9 Mayıs 2016 Pazartesi

SA2869/KY1-CÇ251: Kumpas/Roman - Bölüm I-4

"Bu hekat ölümü, ölümleri kutlayan değil yaşamayı ve yaşatmayı seçenlerin hekatıdır. Bu hekat bir dirilişin sessiz çağıltısıdır."


Bölüm Bir
-4-

“Efendime söyleyeyim” deyip durdu Ay Dede. Ay ışığında dinleyicilerinin yüzlerini inceledi sezdirmeden. Her bir dinleyicinin yüzündeki merak, heyecan görülmeye değerdi. Ay Dede kalkıp ayağını yere vura vura dans etmemek için güç tutuyordu kendini.

“Nerede kalmıştık?” dedi gayet ciddi bir sesle. Gelin Seher, “Başkan İstihbarat biriminden ayrılmış.” diye yanıtladı heyecanla.

“Hah.. benim ballı gelinim, başkan istihbarattan ayrılmış, ama ne ayrılış.. kalbi yerinden fırlayacak gibi. Nabzı belki üç yüz atmada.. kim bilir. Rüyada söylenen isim gerçek hayatta karşısına çıkmıştı. Bu aklın alacağı bir şey değildi. Üstüne üstlük aynı kasabadan, aynı kentten. Belki bilinçaltında bu ismi duymuş ve sonradan da unutmuştu. En akılcı açıklama şimdilik buydu. Rüyadaki isim gerçek hayatta karşısına çıkmıştı çıkmasına ama nasıl kimselerin kuşkulanmasına fırsat vermeden onunla baş başa görüşebilirdi ki? Rüyasında, kimse bu atamayı öğrenmemeli, denmişti. Bu ikaza uymalıydı. Atama olup bittikten sonrası işlerin tam istenildiği gibi gideceği de söylenmişti. Peki, Ardıç’la baş başa nasıl görüşeceklerdi? Evet, kimseye hesap verecek bir makamda değildi. Ama birileri onu atayacağını anlayabilirdi. Ve.. o cinayete benzer kazalardan biri yaşanabilirdi. Bu olmayacaktı. Makamına varır varmaz istihbarat birim başkanını aradı."

“Müdürüm” dedi. “Unuttum ya.. bu hafta sonu sana bir veda partisi düzenleyeceğim. Aile içinde bir veda partisi olacak. Bu veda töreninde plaketler de verilecek. ben tüm birim başkanlarına plaket verelim, diye düşünüyorum. Bilmem sen ne düşünürsün?” 

İstihbarat müdürü Zinnur Kotil öksürüp boğazını temizledi: 

“Efendim beni mahcup ediyorsunuz.. plaket nereden çıktı. Gerçi hali hazırda aktif görevde olanları böyle bir jestle onore etmek hoş olur. Onların önünü kesmiş olmayayım. Arkadaşlara olur, beni mazur görün.. hasbelkader bu makamda bulunmuş biri olan ben bir de plaket mi hak etmişim?”

Başkan Alper hemen sözünü kesti müdürün:

“Daha neler.. asıl plaketi hak eden sensin. Devlet senin üstün hizmetlerini asla unutacak değildir. Şimdi sen bu iş için birini buraya gönder, benim kalem müdürüyle bu plaket işini ve davet programını hazırlasınlar.”

“Emredersiniz, efendim kimi göndermemi istersiniz?” 

Gülerek imalı bir biçimde sormuştu sanki bu soruyu. Alper Bey bu imayı anlamazlıktan gelip hiç düşünmeden:

“Herhalde aktif birimdekilerden kimseyi göndermek istemezsin. Bul angarya işlerine koştuğun birini gönder gelsin.. Hayır, yani müdürüm, böyle işleri de ben mi öğreteceğim?” diye karşılık verdi sahte bir gülüşle. 

Bunları derken “umarım aklından geçen hem şehrim olur” diye de için için dua ediyordu. İstihbarat müdürü Zinnur “Anlaşılmıştır efendim.. sizin hemşerinizi göndereyim. O tam bu işlerin adamıdır!” dedi. 

Alper Bey derin bir nefes aldı. Bu iş umduğundan kolay olmuştu. İstihbarattan gönderilecek kişi öğleden sonra dört gibi gelecekti. Saati böyle kararlaştırmışlardı. Görüşmeyi bitiren Zinnur Kotil arşiv bölümünü bağlattı Kaan Ardıç’a “Başkanlık Konağı'ndan çağrılıyorsun. Saat öğleden sonra dörtte orada olacaksın, unutma!” dedi. Kaan Ardıç sevincini gizleyerek soğuk bir sesle “Baş üstüne efendim!” dedi. Telefonu kapatıp arkasına yaslandı. Başkanlıktan telefon geldi. Eşiyle birlikte başkanlık konutuna gelmesi söylendi. Oyunu başlıyordu. Acımasız bir oyun!    

Kaan Ardıç niye çağrıldığını biliyormuş. Bu yüzden hiç şaşırmamış. Başkanın kendisine ulaşmak için zaten fırsat kollar dururmuş. Bir ölüm-kalım savaşı veriyordu kendi çapında ve fakat gücü tükenmişti Kaan’ın. Bu işi en tepeden birinin yürütmesi gerekti. Yoksa ahtapot bütünüyle saracaktı devleti.

Hazırlıkları tamamdı. Başına bir iş gelmeden başkana ulaştığında bu işe ciddi bir biçimde ağırlık verileceğine inancı tamdı. Bu başkan öncekiler gibi değildi. Bunu biliyordu. Çok çok iyi biliyordu.

“Dede..” dedi Semra aniden. Dedesi Mahmut anlatısını kesip Semra’ya baktı. Diğerleri de başlarını döndürüp bakmıştı Semra’ya.

“Ne oldu kızım?” diye sordu Ay Dede şaşkınlıkla.

“Dede bir duymuş gibi anlatıyorsun.. bir oradaymış gibi.. bu nasıl iş? Kafam karışıyor valla! Kim nerede ne dedi? Kim neredeymiş ne demiş? Ya dedi ya demiş olsa iş kolay olacak da kâh dedi kâh demiş oldu mu.. İzleyemiyorum aaa!”

Ay Dede, Gelin ve Oğul ve erkek torun bu sızlanma karşısında kendilerini gülmekten alamamışlardı. Semra oturduğu yerden hızla kalktı, onun bu kalkışını kızmasına, öfkelenmesine yordular, Ay Dede araya girdi

“Otur kızım sana gülmedik.. lafın gelişine güldük..” dedi..

“Dedenin hekatları böyledir..” diye cevapladı Ferhat babasının sözünü keserek. Mahmut Bey oğluna eliyle susmasını işaret etti. Ve sürdürdü konuşmasını;

“Hekat böyledir ballı kuzum.. yani benim bildiğim hekatlar böyle anlatılır.. hekatlar böyledir. Kâh anlatıcının başından geçmiştir, kâh şahit olmuştur, kâh duymuştur anlatıcı, kâh bir ravi gibi anlatır, kâh bir müşahit gibi.  Herkes kendinden bir şey katar hekata hem anlatış bakımından, hem olay bakımından.. Dinleyicinin dahli dahi bir yön verir, alır götürür hekâtı bir yerden başka bir yere. Hekatın bir kalıbı olmaz. Hekatın bir sınırı yoktur ne anlatışta ne olayda. İzleyememek yahut izlemek diye bir şey yoktur. Hadi otur yerine! Bıktın mı yoksa?”

Semra yerine oturmamıştı, balkon kapısına doğru yürürken;

“Ne bıkması dede? Ben bir lavaboya kadar gidip geleceğim.. ben gelmeden başlamak yok, karışmam yoksa!” dedi gülerek.

“Tamam, sen git gel, sen gelmeden nefes bile almayız biz!” dedi. 

Herkesin neşesi yerindeydi. Dede soluklanmış, istemeyerek de olsa bir de cigara tellendirmişti, “Semra gelinceye kadar bir iki fırt çekerim” demişti içinden. Seher o karanlıkta çay servisini de yapmıştı arayı fırsat belleyip. 

Semra balkon kapısında belirince Ay Dede hemen sigarasını söndürdü boğazını temizledi, çayından bir yudum aldı ve anlatmaya koyuldu naza çekmeden kendini:

“Efendim.. nerede kalmıştık? Hah istihbarat birimindeydik. Evet, Kaan Ardıç birime girdiğinden itibaren kendine ait bir dosya oluşturmuştu. Bunu kendisini işe alan rahmetli Umur Bey tavsiye etmişti. İstihbarat işinin çok vefasız, çok pis, çok riskli bir iş olduğunu, kişi hiç farkında olmadan karşı tarafın tuzağına düşeceğini, bütün pisliklerden, ikili oynayan münafıklardan kurtulmanın tek yolunun her ne yaparsa yapsın o yapılanları kişi kendine bir rapor olarak an an, saat saat gün gün tutup sunması olduğunu anlatmıştı. Hoş Umur Bey belki bu yüzden öldürülmüştü. Umur bey halkına devletine bağlı bir bürokrattı. Devlet içine sızmış ecnebilere karşı amansız bir mücadeleyi neredeyse tek başına yürütüyordu. Kendisine bağlı güvenilir birkaç bürokratla verdiği mücadeleden kimsenin haberi yoktu. Umur Bey kendinden önceki birim başkanlarından kiminin yöneticilere ulaşmaya çalıştıklarında başlarına gelenlerden ötürü bu yolu tutmuştu. Onların kimi ya itibarsızlaştırılmış yahut çeşitli kazalarda ölmüşlerdi. Umur bey işte bu yüzden yöneticilere ulaşmadan devlete sızmaya çalışan birimlerle kendi çapında mücadeleyi seçmişti. Ve fakat bir gün bir arkadaşını görmek için gittiği öğretmenler lokalinin otoparkında suikasta uğramıştı. Görünüşte sıradan bir mafya işiydi. Soruşturma kısa zamanda kapatılmıştı, çünkü öyle görülüyordu ki soruşturmanın varacağı nokta istihbarat birimine zarar verecek bir noktaya doğru gidiyordu. Nizarilerin yayın organı dışında böylesi bilgileri kimse dillendirmedi. Diğer medya organlarının işe burnunu sokmaması iyiydi. Böylece sınırlı bir karalamayla kurtuluyordu istihbarat kurumu. Sınırlı bir kesim için Umur bey mafyaya çalışan biriydi. Mafya içi hesaplaşmanın kurbanı oluvermişti bir çırpıda. Yaşarken karalayamayanlar adamın ölümünden sonra itibarını sıfırlamışlardı. Ekibi de dağıtılmıştı. Birimle ilişiği kesilmişti ekiptekilerin. Kimsenin bilmediği Kaan Ardıç ise arşiv birim başkanı olarak görevindeydi." 

“Rahmetlinin öngörüleri birer birer çıkıyor!” demişti Başkan'a başkanlıktaki bodrumda. Kaan Ardıç hanımıyla o akşam Başkan'ın konuğu olmuştu. Yemekten doğum yerlerinden söz etmişler, latifeli konuşmalar yapmışlardı. 

Başkan'la Kaan yalnız kalınca Kaan cebinden not defterini çıkarmış normal konuşmayı sürdürürken not defterinden bir kâğıt koparıp “Başkanım burası dinleniyor. Lütfen belli etmeyin. Normal konuşmamızı sürdürelim. Sonra da eğer münasip görürseniz binanın dinlenmeyen tek bölümü olan bodruma geçelim.” Yazıp başkana uzattı. 

Başkan kaşlarını çatarak okudu yazılanları. Başını kaldırıp Kaan’a baktı. Kaan başını “Evet! Bana inanın!” anlamında salladı. Başkan Kaan’ın istediğini yerine getirdi. Bodruma inilen gizli kapıdan geçip aşağı indiler. 

Alper Bey, arşiv bölüm başkanının sunduğu bilgiler karşısında donup kalmıştı. Rengi solmuş, dudaklarını ısırmaktan kanatır hale gelmişti. Bunca yıl kandırılmıştı demek. Hem de en yakını bildikleri tarafından. Bunu apaçık görüyordu. Salih’ül Emre’nin sinsiliği karşısında verecek bir tepki bulamıyordu. Demek ayrılıkçı örgüte varıncaya kadar sızmışlardı. Dinlenmedik kimse kalmamıştı devlet bölümlerinde. Toplumda bir ağırlığı olan herkes hakkında olabildiğince bilgi toplamıştı Salih’ül Emre. Onları kendileri için çalışmaya zorlayacak bilgi ve belgelere sahipti. 

Şantaj ortadaydı. Rakip partideki değişimin de nasıl olduğunu böylelikle öğrenmişti Alper Eken. İnanılır gibi değildi. O geceki buluşmadan sonra verilen ilk karar istihbarat birimi bölüm başkanlığına gelecek kişiler, ikinci karar da başkanlık binasının değişimi. Her şey çorap söküğü gibi gelecekti artık. Alper Eken rahat bir soluk aldı. Savaş başlıyordu.

Alper Eken bir ay sonra istihbarat birim başkanı olacak kişiye üst üste gördüğü rüyayı anlatıp anlatmamak arasında bocalıyordu. Acaba ne derdi? Kuşkulanır mıydı kendisinden? Yine de aralarındaki güvenin daha da artacağını düşünerek;

“Sayın Müdürüm,” dedi Kaan Ardıç hiç istifini bozmamıştı, bu tavırdan etkilenmişti başkan Alper Bey, “Sayın müdürüm size bir şey anlatacağım.. bu anlatacağım şeyi eşim çocuklarım velhasılı kelam en yakınlarım bile bilmiyor. Ben dört kez aynı rüyayı gördüm. Dün gece de aynı rüyayı görünce istihbarat birimine ani ziyaret mizansenini yaptım.” 

Kaan Ardıç da en ufacık bir şaşkınlık, bir irkilme görülmemişti. “Bu adam hiç renk vermez mi yav!” dedi kendi kendine başkan. “Müdürüm rüya diyorum.. düşünsene aynı rüyayı üst üste görmek.. bunu nasıl yorumlarsın? Böyle bir şey olur mu? Demiyorum. Çünkü yaşayan benim dolayısıyla olduğunu biliyorum. Fakat nasıl açıklanır? Onu bilmiyorum. Muhakkak bir açıklaması vardır elbet. Dolayısıyla sen de böyle bir şey olur mu? Deme, açıklamasını biliyorsan söyle, yok açıklamasını bilmiyorsan da nasıl yorumladığını söyle!” dedi. Ve rüyasını anlattı.

Kaan Ardıç hafif bir tebessüm etti daha bir toparlandı oturduğu yerde ve:

“Efendim,” dedi.“Ben de tıpkı sizin gibi dört kez aynı rüyayı gördüm. Aynı dediysem de benzer rüya. Tıpkı sizin rüyada olduğu gibi yaşlı ve korkunç görünümlü bir ifrit siyah bir pelerine bürünmüştü ve elinde ve elinde keskin bir orakla metruk binanın merdivenleri üzerine bırakılmış kundaktaki bir çocuğa hamle ederken on beş yaşlarında bir erkek elinde kırbaçla o ifriti kovuyor sonra da benim yanıma gelip, ‘Sen böyle hep kös kös oturacak mısın? Ha bire not alıp duracak mısın? Onları ne gün sahibine, Alper Eken’e vereceksin? Şu kundaktaki öldüğünde mi? neyi bekliyorsun?’ diye sordu her keresinde. Ve ben her keresinde ter kan içinde uykumdan fırladım.” karşılığını verdi. 

Başkan Alper Eken sordu:

"La havle.. peki, sayın müdürüm, bunu nasıl açıklıyorsun? Ya da açıklayabiliyor musun? Bir açıklaman var mı? la havle.. vela kuvvete” 

“Ben.. şaşkınım Sayın Başkanım. Bir açıklamam da yok! Ama olup biten bu!” diyebildi Kaan Ardıç.





<< Önceki                              Sonraki>>



Cemal Çalık, 09.05.2016,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı