19 Mayıs 2016 Perşembe

SA2922/KY1-CÇ260: Düşlerin İsyanı/ Roman-Bölüm 6-II

"Yaşamım düş kurmakla geçti ya!"

"Şehvet ahırı değil yeryüzü
Domuz ahırı değil yer toprak"
C. Zarifoğlu

Bölüm Altı
-II-
Rüyalar Ansiklopedisi’nde geçen isimleri alt alta sıralayan Cemşid’in, yine Şehrazat'ıyla aralarının açılmasına neden olan kadını okudu..

Akrep Ayağı.. Akrep gözü parçalayan kadının ağzından çıkan, "Akrep ayağını görüyor musunuz? Tanrıların Kapısı girişinde! Burada yaşayanlar buraya akrep ayağı derlermiş!” sözleri aynen kaydettiğini de okudu. Akrep Gözü Parçalayan Kadın.. O tarihin başında lotus çiçeklerini örnek alan kulelerin hemen yanı başındaki karanlık sokaklarda dolaşmayı sever. Ona şans getirdiğine inandığı mavi yüzük taşı, akik yüzükleri haftanın belli günlerinde takıp takıştırır, öyle çıkar dışarı. Boynunun hemen altında o iz durur, dikkatli bakılmadığı sürece kimse bunun ne anlama geldiğini bilemezdi.

Sokaklar.. Birbiri ardına açılan eski kentteki kıvrımlı yollar. Dolambaçlı sokaklar.. Gece yarısında üzerine üzerine gelen Kaleiçi’ndeki labirent sokakları hatırlatan hayali sokaklar! Kale Kapısı'nda noktalanacağını bildiği için bütün bu hayallemeleri bir bir ardında kalmışlardı. Bundan sonrası kolay bir işti. Şehrazat'la gecenin bu saatinde karşılaşmaları fragmanlarda öyle kısa cümlelerle geçiştirilmişti ki; Cendel, Şehrazat'ın o saatte dolambaçlı sokakta ne aradığını bile doğru düzgün anlayamamıştı. Burada yine, sanki her şey rüyadaki gibi birbirinin içine girmişti. 

Hasırlı’daki Kadın.. Halası. Biraz öncesine gidersek.. Mutluluğun çizgileri bir ara Cemşid'in yüzünde dolaşırken Şehrazat ile merdivenleri çıkıyorlardı. Pencerelerden gözünü alamayan halası, o kış gecesi küllerinden savrulan görüntülerle bütünleşmişlerdi. O mutlu, o güzel yüz yalnızca Şehrazat'ın olabilirdi. Bunların da diğerleriyle birlikte Cemşid'in yazdığı Akrep Mezarlığı’nda geçtiğini, Cendel sonradan anlamıştı. Yine ona öyle geliyordu ki, Cemşid, o kış sabahı okumaya daldığı fragmanlarda siyah pelerinli kadına rastlamasıyla iki gerçeğin çeliştiği düşünülebilirdi. Ama uykularında sayıkladığı görünmez yüzlü kadın, aslında Şehrazat’tı.

ANETTA.. Karanlık, su birikintileri içindeki çamurlu sokaklardan, sertçe sarsılan kapıların arkasındaki insanlara aldırış etmeden, adını bilmediği düşsel yaratıklardan, mitostaki diğerlerinden ve kim bilir nelerden çekinerek, o ışığı buluncaya dek yürüyecekmiş gibi sakınmadan, yılmadan yürümüş insandı Anetta.

AKREB'İN DANSI.. Saatlerce oyalandığı deniz kenarında kendini yok yere paralayan, debelenen, hızını alamayarak kendini yerden yere atan, akreplerin kanlı başlarıyla her an karşı karşıya gelecekmiş gibi yüzünü aynalardan kaçırdığı diğer pazartesileri, ondan önceki günleri de unutmak isteyen  Anetta'yı gördü.. Kahkaha Akrepleri’nin resim üzerindeki simetrik dağılışlarını da, belli belirsiz lekelerin yer yer belirginleşmeye başladığı son pazartesi akşamı, duvardaki sarı yüzlü saatin ikiyi gösterdiğini de gördü.. önce titremeye ,sonra ise bir karabasana dönüşen o bir anki kendini kaptırmayla sallandı bir iki Anetta. Çünkü Anetta Akrep oluyordu...

Bu yetmedi; ellerini dayadı, yüzünü dayadı, dudaklarını dayadı, burnunu dayadı, ayaklarını dayadı ve artık sözcükler ona yetmezmiş gibi bir kış günü mağaranın girişinde gördüğü Akrepli Kız'ı anımsayan Anetta, belki de onu bir daha geri getiremeyeceğini düşündüğü için, o anda yaşadıklarını içine doya doya çekmek isteyen Anetta, içindeki ışığın giderek sönükleştiği böyle bir akşam vakti böyle bir şeyi nasıl becerebildiğini gördü.. Karanlık holde kimsecikler yoktu, elindeki bıçağı böğrüne saplarken mızıldanmaya benzeyen bir ses çıkarmıştı...

"Yok yok..." -Boğuntuluydu, sanki birini boğazlıyorlardı- Elindeki kanlı bıçağı nereye saklayacağını bilemediğinden, karanlıkta nereye atacağını bilemeyen Anetta.. evet kanlı bıçağı meydanlık bir yerde bırakıp kendini Kaleiçi'nin karanlık sokaklarına nasıl vurduğunu gördü.. Işık sönükleşti, çekildi, -çekilmeden önce ışıldadı biraz- ufaldı, sonra Anetta'yı yuttu.

Anetta kendini gören gözlerden ıraklaşmak için.,. son bir çırpınışı daha gerçekleştirmek için yılındı, taa ki kanlı bıçağı görene dek.. O zaman bıçak elinde değildi.

Kendini tanımanın uzak iklimlerinde dolaşan Anetta bir akrebin yarı baygın, yarı hülyalı bakışlar atarak çevresine, yanındakilere, neden dolaştığını da kestiremezdi. Yani çocukken Anetta.. yani üstü başı akrep kokuşuyorken.. yani her oturuşunda her kalkışında akreplere dair hikayeler anlatırdı annesi...

Rüyaları akreplerden dökülme bir kuşak olduğu zaman Anetta, yani diyorum ki, Anetta kantolu bir ağızdır, Akrepler belki de annesinin saçlarına dair düşülen bir duadır. Ağza alınmadık sürelerle memelerinin, bacaklarının ve rahminin geceye sürünen kokularından döküldü  Akrepli Kızın.

Yani her evde akreplere dair bir şey vardı. 

Yani akrepler geceye çıkıyor karanlığa ki; birbirine sürünen memelerinin ağır kokusudur çeker akrepleri birbirine.  

Yani kuruyan ağzında gecenin yanağından getirilmiş renkleri hizaya getirmemişti daha, derken bu kadar akrep yanağından dökülen aynanın..  Akrepli Kız'ın tarihidir.. Çok uzun günlerin Kafı'nda hizaya sokulan Akrepler! Onun gövdesinden yalıtılmış güneşleri dağlayan annesi! 

Yani akrepler uyurken tapınıyor gizlice ve sarkaca bacaklarını uzatıyor ki geceye eşit bölünsünler.... Yani Anetta sonsuz tiryakisi sabah ağızlarının, yani bizim rüyalarımızın gönül gömleğini giyinip çarşı pazar dolaştırıldığı ipin gölgesiz resmi!

Yani epik Akrepli Kız'da kat kat açılan Tiryaki Akrep! 

Yani ayaklarına sünger çekilmiş tarih bilenmeden, üzerimize gelmeyen giysilerle Anetta bilendi! 
Yani diyorum ki.. ayaklarından çekilen denizin, çekilen kumsalın, çekilen tarihin yalınayak karanfilleri Akrepli Kız'ın içe kapanık dünyasında Anettaya çekilmiş bir araftı. Evet.. Akreplerin melankolik resmi Anetta kendini gören gözlerden ıraklaşmak için.. son bir çırpınışı gerçekleştirmek için yılındı, kanlı bıçağı görene dek içindeki hıncın dineceği de yoktu!

"Sonunda başardım işte!" sözleri pıtırık dudaklarından döküldü, elindeki bıçağı bir kenara savurup, sonra kendini yollara vurduğunu okudu.. Kaleiçi'nin karanlık, dolambaçlı sokaklarında çıldırmışçasına koşarken, kanlı bıçak sanki elindeymişçesine ince kollarını havada sallayıp duran Anetta’yı görenler bundan hiçbir şey anlayamadılar! Oysa ona çocukken akrep öyküleri anlatan annesinin kanını dökerek içindeki zehri nasıl boşalttığını, gözlerindeki canlı parıltıdan okumak hiç de o kadar zor değildi. Akrep Söylencesi’nin yılkılı gözbebeklerini anımsatıyordu..

İhanetin ürkekliğini üzerinden çabucak atıvermeyi öğrenmiş bir insandı, Anetta.

Doğumun ve ölümün bu çizgiyle belirtildiği sayfaları da okudu.. Sonra...Sözün bittiğini!

Ernüvaz Efendi.. Aharlı kağıtların üzerine kapanmış ağlıyordu, dün geceden beri uyku tutmayan gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüşlerdi. Odada ki mumlar da eriyip tükenerek, kendiliğinden söndüklerinde, karanlıkta kalan şeyhin gözleri korkulu bir hâl almıştı.. bazen titremelerine engel olamıyordu. Kendinden geçtiği anlarda bir hayal gibi gelip önünde durduklarında, orada vecd halindeki  insanı kendi bile tanımakta güçlük çekiyordu. Oysa elinde somut deliller olduğu halde, bir kapının açılmasını beklemekle geçirdiği üç gün öncesinin akşamını gözlerinin önüne getiriyordu da, eli kolu birbirine bağlanıyordu. 

Orada hayatından gayet memnundu ki, mutlu bir yüzle görünmekteydi, hatta daha sonraları kendisinin böyle kılıktan kılığa gireceğini sezmişti de, şimdi, bunlara akıl sır erdiremeyen insan kimliğiyle sahneye çıktığından artık bozuntuya vermeyerek, vecd hâlini bozmamaya gayret gösteriyordu. Sonra yine masanın üzerinde açık duran kitaba dönüyor, orada okuduklarını harfi harfine uygulayan bir insan olmayı deniyordu. Ama kitapta yazılanları gün yüzüne çıkaran bir insanın mutluluğuyla, bulduklarını aharlı kağıtlara geçiriyor, böyle bir şeyin olamayacağını söyleseler de, bu fikrinden caymayan Ernüvaz.. mutlulukla gülümserken, bir yandan da aslında her şeyin bu kitapta yazdığını, nasıl olmuştu da bugüne kadar gözden kaçırmıştı? 

Bunu anlayamadığını belirten hareketlerde bulunuyordu. Sonra, dün akşam gördüğü rüyayı pek hayra alamet bulmasa d,a annesi dedesinin yanında durmaktaydı, ona yeni bir kapının açıldığını söylüyordu. Sonra, yine elinde tuttuğu terazinin sağ kefesinde iyiliklerin, sol kefesindeyse kötülüklerin yer aldığını anlatırken, Büyük Baba’yı hiç öyle kaygılı görmediğini, yüzündeki çizgilere bakılırsa, olacaklardan sanki kendisini mesul tutmasınlar, diye önceden onları uyarmaya çalışan bir insanın memnuniyeti de gizlenmişti şimdi. Ona bakılırsa o köprüden -Sırat Köprüsü- günahları az olanların uçarak geçeceklerini, günahları çok olanlarınsa cehennem narında yanacaklarını söylediği bir sahne de bunlara karıştığından, Şeyh Destigayp, Mahpere Hanım’ın düştüğü içler acısı duruma üzülse mi, yoksa sevinse miydi? Buna bir karar veremiyordu.

Adrianus Kapısı.. Adrianus Kapısı’ndan çıkarken İskele Kapı’ya kadar yürüyeceğini, daha önünde uzun bir yolun olduğunu, dolambaçlı sokaklarında kim bilir daha kaç insanın onun gibi şaşırarak, hep aynı yolları tekrar tekrar geçtiklerini düşündü.




<<Önceki                                                            Sonraki>>



Cemal Çalık, 19.05.2016,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Düşlerin İsyanı, Roman 




Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı