9 Haziran 2016 Perşembe

SA3018/KY1-CÇ271: Düşlerin İsyanı/ Roman-Bölüm 6-V

"Yaşamım düş kurmakla geçti ya!"

"Şehvet ahırı değil yeryüzü
Domuz ahırı değil yer toprak"
C. Zarifoğlu

Bölüm Altı
-V-

"Alo Finamek Bey, benim Şehrazat!" demişti. "Resetleme için ne yapıyorduk? Dinliyorum!"

"Önce KASANIN FİŞİNİ ÇEK!", demiştim. "Sonra SRY ANAHTARINI TAK!.. taktınız mı? Taktıktan sonra şimdi, KASAYI SRV KONUMUNA GETİR, sonra FİŞ TAKILIRKEN EL KAĞIT TUŞUNDA, sonra, WORK CLEAR MESAJINI OKU, şimdi kasa OFF DURUMUNDA, sonra BİLGİ İŞLEM MERKEZİNE BİLDİR!" 

Of, of... Her şey bu kadar basit olmamalıydı... gözlerini aynadan çevirip, aynadan dışarı çıkarken bakışlarını beğenmemiştim Küçük Prens’in. Bir an onu fark edecekler diye korkmuştum, oysa büroda kimseler yoktu, perdenin aralığından görebildiğim kadarıyla güzel bir yaz havası hüküm sürmekteydi dışarıda, havalar mevsim normalinin üzerinde seyrettiğinden kaygı duymakta haklıydı insanlar. Kasabı hiç sevmeyen bir kahraman daha, diyecektim, Şehrazat bana bakıyordu, toparlanıp, "Ne var?”, dedim. "Ne istiyorsunuz?”, "Hiç!”, demişti, "Sadece bakıyordum!”

"Sadece bakıyormuş Mahi Azadecuy!”, "Gördün mü!”, "....!”

"İnsanımız hep böyledir", dedi. "Hep bakar, duyarsızlığını somutlar bakışlar, neden bununla ilgili senaryolar yazılmaz ki?"

"İyi!", dedim. "Hiçbir şeyden haberi yok!” 

Öfkem dinmişti, yumuşamıştım, her şey yolunda demekti.

"Senaryo nasıl gidiyor?”, diye sorduğunda karımın söyledikleri aklıma gelmişti.. "Yazdığın senaryo okunmayacak!"

"Yeni dünyayı keşfetmek için kafile göndermişlerdi, orada kaldım!”, yalanını söyledim, merakla yüzüme bakıyordu.

"Sana kolay gelsin!", diyerek odadan çıkıp gittiğinde, yalnız kalmıştım. "Onun ne işi var burada Mahi Azadecuy!”, dedim.

Feridun Bey daha henüz teşrif etmediklerinden, büroda istediğim gibi at koşturabilirdim.. Seslerin dökülüşüne gözlerimi dikmiş bakınırken, kafamı kurcalayan bin bir düşünceyle baş etmem o kadar kolay olmayacaktı, daha şimdiden suratı asılmış kahramanlarımdan biri, hayallerinin dipsiz kuyusunda bir keşiş yalnızlığı yaşamaktan sıkılmıştı. 

Cemşid Ulu, Kiyanüs’ün yüküne bakmaktaydı.  Monitörün karşısında sözcük yığınlarına boğulmuş insan kalabalığından şikayetçiydi, Ernüvaz ile aralarındaki gerginlik son günlerde giderek büyümüştü.. ona sonsuz bir bağla bağlandığı geçmişteki insandan sıyrılmış, sanki erişemediği, ulaşılmaz bir kadın olup çıkmış, ona acı çektirmekteydi.. mutluluk hayallerinin suya düşmesinden çekiniyordu, oysa onu her zamankinden daha çok sevmek istiyordu, "Öyküden önce, Senaryodan sonra!", diye bir çizgi çekilmiş gibiydi hayatlarına.. o istese de artık geri getiremeyecekti eskiyi, orada kalmıştı onlar artık. Çünkü ben böyle düşünüyordum.

Belleğinin karanlığındaki görüntülerden tam da sıyrıldığı söylenemezdi.. onların yerde savruluşuna, döne döne kıvrılışlarına, daha sonra helezon oluşturmalarına anlam veremiyordu. Bilgi İşlem Merkezi'nde son günlerde her şeyin iyi gitmediğine inananların sayısı daha da artmıştı. Şimdi olmasa da, bir gün gelecek duyacaklardı, belki herkesin ağzına düşecekti, günlerce, haftalarca konuşulacak, herkes bir kötü niyet arayacaktı bunların altında.. yüz yüze geldiklerinde ona bir şey söylemeseler de anlamlı anlamlı yüzüne bakıp, her şeyi bildiklerini ima edecekler.. o da, hiçbir yere kaçamayacağını anlamış mutsuz bilinciyle yerinde kıpırdamadan durup, aynı onlar gibi bakmakla yetinecekti.. ama, "Cüce olmaktan hiçbir zaman utanmamıştı!”, sözü ona her zamankinden daha sıcak gelmese de, öcünü böyle almaktan gizli bir mutluluk bile duyuyordu, denebilir..

Hayat hiç de onun düşündüğü gibi değildi. Bilgisayar oyunlarında eğlendiği kadar hayatta eğlenemiyordu artık.. gittikçe kendine yabancılaştığı, neredeyse kendini tanıyamayacak bir duruma geldiği bir gerçekti.. bazen aynadaki yüzüyle karşılaştığında aynı soruyu sormaktan kendini alamıyordu.. "Bu yüz benim mi?” Sonra bir başka hayali beliriyor, öfkeli yüze bakarak.. "Evet, senin!", diyordu, "Sen istedin!", günlük hayatta kullanılan bu söz giderek işin içinden çıkılması zor bir kuvvete bürünüyordu, onu esir alıyor, istediği gibi yönetecek kadar acımasız bir şey kesiliyordu.. sonra öyle bir an geliyordu ki, artık bu sözden kaçıp kurtulamayacağı sanısına kapılıyor, korkuları iyice artıyordu. Bir ölünün gözleri gibi boş bakınmaya başlıyordu kendine, ta ki karısı onu bu düş yolculuğundan uyandırana dek. 

"Benliğinin parçalanmasını durduramadığı için, bir benden söz edilemeyeceğini ona nasıl açıklayabilirdim ki?”, sözleriyle kendini avundurmak isteyişini, bu sefer de kendisi beğenmiyor, bun da kendisine bile açıklayamadığı gizli bir niyet sezinliyordu.

Buraya kadar her şey güzeldi, bunları ben de beğenmiştim, kapı açıldı, içeri, yüzü çilli kız girmişti, "Bu gidişle biraz zor!", demiştim, "Kafamdakileri yazıya aktarırken hiç beklenmedik kazalarla karşılaşıyorum, atlamalar oluyor.... Kayıt cihazındakiler bir işleği de aşarak, günlük kalıbının dışına çıktı." 

Benim korkularım, kahramanlarınkinden daha farklıydı. En azından bir yerde tasarlanmışlar.. sonlarının ne olacağı belliydi.

"Öyle konuşma!", demişti Mahi Azadecuy. "Ne biliyorsun?”

Bunlardan sıyrılarak bilgisayarın karşısına geçtiğimde acılı yüzüm insanın içine işlemekteydi, zor anda kendimi çaresiz hisseden bir insan olmuştum. Reyonların arasında deliler gibi koşup duran insanı.. olayları öylesine tuhaf, neredeyse korkutucu bir biçimde gören insanı unutmak istiyordum.

Günlerdir kendini alamadığı yüzlerce gözün içinde biri vardı ki; ne zaman onunla karşılaşsa her şeyi unutuyor.. sadece onunla ilgilenmek istiyordu Cemşid Ulu. Onu ilk nerede gördüğünü ve bir daha unutamayacağı bakışlarının yüreğine nakış olduğunu anımsamıyordu. Otopark çıkışında olmalıydı herhalde, ilk başta Siyah Jaguar'dan inen Kadının Gözleri imgesi yerleşmişti belleğine, sonra kolay kolay kendini alamadığı kadından bir olarak bunlar kalmıştı geriye. UNUTULMAZ BİR YÜZÜ OLAN KADIN ismini daha sonra, eve geldiğinde, karısıyla bir şey konuşmadan, hemen çalışma odasına girip bilgisayarın düğmesine dokunup belleğinde oluşan yeni imgeleri boşaltmak sabırsızlığıyla yanıp tutuşurken esinlenmesi, bir rastlantı sonucu olmuştu. 

Tanımadığı, adını bile bilmediği kadının gözleri karşısında kendini kaybediyor.. eli ayağı birbirine dolaşıyordu. Şuh, bazen de yarı baygın bakan kadın onu belki de bir yolculuğa çağırmak istiyordu, ama Cemşid Ulu o anda kör olduğundan bunu göremiyor, göremediği için de yolculuk her defasında yarım kalıyordu. 

Geçen hafta Otoparka koşar adımla girdiğinde, Bekçi Şehmuz’un kuşkulanmasından korkmuştu, ama yine de bunun ürerinde fazla durmayıp arabasını her zamanki park ettiği yere doğru bir yılan gibi sürülerek gelmiş, park ettikten sonra da onca arabanın içinde yalnızca Siyah Jaguar'ı aranmıştı. 

Sinirleri tepesine çıkmış Cemşid Ulu'yu kim o halde görse gülmekten kendini alamazdı herhalde. Yaptığı bir çocukluk olarak nitelendirilemese de, düpedüz safdillik sayılamaz mıydı peki? Siyah Jaguar'ı boşu boşuna aranması, ona şimdi komiklikten çok, anlayamadığı bir acı veriyordu. Kendini böyle bir hayale neden körü körüne kaptırmıştı? Kadının bir daha geleceğini nereden çıkarmıştı? Böyle bir garantiyi ona kim vermişti? Yoksa bunların hepsini senaryonun etkisinde kaldığı için kendisi mi uyduruyordu? 

Hayatında yapacak bir lüksü kalmadığı için, ölümlüler dünyasında oyun duygusundan kurtulamamış bir yaratığa dönüştüğünden, bu hale yatkınlığından dolayı kendini kaptırdığı hayallerden canı da sıkılmamıştı. Bir bakıma alışkanlık haline getirdiği oyun duygusunu hangi ahlak yasasına uydurduğu düşünülmesi gereken bir şeydi, her şeyden önce. 

Ama Kürt Şehmuz gelip arabanın yanında, "Artık gitseniz beyim, neyi bekliyorsunuz?”, diyen bakışlarıyla ona bakmaya başladığında, o da, çaresiz arabayı çalıştırıp OTOPARK' tan çıkmıştı. Arabayı nasıl sürdüğünü, eve nasıl geldiğini bile anımsamıyordu.

Tepkisini ölçmeye çalışır gibi ona bakan bir çift gözde.. belki de bütün dünyasını ele vermekten kaçınan bir insanın çektiği acı da vardı.. belki de olayları bu kadar tuhaf ve ürkütücü görüntülerle vermesi de bundan kaynaklanıyordu.. belki de - hiçbir zaman ona yakın olamayacağından- bakışlarındaki esrarı da çözemeyecekti.. belki de gökler onda hep bir bilmece olarak kalacaktı.. belki de... ama gizemini kendisiyle birlikte mezara götürecek o gözler kimindi, peki? 

Kasabın yanında duran, uzun saçları ve sakallarıyla eski bir zaman kahramanı kılığındaki solgun yüzlü insanın gözleri, daha korkutucu değil miydi? Evet, o boş, o anlamsız bakışlar insanın içine işlemekte, hatta insanları gizemine çağırmakta geç kalmıyordu. 

Cemşid Ulu, kendini kaptırdığı gözler aleminden kolay kolay sıyrılamayacağını anladığında, saat neredeyse akşamın altısına geldiğinden şaşkınlıkla bileğindeki saate birkaç defa bakmaktan kendini alamamıştı. Bu kadar saat hiç kıpırdamadan uyumasını açıklayabilecek bir şeyler bulmalıydı, yoksa her şey birbirine karışacak, o da, kendi payına düşen çıldırmışlıktan nasibini alacaktı. Herkesin faydalandığı bir çıldırmışlık, ona hiç de cazip gelmiyordu, tersine öfkesini kamçılayan bir yol oluyordu. Demek ki; bunları düşünürken saatin nasıl işlediğini bile fark edememişti.

Gözler beni bir rüyaya çağırıyordu, öyle bir rüyaydı ki bu.. iç içe iki oda gibiydi, uyanık hayat ile rüya hali yan yana duruyorlardı, bunu ilk ben keşfetmiş gibi nasıl da seviniyordum, son günlerde aklından hiç çıkmayan Şehrinaz' da garip bir çekicilik buluyordum. 

O akşam yine Mirella Matheu’ya benzeyen kadını gördüğümde, şaşırarak bahçedeki kalabalığa yüzünü çeviren yaşlıyı merak ediyordum, ama karım dönüp bakmıyordu, onun için pencereden ne zaman çekileceğini düşündüm.. Rüyalı yüzüyle bir kadın pencerenin önünde durmaktaydı, belki de Şehrazat'tı o kadın? 

Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Belki de yaşlı kadın babaanne de olabilirdi, diye düşündüm, belleğimdekiler yerli yerine oturdukça, bulanıklık gittikçe açılıyordu.. Bir kadının parmak uçlarına değiyordu dudakları bir zencinin, Ofiste bekleyen Yurttaş Keyn'in uzaktan bir akrabası olduğunu, buraya bir iş için geldiğini ve de buna benzer lafları uydurmam o kadar zor olmamıştı benim için. 

Genelevi patronu Neriman, bunları ilk önce bir imtihanla denemek istiyordu. Gazeteci Y., yazar bozuntusu herif, Yurttaş Keyn ve bir de Tetikçi’yi aynı odaya çağırıp hepsini bir sıraya dizdiriyordu.. hiçbiri de başlarına geleceklerinden haberleri olmadığı için böyle rahat görünmekteydiler. Sonra hepsini bir don bir gömlek katına bırakınca orospu kahkahalarıyla gülüyordu Neriman., Orospu sesiyle şimdi donlarınızı da çıkarın diyordu da herifler ıkınıp sıkınmadan donlarını aşağı sıyırıyorlardı.. Hanginizin kuşu daha güzel göreceğiz demeyi de unutmuyordu kaltak!

“Gerçekten” adlı öyküde böyle düşünmüştüm.. zaten babaanne ile Şehrinaz bahçeye bakmayı alışkanlık haline getirdikleri günlerde .. kafamı başka şeylere taktığımdan .. onların bu oyununu da bir heves olarak değerlendirmiş, büyütmemiştim o kadar. 

“Ama o zaman binlerce kameraya poz veren kadın kimdi?”, sorusuna hala daha bir yanıt bulmuş sayılmazdım. Belki de karımın suratı bu yüzden asıktı, bir şeylere üzülmüştü sanki, ama bana da açılamadığından, kendi bilinmezliğinin derinliğinde boğulup gitmek üzereyken, bir gün gelecek onu yine ben kurtaracaktım. Onun için fazla üzerinde durmak istemiyordum. 

Sonra onu nasıl da özlediğimi sözcüklere dökemeyecek kadar kendimi kaybettiğim Salı Akşamı’nı düşündüm. Babaanne beni bu halde gördüğünde, "Yazık, oğlum!", demişti, "Kendine yazık ediyorsun!", "Yok daha neler?”, demiştim, "Sen sana bak babaanne!" 

Bunların ardından da annem Rüya Hanım, sesinin tonunu değiştirip -aksileştiğini belirtmek için vurgulu konuştuğu günlerdeki gibi- "Bari kendine acımıyorsan, karına acı!", demişti de ben nasıl kahrolmuş, nasıl kendimden geçmiş bir halde merdiven basamaklarını bile nasıl indiğimi hatırlayamamıştım.

"Bir gün hepimiz öleceğiz!", demişti Şehrinaz. "Sözcükler baki kalacak.."

Balkonun kenarında durmuş bana bakıyordu. "Benim senaryomu ne zaman yazacaksın?”, diye sorduğundaysa, “Ama, şimdi, bak!” diyecek oldum bir an,”İşte özlediğin şey sonunda gerçek oluyor meleğim." Ama kimse yoktu, bir an kendimi kaptırmıştım.

Çalışma Odasının yarı loş karanlığında volta atarken, daha sonra sokakları dolduran Zenci Kadınlar’a acıyarak bakan o insanın fotoğrafını eski yerinden kaldırmak için harekete geçtiğimde, yüreğimde uyanan duygunun da etkisiyle olsa gerek bundan caymış, şimdi o resmin karşısında duruyordum. 

Yazdığım şeyleri her şeyden önce bir 'Senaryo-Game' e dönüştürmüş olmaktan suçluluk bile duymayan bir insana, acınacak gözle bakan kadını -hayatım Şehrinaz'ı-, onun yeni bir yönünü keşfedişimle bana acımamasını söyleyecektim, kurtulduğumuzu, -bundan daha iyi haberi kim verebilirdi?- hepsini söyleyecektim. Sokakları dolduran binlerce zenci vardı, siyah beyaz çekilmiş fotoğrafta.. ama biri vardı ki, öyle kolay kolay unutulmazdı. 

Yüzünde de iyiliğin annesinden ilham almış olmanın çizgileri yerleşmiş.. huşu içinde, kendinden geçmiş binlerce Zenci Kadın o karede nasıl dondurulmuştu, buna ister istemez karım gibi ben de şaşırıyordum. Irk ayrımını protesto etmek için şarkılar söyleyip, dualar eden Zenci Kadınlar’ın yüzünde hep aynı ezilmişliğin, dahası aşağılanmışlığın çizgileri vardı, öyle derinlemesine çizilmiş çizgileri hiçbir şeyin yok edemeyeceği anlaşılmaz bir paradoksu yaşatan hayatı küçümsemememiz gerektiğini bu resim bir kez daha ortaya koyuyordu. Ne yapmak istediği belli olmasa da bazen bu duyguya kapılmaktan kendini geri alamayan Şehrinaz’ın son günlerde başı dertte gibiydi.

Küçümsenen, hatta  ikinci sınıf bir insan olarak anıla gelmiş o insanların fotoğrafını neden çekmişti Şehrinaz? Yıllar sonra karımın bilmediğim bir yönünü açığa çıkaran resim, beni daha da kamçılamıştı, kim bilir içime ne kuşku tohumları bırakmıştı ki öfkeyle bıyıklarımı düzeltirken, sonra onları dişlerimin arasında ezmeye kadar götürmüştüm işi. 

Sevgili karım, sonra bunları evde asacak bir yer bulamamış gibi getirip çalışma odasına, hem de benim her an görebileceğim Akrepler’in yanına asmış; kim bilir aklından neler geçirmişti o zaman.  Vitrindeki cüce topluluğuna bakan solgun yüzlü kadın ,daha sonra siyah tülün içinde düşsel bir kadın oluyordu, resmin altındaysa 'Son Program' yazmaktaydı. Cüceler topluluğuna bakan kadının anlatılmaz bakışlarını belki de ölümsüzleştirmek için bu yönteme başvuran kendisiydi. Tarihlerine bakılırsa ikisi de ayrı zamanlarda çekilmişler, sonradan o anki bir esinlenişle birleştirilerek bu günkü biçim verilmişti.

Sokakları dolduran kalabalığın homurtusu kulaklarımı tırmalamaya başladığı anda belleğimdekilerin yolluklarından çıkarak orta yere dökülüp saçılmasından korkan, dahası, korkusuna yenildiği için eli kolu bağlı bir halde karşısında cereyan eden olaylara seyirci kalan insan, sanki ben değilmişim gibi annem, Şehrinaz' ile birlikte bana oradan çekilmemi söylemişlerdi; beni korkutmaktan çok yardım etmek istiyorlardı. 

Nedense, sarı yağmurluklu kadından çekinen yaşlı kadın Babaanne’den çok, Rüya Hanım’a benziyordu. Torununun başına bir dert açacağından endişeleniyordu, sanki bütün korkusu buydu, diye düşündüm, torunu için endişelenen kadını bir an gözden yitirdiğimde kendi gerçekliğimle yüz yüze gelmek beni nasıl da kaygılandırmıştı ilk başta. Dönüp baktığımda.. 

Feridun Bey monitörün karşısında dondurulmuş bir kukla gibi duruyordu.. sanki sırası geldiğinde o da oyuna katılmak için canlanacak.. büyük gösteri de, belki insan şovunda kendi numarasını sahneye koymasını sabırsızlıkla bekleyen seyircileri daha fazla bekletmeyecekti. Hiç istifini bozmayan Feridun bey sıra ona gelmiş gibi sahnenin ortasına doğru ilerlemiş, -oldukça tuhaftı.. böyle bir rüyaya konuk olmaları beni düşündürtmekteydi- seyirciyi selamladıktan sonra oyunun başlaması için sol elini havaya diklemesine kaldırıp işaret vermiş, daha sonra da karanlığına çekilerek yine ikinci planda kalmıştı. 

Sayıklama anından kurtulup kendime bir çeki düzen vermeye çalışırken monitörün karşısındaki insana öfkeyle baktığımda, yanlış bir insana öfkemi yönlendirdiğimi geçte olsa anlayan ben, bu hatayı telafi etmek için yine aynı ana dönmek istedimse de, bunda başarılı olamadığım gibi, hayal kırıklığı da yaşayan ben.. acı dolu bir yüzle bir kendime, sonra bir kapının önünde duran Siyah Jaguar’dan inen bayana, bir kendi arabama bakınıp dururken.. "Kasaların tıkırtısı bu gün hiç mi hiç iyi değil!", diye gürlemişti sesi Feridun Bey’in.

"Bu gün yağmur yağıyor!", demiştim pısırık ve biraz da çekindiğimi belli eden bir ses tonuyla. Sonra koltuğa çökerek karşımda uzayıp giden çöle bakmaya koyulmuş, sanki kaybolup gitmek istercesine kendime bile açıklayamadığım bir his yumağıyla yürümeye, kaybolmaya, unutulmaya hazırlanmıştım.




<<Önceki                             Sonraki>>



Cemal Çalık, 09.06.2016,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Düşlerin İsyanı, Roman 




Seçkin Deniz Twitter Akışı