafından" cevabını verirdi. Kuşkusuz Allah dilediğine sayısız rızık verir.” (Âli İmrân,3/37.)


Ayette,  tevhid (Allah’tan başka ilâh olmadığı) inancını pekiştirmeyi hedefleyen sûrenin bu bölümünde peygamberlerin seçimi ve dinlerin tekâmülü konusunun da Allah’ın mutlak iradesine bağlı olduğuna dikkat çekilmekte ve alışılagelmişin aksine bir yöntemle bir kız çocuğunun mâbed hizmetine adanıp kabul edildiği, bu şekilde onun büyük bir peygambere anne olmaya hazırlandığı canlı bir biçimde ortaya konmakta ve böylece peygamberliği sırf kendi ırklarına özgü saydığı için Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmeyen yahudilerle bir “beşer” olduğu için onu peygamber kabul etmek istemeyen müşriklere reddiyede bulunulmaktadır.[11]


5- Mü’minler, evrendeki bütün varlıkların Allah’ı tesbih ettikleri gibi  “yüce Allah’ı anma, O’nu her türlü eksiklikten uzak görme, O’na dua etme” gibi anlamlarıyla tesbîh ederler. Sadece Allah’a yalvarır/yakarır, yardım ister ve dua ederler. Peygamberlerin hepsi sâlih (iyi davranış sahibi) kişilerdir. Onlara iman eden müminler de sâlih işler yapıp efendi, iffetli ve sâlih kullardan olmak için gayret gösterirler. Allah’tan temiz bir nesil isterler.


هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُۚ قَالَ رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةًۚ اِنَّكَ سَم۪يعُ الدُّعَٓاءِفَنَادَتْهُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَهُوَ قَٓائِمٌ يُصَلّ۪ي فِي الْمِحْرَابِۙ اَنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيٰى مُصَدِّقاً بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَسَيِّداً وَحَصُوراً وَنَبِياًّ مِنَ الصَّالِح۪ينَقَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَاَت۪ي عَاقِرٌۜ قَالَ كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُقَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةًۜ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍ اِلَّا رَمْزاًۜ وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَث۪يراً وَسَبِّـحْ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ۟


 “Orada Zekeriyyâ rabbine dua edip dedi ki: "Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle! Kuşkusuz sen duayı işitmektesin."  O mâbedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle seslendiler: "Allah’ın bir kelimesini tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlih kullardan bir peygamber olarak Yahyâ’yı Allah sana müjdeliyor. Zekeriyyâ ise şöyle dedi: "Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çattığı, üstelik karım da kısır olduğu halde benim nasıl oğlum olabilir?" Buyurdu ki: "İşte böyle; Allah dilediğini yapar."  "Rabbim, dedi, bana bir alâmet göster." Şöyle buyurdu: "Senin için alâmet insanlara üç gün ancak işaretle konuşmandır. Rabbini çok an, O’nun yüceliğini dile getir." (Âli İmrân,3/38-41.)


Mü’minler, insanlığın bir erkekle bir kadından yaratıldığını, insanların keyfî seçimlerinin değer ölçüsü olamayacağını ve insanı değerli kılan yegâne ölçütün Allah’a kulluk iradesi ve onun buyruklarına teslimiyet olduğunu bildirerek insanın insan önünde eşit sayılmasına çağrıda bulunacak olan Kur’ân-ı Kerîm’in (bk. Hucurât 49/13) bu çağrısına hazırlık için, erkek ve kadın cinsi arasında, toplumda kökleşmiş hale gelse de haklı gerekçelere dayanmayan ayırımcılığın yanlışlığına dikkat çekildiğinin farkındadırlar.


6- İslâm'a göre, kadın ve erkek eşit ve birbirini tamamlayan varlıklardır. Gerek ontolojik olarak, gerekse dinî sorumluluk, hukukî ehliyet, temel hak ve hürriyetler bakımından ilkesel bazda Allah’a kul olmalarında kadın erkek ayrımı söz konusu değildir. Kadın ve erkek olarak Allah’ın emirlerine karşı mükellefiz, Kur’ana sımsıkı sarılmakla hepimiz sorumluyuz, verilen nimetlerin hepsinden hesaba çekileceğiz, düşmanımız şeytan ise kadın-erkek hepimizle uğraşmakta, aynı cennete talip ve aynı cehennemden Allah’a sığınıyoruz. Takvâ ise hepimiz için yegâne ölçüttür. Kur’an bize erkek olarak ta kadın olarak ta iyi ve kötünün timsallerini haber verip, tercihi bizlere bırakıyor. Meryem, Âsiye, Hatice olmakta mümkün, Lût ve Ebu Leheb’in karısı gibi olmak ta mümkün. İbrahim, Musa, İsa, Muhammed Mustafa, Ebu Bekir gibi iyi olmakta mümkün, Firavun, Nemrut, Karun, Ebu cehil olmakta…


وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَم۪ينَ


“Melekler şöyle demişti: "Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni bütün dünyadaki kadınlara üstün eyledi.” (Âli İmrân,3/42.)


Din İşleri Yüksek Kurulunun, 17.10.2002 tarihindeki “Kadınların Şahit ve Mirasçı olmaları” konusundaki yapılan müzakereler sonundaki aldığı karardan bir bölümü paylaşmak istiyorum:

“Kadına hiçbir değerin verilmediği, kız çocuğuna sahip olmanın utanç verici bir durum kabul edildiği, bu nedenle bazen kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bir dönemde İslâm, davetin başladığı ilk yıllarında kadını muhatap olarak kabul etmiş, bu konuda kadın erkek arasında herhangi bir ayrım yapmamıştır (bk. Leyl 92/3-10). 

Âl-i İmrân suresinin 195. âyetinde geçen, "sizler birbirinizdensiniz"; Tevbe suresinin 71. âyetinde geçen "mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar"; Bakara suresinin 187. ayetinde geçen "onlar size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz" ifadeleri, kadınla erkeğin birbirine denk ve birbirini tamamlayan iki unsur olduğunu vurgulamaktadır. 


Nahl sûresinin 97. âyetinde, kadın-erkek ayırımı yapmadan inanıp iyi iş işleyenlerin, en güzel şekilde mükafatlandırılacakları bildirilmektedir. Bu husus, Ahzab sûresinde ise,


Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mü'min erkeklerle mü'min kadınlar, itaatkar erkeklerle itaatkar kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah'a derinden saygı duyan erkeklerle Allah'a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah'ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah, bağışlanma ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.(Ahzab 33/35) şeklinde detaylı olarak açıklanmaktadır.” [12]


7- Bağlılık, gönülden itaat ve ibadet, boyun eğmek ve rükû etmek. Mü’minlere sürekli olarak Allah'a bağlı bir yaşam emredilmektedir.


يَا مَرْيَمُ اقْنُت۪ي لِرَبِّكِ وَاسْجُد۪ي وَارْكَع۪ي مَعَ الرَّاكِع۪ينَ

“Ey Meryem! Rabbine ibadet et; secdeye kapan, huzurunda eğilenlerle beraber sen de eğil." (Âli İmrân,3/43.)


8-  Mü’minler Allah’ın bildirdiği gabya iman ederler.


ذٰلِكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۜ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يَخْتَصِمُونَ


“Bunlar sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himayesine alacak diye kura çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar tartışırken de sen yanlarında değildin.” (Âli İmrân,3/44.)


Ayet-i kerîmede “Sen onların yanında değildin” buyurularak Resûlullah’ın bilgisinin vahiyden kaynaklandığının âşikâr olduğuna dikkat çekilmiş olmaktadır.


9- Mü’minler, Kitab’ın izinde Peygamberinin rehberliğindeki kullukları ile Allah katında üstün bir mevkiye sahip, dünyada da âhirette de itibarlı ve (Allah’a) yakın kılınanlardan olabilmek için gayret gösterirler.


اِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗ اِسْمُهُ الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَج۪يهاً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ


 “Melekler demişti ki: "Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Adı Meryem oğlu Îsâ Mesîh’tir, dünyada da âhirette de itibarlı ve (Allah’a) yakın kılınanlardandır.” (Âli İmrân,3/45.)


Bu âyetten itibaren 62. âyete kadar Hz. Îsâ’nın dünyaya gelişi, özellikleri, görevi, kendisine tuzak kurulması ve yüce Allah’ın katına yükseltileceğinin bildirilmesi hakkında bilgi verilmekte, Resûlullah’tan bu hakikatleri inkâr edenleri karşılıklı lânetleşmeye çağırması istenmektedir. Bu konularda Kur’ân-ı Kerîm’in başka sûrelerinde de açıklamalar bulunmaktadır.


10- Mü’minler kendilerine örnek olarak gösterilen Peygamberler gibi sâlih bir insan olmak zorundadırlar.


وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً وَمِنَ الصَّالِح۪ينَ


“O hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşacak ve sâlih kişilerden olacak." (Âli İmrân,3/46.)


Hz. Îsâ’nın değişik dönemlerden geçmesi, bu dönemlerde farklı haller sergilemesi onun tanrı olarak düşünülemeyeceğinin açık bir belgesidir ve bu yolla hıristiyanların sakat inançlarına reddiyede bulunulmaktadır.[13]


11- Mü’minler iffet sahibidirler. Ne pahasına olursa olsun iffetlerini korumalıdırlar. Erkeklerle kadınlar arasında hayâ, iffet, edep ve nezâketin hâkim olması çok mühim bir meseledir. Çünkü hayâ, imandandır (Buhârî, Îmân, 16) ve imanın bir göstergesidir.  


“O (felâha eren mü’minler), iffetlerini korurlar; ancak eşleri ve mâlik oldukları (câriyeleri) hâriç. (Bunlarla münâsebetlerinden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu hâlde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.” (el-Mü’minûn,23/ 5-7)


قَالَتْ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْن۪ي بَشَرٌۜ قَالَ كَذٰلِكِ اللّٰهُ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ


Dedi ki: "Rabbim! Bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur?" Allah buyurdu: "İşte öyle, Allah dilediğini yaratır, bir işin olmasını istedi mi ona sadece ‘ol!’ der, o da oluverir." (Âli İmrân,3/47.)


Burada asıl önemli olan husus, Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Meryem’in iffetine ve yüce Allah’ın Hz. Îsâ’yı olağan üstü bir yolla yaratma iradesine kuşkuyla bakma sonucunu doğuran her türlü bilgi ve yorumun yanlışlığını kesin bir biçimde ortaya koymuş olmasıdır.


وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۚ


“Rabbin ona yazmayı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek.” (Âli İmrân,3/48.)


12- Yüce Allah'ın dininin bütünü ile üzerinde kurulduğu inanca dayalı gerçeği ilân etmektedir. Hiçbir Peygamber göstermiş olduğu mucizeleri kendi katından getirmiş değildir. O bir insan olduğundan bu mucizeleri yaratacak güçte olamaz. Kendisi bu mucizeleri Allah katından getirmiştir. Yaratan Allah’tır.


وَرَسُولاً اِلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اَنّ۪ي قَدْ جِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْۙ اَنّ۪ٓي اَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطّ۪ينِ كَهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ فَاَنْفُخُ ف۪يهِ فَيَكُونُ طَيْراً بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْـيِ الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَۙ ف۪ي بُيُوتِكُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ


“Onu İsrâiloğulları’na elçi olarak gönderecek ve o şöyle diyecek: "Kuşkuya yer yok, işte size rabbinizden bir mûcize ile geldim; size çamurdan kuş biçiminde bir şey yapar ona üflerim, Allah’ın izni ile derhal kuş oluverir; yine Allah’ın izniyle körü ve cüzzamlıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim; ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz elbette bunda sizin için bir ibret vardır.” (Âli İmrân,3/49.)


“Hz. Îsâ tarafından gösterileceği bildirilen mûcizelerin Hz. Îsâ’nın muhatapları açısından önem taşımasının yanı sıra, daha sonra Hıristiyanlıkta bunlara bağlanan sonuçlar bu dinin mensuplarını çok tehlikeli bir mecraya sevketmiş olduğundan gerek burada gerekse Mâide sûresinin 110. âyetinde, bunların yüce Allah’ın iznine bağlı olduğuna sık sık dikkat çekilmiştir. Bu husus öylesine önemlidir ki, peygamberin bir beşer olduğu ve gösterdiği bütün olağan üstü hallerin Allah’tan mesaj getirdiği iddiasını desteklemek için yine O’nun tarafından sağlandığı göz ardı edilirse, peygambere iman etmenin hiçbir değeri kalmaz ve dalâlete düşülmüş olur. Nitekim hıristiyanlar bu olağan üstü durumları bütün evrenin yaratıcısı olan yüce Allah’ın mutlak kudretine bağlamak yerine, Hz. Îsâ’yı tanrılaştırma yoluna girmişler, böylece dinî hayatlarını çürük bir zihniyet üzerine bina etmişlerdir.”[14]

Durum böyle iken Hz. Îsâ’nın muhatapları açısından tanrılaştırma çürük zihniyeti ortada iken (“Allah, üçün üçüncüsüdür” diyenler kâfir oldu. Maide,5/73; “Hıristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler.” Tevbe,9/30.) yine onlar bununla kalmamış Hz. Îsâ’dan sonra da istedikleri şahısları “aziz-saint”  ilan etmişlerdir. Hıristiyanlık uğruna şehit olan ya da mükemmel bir Hıristiyan yaşamı sürdürdüğüne inandıkları kişileri azizlik derecesine yükseltilirdi. Tanrıya yakın olan kimseler olarak görülen azizler kilise tarafından kutsal kabul edilmiş ve insanlara şefaatçi olacağına inanılan kişilerdir. Zorda kalanlara yardım etmek için yeryüzüne indiklerine inanılır. M.S 1-4. yüzyıllar arasında ağır baskılara uğrayan Hıristiyanlar bu zulümlere uğrayan insanların doğrudan cennete gideceğine inanmışlar ve onları yüceltmişlerdir. Sonraları ise Hıristiyan inancına göre aykırımı bir durumları yoksa o kişi papa tarafından aziz ilan edilirdi. Yukarıda bahsettiğimiz gibi aziz olabilecek din adamının belirli mucizeler göstermiş olmalıdır. Hıristiyanlıkta mucize ve aziz kavramı ayrılmaz bir bütündür.[15]


“İnsan, kaynağı Allah olan bilgiyi kendi stratejilerine uymadığı için değiştirmiş, bireysel ve yönetsel kaygıları dolayısıyla yeni tanımlar ve sınıflandırmalar yaparak özelde bu iki hakikat, genelde hakikâtın kendisi hakkında saptırıcı ve yoksayıcı çerçeveler çizmiştir.”[16]


MÜSLÜMAN DÜNYANIN “AZİZ” LERİ…


Peki Hristiyanlıkta bunlar olurken Müslüman dünya da neler yaşanmıştır?


Esoterik, mistik (bâtinî) öğretinin ortak özellikleri, bir silsile ile birbirlerini gerektirmeleri ve Kabala, Hint ve Çin öğretileri, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi muharref dinlerden devşirilen bilgiler ile antik çağdan derlenen tartışmalardan yeni bir kült oluşturmalarıdır. “İslam mistisizmi” ya da “İslam Gizemciliği”  olarak tanımlanan,  keşf ve ilham vasıtası ile esoterik (batini) öğretisi günümüzde Müslümanlar arasında da benzer sapmalar tarikatlarda ricâlu’l-gayb (gayb erenleri- üçler, yediler, kırklar ) ya da  “gavs, kutup” gibi anlayışları ile sürmektedir. Kur’an’da dini ve ahlaki bağlam ve içerikte kullanılan bazı kavramlar, tasavvufta makam, derece ve hal teorilerinin üzerine kurulduğu yapıtaşlarına dönüşmüştür.[17]


“Peygamberliği teşri peygamberlik ve velayet peygamberliği olmak üzere ikiye ayıran sufi teorisyenler, veliliği de genel (velayet-i amme) ve özel(- velayet-i hassa) şeklinde ikiye ayırırlar. Genel velilik, Tanrı’ya gönülden bağlı olan ve onun buyruklarına uymada maksimum özen gösteren samimi inananların velayetidir. Özel velilik ise, beşer düzlemden tanrısal düzleme doğru yola çıkan, bu yolculukta pek çok aşamayı ve dereceyi başarıyla tamamlayan ve sonunda Tanrı’da yok olan yani fena bulan, Onunla baki olan kimselerin velayetidir. İlk defa dokuzuncu asrın büyük sufi teorisyeni tarafından ortaya atılan ve sistematize edilen hatemu’l evliya fikri, beraberinde Şia’nın imamet nazariyesine benzeyen masum velilik hiyerarşisini doğurmuştur. Bu velayet doktrinine göre evrenin bütünlüğü, sürekliliği ve düzenli işleyişi çeşitli derecelerde bulunan ancak görünmeyen veliler sayesinde sağlanmaktadır. Hiyerarşik bir yapı taşıyan bu velayet teorisine göre, en yüksek manevi otorite kutb veya gavs adı verilen kişidir. Bu otorite, nukab (nakipler), ebdal (varisler), evtad (kazıklar), amaid (sütunlar), ebrar (dindarlar), ahyar(hayırlılar) adı verilen belirli sayıda gizli velilerle çevrelenmiştir. Sufi teorisyenler bütün evrenin bu otoritenin çevresinde döndüğüne inanmaktadırlar. Onlara göre bu otorite ve veliler hiyerarşisi olmasaydı, evrenin bütünlüğünden, düzeninden ve sürekliliğinden söz edilemezdi. Sufi teolojinin bu kurgusunda velilik, Tanrı-evren-insan ilişkisi ve bu ilişkiden doğan gerçekliklerin kusursuzca bilinmesini içerir. Velilik konumuna yükselmişi bir kimse, sıfatlarıyla ve zatıyla Tanrı’da yok olarak Onun sıfatları ve zatına büründüğünün bilincindedir. İlahi bilinçle özdeşleşen ve bunun farkında olan velinin, nebi veya resul ile karşılaştırılması olanağı kalmaz. Zira peygamber ya da elçi beşeri düzlemle sıkı sıkıya bağlı bir durumdadır. Bu kurgusal ilişki, Tanrı’nın nurundan bir nur olan Muhammedi nur teorisini gündeme getirir. Bu noktada beşeri düzlemde itaat edilen kişiyle Muhammedi nurun aynileşmesi söz konusudur. İtaat edilen kişi Muhammedi nur olarak, Tanrı adına aktif biçimde iş gören bir tanrısal yetkeye dönüşür. Tanrı’ya vekalet eden ve Onun adına iş gören bir yetkenin varlığı, Tanrı’nın işlevsiz kalması anlamına gelir.”[18]


Sufi teolojide keşif ya da ilham yoluyla elde edilen bilgi, vahiy, duyular ve akıl yoluyla elde edilen bilgiden daha üstündür.[19] Sufi teorisyenler akla, duyulara ve nassa dayalı bilgiler aracılığıyla Tanrı’yı tanımanın ve hakikatlere ulaşmanın mümkün olmadığını düşünürler.[20]  Sufi teolojide eğitim ve öğretim yoluyla elde edilen, akli yöntemler kullanılarak ulaşılan istidlali bilgi dünyevi olduğu gerekçesiyle bir değer ifade etmez. Gerçek bilgi, eğitim ve öğretime, nazar ve istidlale konu olmayan bilgidir. Keşf ve ilham yoluyla elde edilen bu bilgi veraset yoluyla intikal eder.[21] Hakikat, irfan, kalp, aşk, ledün, batın ve hal bilgisi olarak da adlandırılan hikmetin Allah’ı bilmekten ibaret olduğunu, bu yönüyle her türlü akli, felsefi ve kitabi bilgiden kesin olarak farklı ve üstün olduğunu savunan sufiler, bu bilginin öğrenme ve öğretmeyle elde edilemeyeceğini, kalbe doğrudan aktığını düşünürler.[22]


Esoterik, mistik (bâtinî) öğreti de velî, baştan aşağı mükemmel insan yani “insan-ı kamil” modelini temsil eder. Bu mükemmel modele aşağıdan yukarıya doğru ilerleyen ruhsal bir yolculukla ulaşılır. Bu yolculuk sufi gelenekte makamlar teorisini ortaya çıkarmıştır. Çeşitli aşamalardan oluşan bu makamlar teorisi çoğu zaman Kur’an’dan transfer edilen tövbe, zühd, sabır, şükür, tevekkül ve rıza gibi dini-ahlaki terimlerle ifade edilmiştir. Bu terimler Kur’an kaynaklı olsa da, bağlam, anlam ve içerik yönünden yeniden kurgulanmıştır. Bu kurgu sufinin tecrübe ettiği psikolojik ve irfani hallere göre biçimlenmiştir.[23]


İbn Haldûn velilerle ilgili önemli bir durum tespitinde bulunur: “Veliler toplumda dinî davette bulunarak kendilerine tabi olacak zümreler ararlar ve böylelikle dinî-siyasî otoriteyi ele geçirmeyi hedeflerler. Ancak dinî davetleri, asabiyet desteğine dayanmazsa -mülkü tesis etmenin aksine- mülkteki nizamı bozacak dinî ihtilal ve isyan türünden hareketlere bürünür. Dolayısıyla merkezî iktidarın ve mülkün korunması için bu türden hareketlerin önüne geçilmesi gerekir.”[24]


İbn Haldûn ihtilâl hareketlerini dikkate alarak bu türden iktidar girişimlerinde bulunan sûfîleri şöyle yargılar:


“Bunların işleri hakkında ihtiyaç duyulan şey üçtür: Eğer deli iseler tedavi edilmelidirler, şayet kargaşa meydana getirmek için böyle davranıyorlarsa darb ve katl ile tenkil edilmeli ve başları ezilmelidir. Veya maskaralıklarını ortaya koymalı ve kendilerini de soytarılardan saymalıdır.”[25]

Veliler gaybı bilmeyi ve sonucunda âlemde tasarrufta bulunmayı gaye hâline getirdiklerinden, Allah’ı bilmek dışında ikinci bir gaye gütmüşlerdir ki, bu da onları uluhiyetle daimî irtibattan uzak bırakmıştır. İbn Haldûn bu düşünceden hareketle tüm velilerin ilk dönem zahit-sûfîlerin yaptığı gibi peygamberin şer‘î siyasetine ya da nübüvvete tabi olmaktan başka çıkar yolları olmadığını iddia eder. [26]

İbn Haldûn’un bu yargısının devamını, bir fetvasında görmekteyiz: 


“Muhakkik sûfîlerin yolu, bid‘atla karışan ve kirlenen yoldur. Bu nevi sapık ve sapıtıcı akideler ihtiva eden kitapların dinî hükmüne gelince: Ibnü’l-Arabî’nin Fusûs’u, Fütûhât-ı Mekkiyye’si, Ibn Seb‘în’in el-Büdd’ü, Ibn Kasî’in Hal‘un-na‘leyn’i vs. gibi halkın elinde nüshaları bulunan kitaplar ve benzerleri ele geçince yakılmalı ve yazıları okunamaz derecede silinene kadar yıkanmalı; böylece imha edilmelidir. Zira sapık ve bozuk akidelerin yok edilmesi dinin maslahat ve çıkarına tamamıyla uygundur. Bu sebeple umumun zararını önlemek için bu nevi kitapları yakmak devlet adamlarının vazifesidir. Yanlarında bu çeşit kitap bulunan kimseler yakılması için kitapları görevlilere vermekle mükelleftirler.” Bk. Ibn Haldûn, Şifâü’s-sâil, s. 65-66.[27]


Nitekim muhakkik sûfîler velayet düşüncesinin uzantısı olan ricâlü’l-gayb ve mehdîlik gibi unsurları siyasî emellere sahip İsmail-bâtınîlerle paylaşmışlardır. İbn Haldûn bu türden düşüncelerin önüne geçilmesi için bir Mâlikî fakihi ve siyaset adamı olarak fetva verir. Fetvada İbnü’l-Arabî başta olmak üzere, İbn Seb’in, İbn Berrecân ve İbn Kasî gibi muhakkik sûfîlerin eserlerinin toplumun maslahatı için yakılmasını teklif eder. Fetva bu itibarla siyasî-sosyal bir belge özelliğindedir.[28]


İbn Haldûn bununla birlikte velayet teorisini içeren kitapların (özellikle İbnü’l-Arabî ve İbn Seb’in’in kitapları) yakılmasını, halk arasında tedavülünün yasaklanmasını ileri sürmektedir. Böylelikle asabiyet ve mülke sahip olmayan yığınların muhakkik bir sûfîyi otorite kabul edip mehdîlik türünden isyan hareketlerine girişmelerinin önüne geçilecek ve tarikat otoritesi marjinal bir konuma itilecektir.[29]


Kur’anın “velî” [30] kavramı ise, Allah’ın râzı olduğu, beğendiği her bir Müslümana ait iken bu vasıf nasıl oldu da Müslümanların tamamına layık görülmeyip mistik, insan üstü, kutsal, masum, kerâmet sahibi, peygamber üstü, Tanrı ile görüşebilen (!), insanları sömürecek ve dini istismar edecek bir yapıya İslamî renk katılmış batının “azîz” anlayışına dönüştürülebildi? Allah’ın elçisinin haber vermediği ve vayhin şahidi ve talebesi olan ilk nesil olan sahabe, tâbiunda böyle bir şey niye görülmemiştir? Vahyin berraklığından yudum yudum istifade eden ilk nesil, sonraki nesle göre velî kavramına daha mı az layıktırlar? Müslümanlar bu saçmalıklara niye inanmakta, nasıl sorgulamamakta ve niçin bu tahrîfâta izin vermektedir? Peki ümmetin âlimleri, tarihi eskilere dayanan bu ve diğer mistik/bâtinî sapmalar için ne zaman harekete geçeceklerdir?


Dananın kuyruğunun koptuğu alan ise kendinden menkûl bir şekilde Kur’ân’ın belirttiği şartlarını yerine getiren her müslümana ait olan “Allah’ın velîsi” olmayı, yeniden kurgulayarak vahye tamamen aykırı bir şekilde kendinden menkûl belli zümrelere ve insan üstü, kendinde tanrısal vasıflar taşıdığı düşünülen yeni azîzler türetilmiş olmasıdır.


Açık bir din istismarı ve insanlığın tanıdığı en eski sömürü sistemlerinden olan, uydurulmuş ve dinin aslındanmış havası verilen bu figürler de kainatı idare ettiği sanılan, darda kalındığında sığınılan ve istimdâd edilen yani yardım istenilen, kutsal, her söylediği doğru kabul edilen,  gabya muttali olan, dilediğinde dilediğini yapan, -güya- Allah’ın izniyle kâinatta tasarruf sahibi olan,  kendisine inananları cehennemden kurtaracağına inanılan  “kutb-gavs, insan-ı kamil” modeli  Hristiyanların icat ettikleri “aziz-saint”  gibi  bir anlayışa çok benzemektedir. Bu anlayışların tamamı ise  tevhîd inancına aykırıdır.


هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلَّهِ الْحَقِّ هُوَ خَيْرٌ ثَوَابًا وَخَيْرٌ عُقْبًا


“İşte bu durumda velâyet (himaye, koruyuculuk, yardım ve dostluk) yalnızca hak olan Allah’a mahsustur. O’nun mükâfatı da daha hayırlıdır, vereceği sonuç da daha hayırlıdır.” (Kehf,18/44.)

Müslüman’a düşen en büyük görev yine Allah’ın ayetinde açıkça ilan edilmektedir: “Sizden önceki nesillerden aklı başında kimseler yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoysalardı ya! Ancak içlerinden kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu yapmıştı. Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve günahkâr kimseler oldular.” (Hûd,11/ 116)[31]

13- Mü’minler, Hz. Îsâ’yı –hâşâ– Tanrı’nın oğlu şeklinde takdim eden din adamlarının ne ağır bir suç işlediklerine ve taklitçi bir zihniyetle bu inanca teslim oluveren kitlelerin ne büyük gaflet içinde olduğuna, tefekküre, muhakemeye ve yalnız Allah’a kulluk etmeye çağrılırlar. İbret alıp benzer sapmaların içinde bulunmamaları için uyarılırlar.

وَمُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَلِاُحِلَّ لَكُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ وَجِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِاِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ


“Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınmış olanların bir kısmının sizin için helâl olduğunu bildireyim diye gönderildim ve size rabbimden bir mûcize getirdim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Kuşkusuz Allah benim de rabbimdir, sizin de rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin, işte doğru olan yol budur." (Âli İmrân,3/50-51.)


“Hz. Îsâ’nın kavmine söyleyeceği “Bana da itaat edin” sözünün öncesinde “Allah’a karşı gelmekten sakının” ifadesinin, sonrasında da “Kuşkusuz Allah benim de rabbim sizin de rabbiniz; öyleyse O’na kulluk edin, işte doğru olan yol budur” uyarısının yer alması göstermektedir ki, Hz. Îsâ kendine itaati asla kendi iradesinin kutsallığı anlamında takdim etmeyecek, aksine “kul” özelliğini ön plana çıkaracak ve kendisine itaatin ancak Allah’ın iradesine boyun eğmenin bir sonucu olması halinde değer taşıyacağı fikrini canlı tutmaya çalışacaktır.  Kur’ân-ı Kerîm bu âyet-i kerîmede Hz. Îsâ’nın öğretilerine hâkim olacak ilkelerin daha dünyaya gelmeden annesine bildirilmiş olduğunu haber vermek ve başka birçok âyette de onun her vesileyle tevhid inancını yerleştirmek için çaba sarf eder.”[32]


“Bu tüm diğer peygamberler gibi Hz. İsa'nın (a.s) da öğretilerini aşağıdaki üç esasa dayandırdığını gösterir:


 1) İnsanların boyun eğip teslim olması gereken en yüce otorite, sadece Allah'tır. Ve tüm sosyal ve ahlâkî sistemler tamamen bunun üzerine bina edilmelidir.


2) Bu yüce gücün temsilcisi olarak bir peygambere de kayıtsız şartsız itaat edilmelidir. 3) Eşyayı haram-helâl ve temiz-pis diye sınıflandıran düzenlemeler ve kanunlar yapmak hakkı sadece Allah'ındır. O halde Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. Muhammed (s.a) ve tüm peygamberlerin (Allah'ın selamı hepsinin üzerine olsun) bir tek ve aynı görev ile geldiği açıktır. Peygamberlerin hepsinin farklı görevlerde ve farklı amaçları yerine getirmek için gönderildiklerini sanan kişiler, büyük bir yanılgı içindedirler. Evrenin mutlak Hâkim'i tarafından, O'nun kullarına elçi olarak gönderilen hiç kimsenin, insanların O'na asi ve O'ndan müstağni olmalarını önlemek ve herhangi bir şekilde otoritede Allah'ın yanısıra, O'na ortaklar edinmelerini yasaklamaktan başka bir görevi olmaz. Çünkü onlar, insanları Aziz olan Allah'a teslim olup, O'na itaat etmeye ve O'na bağlılığa ve sadece O'na ibadet etmeye davet etmek üzere gönderilmişlerdir.”[33]


13- Allah, İslâm'ı yaymak için güçlerinin son noktasına kadar çabalayanları "yardımcıları ve dostları" olarak adlandırır. Gerçekte bu, bir kulun ulaşabileceği en üst derecedir. Çünkü namaz kılarken, oruç tutarken ve bu gibi diğer ibadetleri yaparken insanın konumu sadece kul olmaktır. Fakat o, Allah'ın dininin yayılmasına çalıştığında, Allah'ın "dostu ve yardımcısı" olma gibi eşsiz ve yüce bir konuma yükselmektedir. Bu da bir insanın bu dünyada ruhî yücelme ile kazanabileceği en yüksek makamdır.  Mü’minler asrın şâhitleri olarak, Allah’ın dinine sahip çıkar ve onu yaymada olanca çabalarını sarf ederler.


فَلَمَّٓا اَحَسَّ ع۪يسٰى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ اَنْصَار۪ٓي اِلَى اللّٰهِۜ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِۚ اٰمَنَّا بِاللّٰهِۚ وَاشْهَدْ بِاَنَّا مُسْلِمُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ

“Îsâ onlardaki inkârcılığı sezince, "Allah’a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?" diye sordu. Havâriler cevap verdiler: "Biz Allah için yardımcılarız; Allah’a inandık, şahit ol ki bizler müslümanlarız." "Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve peygambere tâbi olduk; artık bizi şahitlerle beraber yaz." (Âli İmrân,3/52-53.)


Hz. Îsâ’nın çağrısına olumlu karşılık veren ilk müminlerin, ona yüklenen görevle tanrılık vasfı arasında asla bir bağ kurmadıklarını açık bir biçimde belirtmek üzere, âyet-i kerîmenin devamında onların “Allah’a inandık; şahit ol ki bizler müslümanlarız (bu davaya gönülden teslim olduk)” şeklindeki sözlerine yer verilmiştir. Havârilerin bu tutumu ve Allah’ın dinini yücelerde tutup onu yaymak için dayanışma içinde olma anlamına gelen “Allah’ın/Allah yolunun yardımcıları olma” iradesini açığa vurma, Kur’ân-ı Kerîm’in başka bir âyetinde Hz. Muhammed’in ümmetinden olan müminler için de örnek bir davranış olarak gösterilmiştir (bk. Saf 61/14). “Bizi şahitlerle beraber yaz” cümlesi “senin birliğine tanıklık edenlerle”, “ümmetlerine şehadet eden peygamberlerle”, “Muhammed ümmetiyle” gibi mânalarla açıklanmıştır (Zemahşerî, I, 191)  [34]




<<Önceki                     Sonraki>>



Ahmet Hocazâde, 16.10.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair

Ahmet Hocazâde Yazıları


[1] Bu çalışmada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Meal ve Tefsir çalışması kaynak olarak alınmış olup, zaman zaman açıklamalarla zenginleştirme yoluna gidilmiştir. Ayrıca Rabbine kavuşmuş iki güzel insanın tefsir çalışmalarından istifade edilmiştir. Rabbim kendilerine rahmeti ile muamele etsin.

[2] Prof. Dr. İsmail Karagöz, http://www.karagozismail.com/9-makaleler/62-allah-i-sevmek-ve-allah-icin-sevmek
[3] Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 542-543.
[4] Geniş bilgi için bkz. Sonsuz Ark, SA4561/KY57-AHCZD24: Kur'an'a Göre Hz.Peygamber.
http://www.sonsuzark.com/2017/07/sa4561ky57-ahczd24-kurana-gore.html
[5] Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Peygamber Çözümdür.
 http://www.sonpeygamber.info/peygamber-cozumdur
[6] http://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&i=1.0.134
[7] Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 542-543.
[8] http://www.enfal.de/Kuran-Tevsiri/Kuran_Tefsiri.htm
[9] Prof. Dr. Yaşar Kandemir. http://www.yasarkandemir.com/makaleler-resulullaha-itaat-309.html
[10] Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 544-545.
[11] Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 549-551.
[12] http://www2.diyanet.gov.tr/dinisleriyuksekkurulu/Sayfalar/KadinlarinSahit.aspx
[13] Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 576.
[14] Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 577-578.
[15] Fatma Yaşar, HIRİSTİYANLIKTA AZİZ İNANCI, 2015.
https://www.academia.edu/14296699/H%C4%B1ristiyanl%C4%B1kta_Aziz_Inanc%C4%B1?auto=download
[16] Seçkin Deniz, SA239/SD31: Tasavvufta İdeolojik Sapma: Cehennem'e Övgü
http://www.sonsuzark.com/2013/05/sa239sd31-tasavvufta-ideolojik-sapma.html?spref=tw
[17] MAHMUT AY, Sufî Teolojinin Peygamberlik Algısı, AÜİFD XLVIII (2008), sayı I,  s.22.
[18] Doç. Dr. MAHMUT AY, Sufî Teolojinin Peygamberlik Algısı, AÜİFD XLVIII (2008), sayı I,  s.39-40.
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/1143/13393.pdf
[19] MAHMUT AY, Sufî Teolojinin Peygamberlik Algısı, AÜİFD XLVIII (2008), sayı I,  s.25.
[20] MAHMUT AY, Sufî Teolojinin Peygamberlik Algısı, AÜİFD XLVIII (2008), sayı I,  s.26.
[21] MAHMUT AY, Sufî Teolojinin Peygamberlik Algısı, AÜİFD XLVIII (2008), sayı I,  s.27.
[22] MAHMUT AY, Sufî Teolojinin Peygamberlik Algısı, AÜİFD XLVIII (2008), sayı I,  s.27.
[23] MAHMUT AY, Sufî Teolojinin Peygamberlik Algısı, AÜİFD XLVIII (2008), sayı I,  s.33.
[24] İbn Haldûn, Mukaddime, I, 472-73.; Dr.Semih Ceyhan, İbn Haldûn’un Sûfîlere ve Tasavvufa Bakışı, s.53.
http://www.isam.org.tr/documents/_dosyalar/_pdfler/islam_arastirmalari_dergisi/sayi15/051_082.pdf
[25] İbn Haldûn, Mukaddime, I, 488-91.; Semih Ceyhan, İbn Haldûn’un Sûfîlere ve Tasavvufa Bakışı, s.60.
[26] İbn Haldûn, Mukaddime, I, 392; II, 1008-9.; Semih Ceyhan, İbn Haldûn’un Sûfîlere ve Tasavvufa Bakışı, s.68-69.
[27] Semih Ceyhan, İbn Haldûn’un Sûfîlere ve Tasavvufa Bakışı, s.60, 62.
[28] Semih Ceyhan, İbn Haldûn’un Sûfîlere ve Tasavvufa Bakışı, s.80.
[29] Semih Ceyhan, İbn Haldûn’un Sûfîlere ve Tasavvufa Bakışı, s.62.
[30] SA4507/KY57-AHCZD20: Veli, Velâyet, Velâ ve Berâ Kavramlarının Değerlendirilmesi
http://www.sonsuzark.com/2017/06/sa4507ky57-ahczd20-veli-velayet-vela-ve.html
 [31] http://www.sonsuzark.com/2013/05/sa239sd31-tasavvufta-ideolojik-sapma.html?spref=tw
 [32] Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 578-579.
[33] http://www.enfal.de/tefhim/
[34] http://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C3%82l-i%20%C4%B0mr%C3%A2n-suresi/345/52-53-ayet-tefsiri




Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı