27 Ağustos 2017 Pazar

SA4788/KY59-MLÖZ12: Bu Böyle Olmuştu; Balkarlar

"8 Mart 1944 sabahında yaşlılara, kadınlara ve çocuklara bir an evvel yolculuğa hazırlanmaları emredildi. Balkarları sürgün operasyonu sadece 2 saat sürdü. Orta Asya’ya gönderilen 14 tren içinde 37.713 Balkar bulunuyordu."


Balkarlar

Tarih boyunca Karaçaylar ve Balkarlar birlikte yaşadılar. Kendilerine Tavlı (dağlı) diyorlardı. Sovyetler Birliği döneminde Karaçaylar, Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyeti’ne, Balkarlar ise Kabardey-Balkar Özerk Cumhuriyetine bağlandı. Karaçaylar ve Balkarlar aynı dili, tarihi ve kültürü paylaşırlar. Birbirinden Elbruz Dağı ile ayrılırlar. Stalin’in yönetime gelmesiyle beraber maalesef aynı trajik kaderi de paylaşmak zorunda kaldılar.



8 Mart 1944 sabahında yaşlılara, kadınlara ve çocuklara bir an evvel yolculuğa hazırlanmaları emredildi. Balkarları sürgün operasyonu sadece 2 saat sürdü. Orta Asya’ya gönderilen 14 tren içinde 37.713 Balkar bulunuyordu. Aynı diğer halklarda olduğu gibi, Balkar erkekleri de o sırada savaştaydı ve sürülenlerin yüzde elli ikisini çocuklar, yüzde otuzunu kadınlar ve yüzde on sekizi savaşta yaralanan ve eve dönen erkekler ve ihtiyar oluşturuyordu.

Bu keyfi sürgüne yasal bir görüntü verebilmek için bir ay sonra, 8 Nisan 1944 tarihinde Balkar halkının devlet oluşumunun ortadan kaldırılması emri çıkarıldı. Bu kararnameyle Elbruz Dağı bölgesi Gürcistan’a, kalan bölgeler ise Kabardey Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyetine geçiyordu. Aynı günlerde Balkarların hatırasını yok etmek için yerleşim yerlerinin isimlerinin değişimi emri verildi. 

Zorla yerlerinden sürülen Balkarlar mülklerini sonsuza kadar kaybettiler, geride bıraktıkları köyler ise bakımsızlıktan harap oldu. Giderken aile başına 500 kg yiyecek ve eşya almalarına izin verilse de toplanmaları için 20 dakika süre vardı. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar evlerini aç, susuz, ellerinde küçük valizlerle terk etmek zorunda kaldılar. On sekiz gün süren yolculuk sırasında 562 kişi hayatını kaybetti. 

Orta Asya’da ve Kazakistan’da yerleştirme küçük gruplar halinde gerçekleştiriliyordu. Balkar halkı on üç sene boyunca zor sürgün şartlarında ve özel denetim altında tutularak yaşamak zorunda kaldı.

1948 yılında SSCB Yüksek Sovyet Konseyi aldığı bir kararla Balkarların ve sürülmüş diğer halkların geriye dönme haklarını ellerinden alıp, sonsuza kadar sürüldükleri emrini çıkardı. Bu kararla özel yerleşim bölgelerinin rejimi de sertleştirildi. Özel yerleşimciler çapı sadece 3 kilometrelik bir alanda serbestçe dolaşabiliyordu. Bu alanın dışına çıkması, kaçmaya teşebbüs olarak değerlendiriliyordu.
1942-1948 yılları arasında Balkarlar’ın ölüm oranı doğum oranını aştı ve halk yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Balkar halkı bu çetin imtihanı olağanüstü azim, çalışkanlık ve yerli halkın desteği sayesinde atlatabildi.


Stalin rejiminin en korkunç olaylarından biri de 1942’nin Kasım - Aralık aylarında yüksek dağlık Balkar köylerinde gerçekleştirdiği savunmasız sivil halkın katliamıdır. Bu katliam uzun süre boyunca saklandı ve yaşanılanların suçu Alman ordusuna yüklenmeye çalışıldı. 

27 - 30 Kasım tarihleri arasında beş yerleşim yeri imha edildi: Yukarı Balkarya, Sautu, Kunüm, Yukarı Çeget ve Glaşevo köyleri. İlk üç köy yakıldı. 1.500’den fazla kişi öldürüldü. Çerek katliamı konusunda hala suskunluk hakim.

Aşağıdaki hikâye 1942 Kasımının sonunda Çerek vadisindeki Sautu, Glaşevo, Myhol, Ogyarı Çeget köylerinde gerçekleşen vahşetin belgesidir.

“O gece yayılan ay ışığı alışılmadık derecede parlaktı. Sakin miydi gece? Köyün bütün erkeklerinin cepheye gittiği, geriye sadece kadınların, çocukların, sakatların ve yaşlıların kaldığı bir köy ne kadar sakin olabilirse, o kadar sakindi. Köyün yanından daha yeni geri çekilen 37. Ordu bölükleri geçmişti. Ya düşman gelirse, ne olacak? Ama bela, beklenmedik yerden geldi…

Kırılan camların, kapılara vuran tüfeklerin korkunç sesleri geldi. Bütün halkın uyuduğu köye askerler girdi. Sovyet askerleri. Koruyucular. Evlere girip herkesi kurşuna dizdiler. İstisnasız herkesi. Hiçbir açıklama yapmadan ve herhangi bir suçlamada bulunmadan.

Engelli annem ve ben sobanın arkasına saklandık, diye anlatıyor o sırada sekiz yaşında olan Jamilat İnalovna Biçeyeva. Evin içerisi karanlıktı ve kapıyı açanlar evin boş olduğunu zannetti. Gürültü seslerine evin diğer tarafından kucağında yeni doğmuş bebeğiyle gelin çıkıp geldi. Onun arkasından da seksen yaşındaki nine. İkisi de oracıkta öldürüldü. Daha sonra aynısını babama da yaptılar. 

Saklanabilen, ahırlara ve gizli odalara saklanmıştı. Sabah olunca da gruplar halinde toplanmaya başladılar; birlikteyken o kadar korkunç değildi sanki.

Hâlbuki uyarmışlardı! Gidin buralardan, katliam hazırlanıyor, diyordu bilen bir adam. Ama ne için? İnanmıyorlardı ona. Hem nasıl inanacaklardı ki. Kendi devleti… Hem ne için, neden? Ve işte katliam. Bir hafta boyunca insanları özellikle arayıp öldürüyorlardı. Cesetleri ise yakmaya çalışıyorlardı.

Ahmat Misirov, askeri hastaneden döneli üç ay oldu. Sakattı, katiline doğru bir adım attı, pasaportunu ve askeriyeden muaf belgesini uzattı. Beni karargâha götürün, orada her şey anlaşılır, dercesine. Sıkılan bir kurşunla birden yere yığılıverdi, elinde kâğıtları tutarak.

“Bana bir tane kurşunu mu çok görüyorsunuz, beni vurun!”, yalvarıyordu yakınlarına on iki yaşındaki kız çocuğu. Vücudunda on bir tane silah yarası vardı. Bu yaralarla on üç gün daha yaşadı.
Üç yaşındaki yaralı çocuk cesetlerden başını kaldırarak biraz su istedi. Cevabı ise kurşun oldu. 

Züleyha Glaşeva’nın annesi kocasının sessizce katline ve aynısını on yedi yaşındaki kızına yapılmasına dayanamadı ve sabaha doğru öldü. Arkasında, en küçüğünün daha kundakta olduğu yedi tane çocuk bıraktı. 

Üç tane genç çocuk emniyetli bir yere ulaşmaya çalışırken askere rastladı. Asker onları sakinleştirmeye çalıştı: “Korkmayın, size dokunmayacağım” dedi ve köyün askerlerce ablukaya alındığını söyledi. On dört yaşındaki Muhiddin Baysiyev giriş kapısı ve duvarları gübreyle sıvanmış evin içerisine gizlenebildi. Bu evde yedi gün boyunca aç ve susuz otuz kişi saklandı. 

Halimat Misirov’u, ablasını ve iki erkek kardeşini annesi bodrumun üstündeki camsız odaya itip girişleri gübreyle kapatmaya ve kamufle etmeye yetişebildi. Çocuklar saklandıkları yerden evin kapısının büyük bir gürültüyle tıklandığını ve babalarının kapıyı açtığını duydular. Eve girenler eşyaları karıştırmaya başladılar. Sonra yakaladıkları insanları, altmış kişi civarında, çadıra götürdüler. Çocuklar korkuyla ağlıyorlardı. Sonrasında silah sesleri duyuldu. Halimat bağırmamak için ağzını elleriyle kapatmaya çalışıyordu… Gece bacadan dışarıya çıktılar. Sıcak bir şey giyemeden, ayakkabısız bir şekilde dağlara kaçtılar.

Askerler köyü terk ettikleri zaman sağ kalanlar yangın yerine dönmeye başladılar. O kadar çok ceset vardı ki, tamamen yanmayanların kime ait olduğunu tespit edebilmek ve bir an önce toprağa verebilmek mümkün değildi. Diğerlerinden geriye kalan ise küpe, elbise parçası, küllerin arasında yanmış kemiklerdi. Onları bez torbalarına topluyorlardı.

Yan köylere haber gönderdiler. Askerlerin uğramadığı köylerden insanlar şaşkınlık içerisinde gelip defnetmeye yardım ediyorlardı. Cenaze işlemlerinden sonra geri dönenler acınacak haldeydi, tamamen yıkılmışlardı…

Sautu’da katledilenlerin isimleri basit bir okul defterine yazılı. 323 isim. Bu listeyi Yukarı Balkarya köyünden bir öğretmen, Hüseyin Osmanoviç Biçeyev, 30 yılda hazırladı. Kendisi olanların şahidiydi, o sırada karşıda, nehrin öte tarafındaki köyde yaşıyordu. Sonra görgü tanıklarını aradı, verileri topladı. 

Bu korkunç satırlara bakın: 

Temirjanov ailesi- toplam 81 kişi: Rahimat 44 yaşında, Mahmut 47, Sensabiy 3, Fatimat 1, Zarıyat 35, Abukerim 5 , Jamilat 3, Salihat 1, İndris 75 yaşında…

Misirov ailesi – toplam 116 kişi: Muhayn 6 yaşında, Abidat 4 yaşında, Musa 62 yaşında, Fatıma 50 yaşında, Ramazan 2 yaşında, Mustafa 5 yaşında, Batırbiy 85 yaşında…

Son verilere göre 28 Kasımı 29 Kasıma bağlayan gece Glaşevo köyünde 76 kişi öldürüldü. 33’ü kadın, 21’i on altı yaşından küçük çocuklar, 2 savaş gazisi, kalanlar da yaşlılar. 

Glaşevo köyünün kurbanlar listesine bakıyorum: Akbiçe (anne) 35 yaşında, Marjanat (kızı) 6 yaşında, İllayka (kızı) 4 yaşında, Najabat (kızı)  yaşında, Bagalı (kızı) 3 yaşında, erkek ve kız çocuğu (ikizler) 6 aylık…

“Sau tur!” diyor Balkarlar karşılaştıklarında. “Hayatta kalınız!” anlamında. Sautu köyünün isminin ne anlama geliyor bilmiyorum belki de hiçbir anlam taşımıyor. Ama kabul edelim, yapılan analoji ürpertici. Olanlara inanamayacağını söyleyen adamı çok iyi anlıyorum. Acı ve korkunç.

Böyle bir vahşet bir nebze olsun haklı görülebilir mi? Hayır! Savaşı öne sürerek ya da güya oralarda bulunan haydut çetelerine gönderme yaparak ( böyle bir temize çıkarma versiyonu var) bu katliam aklanabilir mi? Hayır! O zaman ahlaki üstünlüğümüzden gurur duyduğumuz faşistlerden ne farkımız var? Hayatını kaybedenlerin listelerine bakınca haydutlukta suçlanabilecek yaşta ve kapasitede olan erkeklerin sayısı 10’u bile geçmez.

Eskiden Sautu köyünün olduğu yerde şimdi sadece yıkıntılar var. Yolun kenarında ise bir anıt dikili. 

“Dur yolcu! Stalin Soykırımının sadık köpekleri, NKVD güçleri tarafından Kasım 1942 yılında canavarca öldürülen, sonra yakılan bu köyün 470 çocuğunun, kadınının, yaşlısının hayatını anmadan geçme. Hatıranızı asırlar boyu koruyacağız. 1989. Balkarya’dan”.

Anıt halk tarafından yerleştirildi. Olanların resmi bir değerlendirmesi bu zamana kadar mevcut değil. Ne bir gazete yayını, ne de az çok ciddi bir araştırma çalışması. Hiçbir yerde, hiçbir zaman, hatta kapalı kapılar ardında bile. Bu konu hemen dokunulmazlar listesine girmişti. Hiç kimse yönetimin bu suçunu hatırlatmaya cesaret bile edemedi. Cumhuriyetin yönetimini yıllar boyunca ilgilendiği ise bir halkın soykırımından çok büyük baş hayvanların kırımı oldu. Ayrıca bu trajediyi belgeleyen dokümanlar hala “çok gizli” kategorisinde bulunuyor. Neden? Bunların kime faydası olur? Bir ümit, er ya da geç bu korkunç suça bulaşanların bütün isimleri açıklanır. 

Nalçik. Araştırma S. Loginova.”

Sautu Köyünün harabeleri



Çerek trajedisinin anısına 

"Dur yolcu! Stalin Soykırımının sadık köpekleri, NKVD güçleri tarafından Kasım 1942 yılında canavarca öldürülen, sonra yakılan bu köyün 470 çocuğunun, kadınının, yaşlısının hayatını anmadan geçme. Hatıranızı asırlar boyu koruyacağız." 
1989. Balkarya’dan


“…Bütün bunlar unutabilirdi –
Kırgınlık, keder ve acı,
Savaşta değil de sürgünde,
Ölenler dönseydi geri.
Bir gün dağları dinliyordum,
Sabahın şafak vaktinde,
Gördüm ki, eski kahverengi ceketli
Ak saçlı Balkar taşları öpüyordu." 
Balkar folkloru.

Balkar halkının sürgünü


Sürgün sırasında çocuklarını kaybeden baba



<<Önceki           Sonraki>>


Melek Öz, 27.08.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Makale, Çeviri-Analiz

Melek Öz Yazıları
 




Kitabın Orijinal Metni:

http://www.e-reading.club/bookreader.php/1028371/Alieva_-_Tak_eto_bylo_Nacionalnye_repressii_v_SSSR._1919-1952_gody.html




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı