11 Nisan 2016 Pazartesi

SA2740/KY1-CÇ228: Kumpas/Roman - Giriş

"Bu hekat ölümü, ölümleri kutlayan değil yaşamayı ve yaşatmayı seçenlerin hekatıdır. Bu hekat bir dirilişin sessiz çağıltısıdır."


Giriş

76 yaşlarında kendi torunlarının yanı sıra tüm mahalleli çocukların “Ay Dede” diye peşi sıra koştukları Mahmut Şendil oğlunun evinin balkonunda yalnız başına oturmuş çay içiyordu. Oğlu, gelini, Semra ve Sacit adlı iki torunu ortalıkta gözükmüyorlardı. 

Ay Dede daha çocukluk yaşında alıştığı ve sık sık “Şu mereti bir türlü terk edemedim gitti!” dediği tütün alışkanlığından ötürü balkondaydı. Hem televizyondan falan da hazzetmiyordu, o yüzden neredeyse hemen hemen hiç salonda oturmaz ve televizyon izlemezdi. Salondan arada sırada oğlu ile gelinin televizyonda izledikleri şeye attıkları kahkahalar kulağına çalınıyordu. 

“Ne budalaca, ne ahmakça şeylere gülüyorlar!” diye söyleniyordu kendi kendine. Neyse ki gelin sık sık balkona göz atıyor çayını kontrol ediyordu. Gelini Seher gerçekten iyi bir insandı. Sevecen, merhametli, içten biriydi. Hiçbir davranışı harici bir zorunluluktan kaynaklanmıyordu. Kendisi istediği için yapıyordu ne yapıyorsa kayınbabasına. Öz kızı olsa ancak bu kadar ihtimam gösterirdi herhalde. Eh oğlu Ferhat da sütü bozuk çıkmamıştı. Saygıda kusur etmezdi. Sevgisi de sanki her gün daha da büyüyen gürbüzleşen bir sevgiydi.

Torunları da kendisine düşkündü. Daha mini minnacık bebekler iken anneden, babadan çok onu isterlerdi. Hem bütün çocuklarla iyi anlaşırdı Ay Dede. 

Birden garip bir yalnızlık duygusuna kapıldı. İşte balkonda, kimse yoktu yanında. Ah, geçip giden yıllar! Torunları ayak sesini işitir işitmez fırlarlardı kendisini karşılamaya. Ya şimdi? Oğlan on sekizine girmişti. Kız on altısındaydı. Her biri kendi dünyasında.. Birinin elinde cep telefonu. Diğerinin elinde tablet dedikleri şey.. 

Hüznü kedere dönüşmüştü. Keder bir yumruk olup gırtlağına çökmüştü. Ne hazin bir şey! Bir aradalar ama ayrı dünyadalar.. her biri kendi köşesinde.. kendi dünyalarında. Birbirlerinin farkında bile değillerdi. Ya karı koca.. onlar da televizyon karşısında yan yana ve fakat bir birlerinden öylesine uzaklardı ki farkında bile değillerdi ayrı olduklarının. Hafiften bir yağmur başlamıştı. 

Seher balkona gelip, “Baba yağmur başladı.. içeri girsen.. üşütüp hasta olacaksın?” dedi. Mahmut güler yüzle baktı gelinine. “O kadar şiddetli değil kızım.. bak bulutlar dağılıyor hem. İşte gördün mü? Bak ay da gösterdi yüzünü” Yeni sardığı sigarasını gösterip “Şu meretten bir iki fırt daha çekeyim hele..” Hafif çiseleyen yağmur durmuştu. 

Seher boşalan bardağı alıp gitti. Çayını getirdi. Masaya bıraktı. Salona daha yeni geçmişti ki birden elektrikler kesildi. Ortalık karanlığa gömüldüğünde evden, evin dışından duyulan homurdanmalara karşın Ay Dede yakalanmış olduğu hüzünden sıyrılıp huzurla doldu. Utanmasa ellerini çırpacaktı. 

Çocukluk günlerine gitmişti. TV’nin, PC’nin, akıllı telefonların olmadığı, aile bireylerinin bir arada oturup birbirleriyle konuştuğu, yarenlik ettiği günlere uzandı. Büyüyü oflayıp puflayarak balkondan içeri dalan büyük torunu Sacit bozdu. 

“Ne iş aslanım?” dedi Ay Dede göz kırpması görünmese de göz kırpmıştı, babası “Karanlıkta göz kırpılmaz!” derdi ama işte kırpmıştı, demek karanlıkta da göz kırpılıyordu. 

Sacit boş bir çuval gibi oturmuştu PVC sandalyeye: 

“Dede dünya yansa haberin olmayacak.. elektrikler gitti.”

“E n'olmuş? Biz de gitmedik ya? Yok, tersini söylemeli. Biz geldik!”

Torunu güldü. Dedesi haklıydı. Elektrikler varken Dedesi var mıydı? İkisi de sustu. 

“Hadi asma suratını.. telefonunun da elektriği gitmedi ya?” dedi torununu sevindirmek için. 

“Gitti Dede. Şarjı bitti. Prize taktım. Sanki benim prize takmamı kolluyormuş gibi, takar takmaz gümp! Neyse boş ver dede. Sahi siz ne yapıyordunuz çocukluğunuzda karanlıkta, elektrik yok, telefon yok?  İyi ki can sıkıntısından patlamıyordunuz.. sahi bunu nasıl başarıyordunuz?” 

Ay Dede için çekti. Uzaklara baktı. Karanlığı bakışlarıyla delmek ister gibiydi.

“Ah haylaz.. ah haylaz. Ne çabuk unutmuşsun.. sana anlattığım, sana ve kardeşine anlattığım hikâyeleri, hekatları unuttun mu?” 

Başını salladı Sacit. Unutmamıştı elbet. Ama bir gün, bir yıl yahut bir yıldan daha uzun hadi neyse bir ömür aynı şeyleri mi anlatmışlardı? Olacak şey miydi?

“Yapma dede. Aynı şeyleri tekrar edip duruyor muydunuz her gece?”

“Aynı şeyleri mi? Sadece hikâye masal, destan, hekat anlatıyor değildik herhalde. Hem bir hikâyenin, bir destanın, bir masalın, bir hekatın aynını hiçbir zaman anlatmadık ki biz. Sen matbu şeylerden hareketle öyle sanıyorsun. Allah inandırsın bazen aynı hikâyeyi aynı kişi kâh insanları güldürür biçimde anlatırdı, kâh dinleyenlere gözyaşı döktürürdü. Kaldı ki, hem anlatıcının kendine ait bir anlatış üslubu vardı hem de bir hikâyenin neredeyse onlarca kolu vardı.”

“Deden Köroğlu’nun 13 kolunu bilirdi, haftalar sürerdi her bir kolu!” diye söz karıştı oğlu Ferhat. 

Dede torun yeni geleni görmemişler, hissetmemişlerdi bile. 

Semra da yanlarına gelmişti. O da oflayıp pufluyordu. 

Ay Dede,“Ayakta dikilmeyin çekin birer sandalye oturun. Birazdan gelir.” dedi sevincini belli etmemeye çalışarak. Baba kız oturmuşlardı. Peşlerinden Seher de balkondaydı.

“Böyle karanlıkta mı oturacağız? Mum getireyim mi?” 

Ay Dede gelinin teklifine karşı çıktı: “Sizi bilmem ama ben bu ay ışığında çok rahatım!”

Sacit: 

“Dede hadi bize çocukken anlattığın gibi hikâye anlatsana?” 

Semra da ellerini çırptı: 

“Evet dede.. hadi kırma bizi!”

Ay Dede oğlu Ferhat’a, gelini Seher’e baktı. Onlar da istiyor gibiydi.

“Ya elektrikler gelirse?” 

Nazlanarak konuşuyordu sanki.

“Gelsin!” cevabını verdi dört dinleyici de.

“Baba istemiyorsan seni sıkboğaz etmeyelim. Valla ben de özlemişim.. ne güzel hekatlar anlatırdın!” diye bastırdı Ferhat.

Ay Dede memnundu. Neşeliydi. Oğlu Ferhat yanılıp “hikâye” dememişti. Sevmezdi o söyleyişi Ay Dede.. hekattı onun anlattıkları.

“Pekâlâ, öyle ise!” diye başladı söze Ay Dede. Gülerek sürdürdü konuşmasını. “Madem tüm kabile istiyor, bize de anlatmak düşer.” 

Ay’a baktı Ay Dede.. ay sanki biraz daha mı inmişti aşağılara, kulak mı kabartacaktı anlatılan hekata? Nenesi Gülendam öyle derdi. “Bakın ay bile dinlemek için misafir oldu bize!” Bakarlardı tüm dinleyiciler gökyüzüne. Bu yaz iken olurdu. Kışın ay konukları olur muydu bilinmez.

Ay Dede boğazını temizledi. Canı çok istese de bir cigara sarıp tellendirmeyi, torunların yanında yapmayı prensipte kabul etmediği için vazgeçti bu istekten. Ve sesine gizemli bir ton vererek anlatmaya başladı.

Ay Dede sesinin dinleyiciler üstündeki etkisini arttırmak için –bunu ninesinden öğrenmişti- derin bir nefes alıp, gırtlaktan “Râvaiyan-ı ahbâr ve nâkilân-ı âsar ve muhaddisân-ı ruzigâr şöyle rivayet ederler ki..” dedi.

“Üff! Dede n'ettin şimdi ya?” diye sızlandı Semra sitem dolu bir sesle, dinleyiciler birden kendilerini koy verip kahkaha attılar. .

Ay Dede kendinden geçmiş gibiydi, ne torununun sızlanmasını duydu ne atılan kahkahaları. Oğlu Ferhat ciddi bir sesle;

“Dedenizin konsantrasyonunu bozmayın.. hem artık O sizi duymaz ki?” diyerek ortalığı yatıştırmaya çalıştı. Oğlunu da duymamıştı dede. Çocukluğuna, ta eski zamanlara gitmişti bir çırpıda. Sesine daha bir esrarengizlik katıp sürdürdü anlatmasını:

“Yani: Haberleri duyuranlar,  eserleri nakledenler ve zamanın olaylarını anlatanlar bildirirler ki; neredeyse nihayetsiz gibi olan bu evrenin bir noktasında dünyamıza benzer bir gezegen, o gezegende bize benzer canlılar varmış. o gezegene o gezegenliler Şeniya derlermiş. Şeniya’nın bizim dilimizdeki karşılığı Dünya demekmiş. Yalnız bizim dilimizde mi? Yeryüzünde ne kadar konuşulan dil, ne kadar hem konuşulan hem de yazılan dil varsa o dillerin hepsinde Dünya anlamına gelirmiş. Yine o gezegende yaşayan bilginler, âlimler gezegenin bulunduğu galaksiye Muattar-ı Yol-u Yulaf derlermiş. Bu gezegenin de Güneş'i Ay'ı varmış. Onlar da güneşe güneş aya ay derlermiş. “Hekatta lafı uzatmak hoş karşılanmasa da” derdi kadın ninem –Ay Dede dedesi yahut her hangi bir erkek hekât anlatırken ‘kadın anam, kadın ninem’ derken kadın anlatıcılarının da ‘herif dedem, herif babam’ deyişine dikkat etmiş ve anlatıcının bu anlaşılmaz hassasiyetine dikkat etmişti, o yüzden de bazı açıklamaların kime ait olduğunu söylerken, -o açıklama isterse bizzat o cinsiyete ait olmasın- kendi cinsiyetinden hareketle açıklamayı karşı cinse hamle ederdi ve bunu asla es geçmezdi- Bazı açıklamalar, bazı detaylar sözü uzatmak değil yerin tam bilinmesi ve böylece dinleyici o hareketin esbab-ı mucibesini daha iyi anlaması için farzdır. Öyle ise biz de diyelim ki, burada ardıç ağacına ardıç deniyorsa orada da Ardıç Ağacı deniyormuş. Huşu Ağacı, Çam Ağacı, Ladin, envaı çeşit ağaç, çiçek adlarının aynısı orada da varmış. Kurd'un, Kuzu'nun, Aslan'ın, Kaplan'ın, Kartal'ın, Kedi'nin, Köpeğin, Dere'nin, Irmağın, Deniz'in, Balığın, aklınıza gelen her ne var ise oradaki adlarıyla buradaki adları aynı imiş. Ve yine onlar da bizim gibi olan kendilerine insan derlermiş. İnsanın beyazı, karası, sarısı kızılı varmış. 

Dedik ya o gezegen taşıyla toprağıyla, dağıyla ovasıyla, kurduyla kuşuyla, güneşiyle ayıyla, şeytanıyla insanıyla tıpkı dünya. Sanki dünyanın aynadaki yansıması. Yahut daha fazlası. Dünya'dan bir insan oraya gitse şaşırmaz, oradan dünyaya biri gelse olan biteni anlamaz. Dedik ya tıpkı dünyanın kendisi. Tıpkı dünyadaki gibi orada da kabileler, uluslar, devletler varmış. Kâh bir bir gırtlağını sıkarlar, kâh bir bir sırtlarını sıvazlarlar imiş bu kabileler, uluslar, kavimler. Kâh ayrılığın, ayrı olmanın sevdasına kapılıp rüzgâra kapılanlar, kâh bir olmanın, birlikte olmanın hazzıyla coşanlar yaşarmış o topraklarda da. Korkunç savaşlar olmuş, o gezegen de kanla dolmuş kimi zaman, kimi zaman imarla ihya edilmiş. Derken kimi paktlar, kimi birliktelikler kurularak hepten savaşların önüne geçmeye çalışmışlar. Fakat bu kere paktlar savaşmış bir birleriyle. Daha korkunç savaşlar, ölümler, yıkımlar olmuş. Her savaştan, her yıkımdan ders çıkaran kimi devletler topluluklar bir daha savaşmamak için büyük birliktelikler kurma yoluna gitmişler ve kısmen bunu başarmışlar da. Ve fakat bölük pörçük küçücük kalmış devletler bir birleriyle savaştan geri durmamışlar hem birbirleriyle savaşmışlar hem de kendi içlerinde. Ya dinsel farklılıklarından ya ırksal farklılıklarından ötürü savaşıp dururlarmış. Bir türlü savaştan kurtulamazlarmış. Bunun sebebi de ifritlermiş. Ve sizin de anlayacağınız gibi insan türü dışında bir de ifritler de varmış bu gezegende. 

İfritlerle insanlar arasındaki fark fiziklerinde değil, ruhlarında, nefislerinde, tıynetlerinde imiş. İfritler kolay lokma gördükleri küçük toplulukların, devletlerin her tür farklılığını kaşıyarak oralarda iktidar olmanın, iktidarda kalmanın yolu olarak savaşı, çatışmayı görürlermiş. İktidarda kalmalarını savaşlara-çatışmalara borçlu oldukları için eder neder o gezegendeki küçük toplumları, devletleri birbirine düşürür büyük savaşlar çıkarırlarmış. Aynı bölgede binlerce yıl bir arada yaşayan insanlar arasına fitne sokarak komşuyu komşuya kırdırmayı bile büyük bir maharetle becerirlermiş. Öyle ki aynı kıbleye dönenleri bile birbirlerine düşman etmekte çok çok usta imiş bu ifritler.

Her neyse.. gelelim bizim hekatımızın geçtiği yere. Efendim, o dünyada Şakamonya adlı bir belde varmış, nasıl ki o dünya dünyamızın aynısı, bir benzeridir Şakamonya da öylece bizim ülkemizin benzeri, aynısıymış. Şakamonya üç tarafı denizle çevrili bir yarım adaymış. Bu yarım ada üzerinde yaşayanlar sık sık “Her işimizin yarım oluşu adamızın bile yarım oluşundandır” diyerek serzenişte bulunsalar da, yer yer kendilerini hor görseler, başarısızlıklarını abartsalar da geleceğe umutları hiçbir dem kararmamış insanların yurdu imiş. Güzel insanlarmış Şakamonya’lılar. 

Olanca ciddiliklerine karşın hemen her sözlerinde ince nükteler, taşlamalar, şakalar eksik değilmiş yaşamlarında. Farklı etnisitelerle birlikte binlerce yıl yaşamayı beceren bu ülkenin insanları tarihin bir kırılma evresinde, ifritlerin saldırısıyla vurgun yemişler ve farklılıklarının zenginlik olduğunu unutma raddesine kadar varmışlardı. Bu yedikleri vurgunla birkaç etnisite turistik düzeyde kalmış, büyük nüfusa sahip iki etnisiteye kadar düşmüşlerdi. En kalabalık nüfusu olanın adı Cansu imiş. Diğerinin adı ise Canru. 

Bu iki farklı etnisite birlikte bir varoluş savaşı vermişler, ifritleri topraklarından kovmuşlardı. Birlikte ülkeyi imar etmişler, kız alıp vermişler daha bir kaynaşmışlar. Ve gel zaman git zaman tarihin yeni bir kırılma evresinde bu iki farklı etnisite yeni bir bölünmüşlüğün arifesine doğru gitmeye başlamışlar. Cansu yöneticileri ifritçe bir düşünceyle Canru halkının varlığını inkâra kalkışmış, dillerine varıncaya kadar yasaklamış bu topraklarda tek bir halk olduğunu kabul ettirmek için elinden geleni ardına komamış. Farklılıklarıyla binlerce yıl birlikte yaşamış bu insanlar birden bire böyle bir inkârla yüz yüze gelince kendilerine iktidar alanı açıldığını fark eden ifritlere gün doğmuş ve kan akmaya başlamış.

Farklılıklarını zenginlik bilmeyi unutturan faili meçhul cinayetler, toplu öldürmeler bu yarım ada sakinlerini her bölünmeyle daha da güçten düştüklerini fark ettiremeyecek kadar bunaltmış. Her iki etnisite içinde bölünmelerin onları yok oluşa götürdüğünün farkında olanlar yok değilmiş ve fakat sesleri duyulamayacak kadar azmış sayıları. 21. Yüzyılda bu gezegende yaşayan uluslar, devletler çeşitli birliktelikler oluştururken onlar ayrışma derdine düşmüşler ifritlerin çabasıyla. Çoğunluğun istememesine, direnmesine karşın zorbalık karşısında neredeyse boyun eğecek duruma gelmişler ayrılığa. Zira ifritler boş durmuyormuş. Meğer bu yarım ada insanlarına karşı hep bir husumet taşırlarmış içlerinde ifritler, çünkü her defasında ifritlerin önünü alan bu yarımada sakinleri olurmuş, olmuş. Her daim, zamanın her diliminde, her dönemecinde sömürgeci ifritlerin ellerinden kaçanlara bu yarım ada halkı sahip çıkmış, zulmetmelerine hep engel olmuş. İşte bu yüzden ifritler bu yarım ada halkına hep diş bilermiş.

Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte olmasa da bu ifritlerin onları ele verecek işaretlerini az çok bilirmiş Şakamonya’lılar. Birçok kez tasallutlarıyla karşılaşmışlar ifritlerin, acı kayıplar vermişler ve fakat birçok kez yenilgiye uğratmışlar onları. Ancak onların saldırılarına, hilelerine, tuzaklarına karşı epey bir mesafe almış olsalar da ifritler her yenilgi sonrası kendilerini gizlemede daha bir ustalaşmışlar. Kumpas kurmada, tuzağa düşürmede, kan dökmede müthiş gelişmeler kaydetmişler. Son yıllarda yeni bir ifrit kumpası içine yuvarlandıklarını hissediyormuş Şakamonya’lılar. Pek emin olmasalar da bir uğursuzluğun için yuvarlanmak için azar azar iteklendiklerini seziyorlarmış.. ama hepsi bu kadar.

Yeni zamanlarda Şakamonya’dan pek az kişi ifritlerin başında gelenin Nizari soyundan geldiği iddiasında olan kişinin olduğunu biliyormuş. Gel gör ki toplumun büyük bir kısmı bilmiyormuş, tüm sezgilerine rağmen son kumpasın onun tarafından kurgulandığına, devreye sokulduğuna bir türlü inanamıyorlarmış. Zira ifritlerin bu son temsilcisi daha öncekilerden çok sinsi imiş. Çok derinden, çok sessizce sızmış içlerine. Şakamonya’lılar hiç olmadıkları kadar bir rehavet içindeymişler. Ve ifritlerin son temsilci Salih'ül Emre büyük bir gizlilik içinde teşkilatlanmış Şakamonya’da. 

Şakamonya’lıların inancında ehil olmuş – çoğu insan Salih'ül Emre’nin söylemlerinin gerçek inançlarıyla ilgisiz, ondan bir sapma olduğunu söylese de toplum nezdinde dini bütün biri olarak algılanmayı başarmış- ve inanç boyutunda insanlara yaklaşma yolunu seçmiş. Adı eğitimle, hizmetle anılır olmuş Salih'ül Emre’nin. Bir hayli itibar kazanmış. Saf ve yoksul insanların çocukları onun birer müridi olmuş. Hem ne mürit! Tıpkı büyük büyük babalarından Hasan Sabbah’ın müritleri gibi kendisine bağlı olan müritleri varmış Salih'ül Emre’nin. Ölümüne bağlıymışlar yani. Ve hazin olan şuymuş ki, Şakamonya toplumunun hemen her yapısına, devletlerinin her kurumuna sızmış müritleri.

İfritler işlerini artık bu insan evlatlarının eliyle görüyorlarmış ve kendilerinden çok çok eminmişler. Artık istedikleri gibi hüküm ferma olacaklardı. İstedikleri gibi at koşturmalarına engel olacak kimse yoktu. Hiçbir devlet kurumu, hiçbir yetkili onların gerçek amacını bilmiyordu. Bilemeyecekti. Ta ki ileri görüşlü, oldukça ehil bir yönetici olduğunu her geldiği makamda kanıtlayan Alper Eken ve ekibi iktidara gelinceye kadar. Alper Eken ve ekibi Şakaomonyalılar'ın unuttukları ifrit gerçeğini yeniden ortaya sermişler, kendi tembellikleri, kendi vurdumduymazlıkları onları Weimar Cumhuriyeti'nin yaşadığı düzenin aynını yaşamalarına neden olduğunun bilince olmakla beraber, ki Weimar Cumhuriyeti..”

Torun Sacit dedesinin karıştırdığı düşüncesiyle söze karıştı:

“Dede yapma.. Şeniya nere Dünya nere?.. Weiamar Cumhuriyeti nere?”

“Yapma be oğlum!” diye karşı çıktı baba Ferhat, “Nerenle dinliyorsun? Dünyamızın aynısı denmedi mi?”

Torun dudak büktü, omuzlarını silkti ve gülerek cevapladı:

“İyi de bunca benzerlik de fazla be baba?"  

Anne Seher çekinerek,“Bu Weimar Cumhuriyeti'ni bilmeyen bir benim herhalde” dedi. Kız torun her zamanki alaycı sesiyle, “Yalnız değilsin anne!” dedi.

“Weimar Cumhuriyeti” diye söze başladı Sacit, Ay Dede Weimar Cumhuriyeti'ni torunundan dinlemişti aslında. Belki çocukluğunda, mekteplerde duymuşsa da şuan o cumhuriyetten bahsedişini sağlayan torunuydu ve bu yüzden sözünü kesmeye gerek duymadı, torunu harika bir özetle anlatabilirdi dinleyicilere. “1918 birinci dünya savaşı bitiminde Almanya da monarşinin yerine kurulan ve adı sadece tarih yazılımlarında kullanılan bir dönem. Müthiş bir hayat pahalılığı, yolsuzluklar, mafya tipi örgütlerin yaygınlığı, insanların çaresizliği.. evet Weimar Cumhuriyeti işte bu demek!” deyip sustu.

Ay Dede “Sacit'in de belirttiği gibi” diyerek hekat etmeye devam etti.“İşte buna benzer bir yaşam egemenmiş Şakamonya topraklarında. Kuşkusuz bu halde kendi sorumlulukları da vardı. Ancak ifritlerin etkisi de inkâr edilemezdi hani. İfritlerin yönlendirmesi ve de etkisiyle işlerin hep ters gitmesinin sağlandığını bir bir göstermeye çalışmış ve Şakamonya halkını tıpkı 1079 yılında olduğu gibi yeni bir savaşıma çağırmış. Şakamonya halkı ifritlerin gerçekliği unutmuştu sanki. Tarih öncesi çağlarda kalmış olan ve zaferle sonuçlanan savaşın taraflarından birinin ve o savaşın bir söylence olmadığını, ifritlerin kaskatı bir gerçeklik olduğunu ve onların amaçlarının da insanları kendilerine köle yapmak, korku ekip dehşet biçerek yaşamlarını sürdürebildiklerini anlatmaya çalışmış. İfritlerin gerçekliğini bilenlere çağrıda bulunup birlikte tüm halkı uyarmaya davet etmiş."

Ay Dede sustu. Dinleyicilere baktı. Tek tek süzdü her birini. Ve derinlerden bir sesle sürdürdü konuşmasını: 

“Bu hekat işte bu davetin hekatıdır. Bu hekat işte o savaşın hekatıdır. O savaşta bir cephede her cephede geçenin hekatıdır. Bu savaşın hepsini anlatmaya ne bir tek kişinin ömrü yeter ne birçok kişinin. Bu hekat adsız cengâverlerin bilmeden verdikleri, tesadüfen rastladıkları ve canları pahasına katıldıkları bir savaşın hekatıdır. Bu hekat bir arada kardeşçe yaşamayı, adilce var olmayı arzulayıp bunun için çırpınan Alper Eken'in hekatıdır. Bu hekat kendini insanlar için, canından aziz bildiği dostları için ölümü dahi göze alan Kaan Ardıç’ın, Umur Tılsım’ın, Serdar Akkuş’un, Servet Toksöz'ün, Tilki Süleyman'ın, çöpten ekmeğini çıkarmak için çırpınan ve fakat ifritlerin ağına düştüğünün farkında olmayan Kunduz Cenk Söylemez’in hekatıdır. Şimdi denecek ki “Ne diye tek tek isimler sayılıyor.. hayır.. tek tek sayılacak değil isimler.. ve fakat bilmenizi isterim ki, ki bunu nenem kadın derdi her zaman ve hekat anlatmaya başlamadan evvel dinleyicilerinin her birinin gözlerinin içine bakar sonra da o billur sesiyle derdi ki “Hekatın kahramanlarından hiç değilse en az dördünün hekâtı anlatmaya çıkmadan adını söylemeli anlatmadan hekat kişilerini anmalı, hekattaki kişiler de bilmeli, duymalı anıldıklarını, elbette eğer dörtten fazla kişi varsa hekatta, yok hekatta dörtten fazla kişi var da ravi adlarını bilmiyorsa, adlarını hekata başlamadan anmıyorsa sükûtu seçsin. Hiç yormasın kendini.” İşte bu yüzden andım o isimleri. Bilsinler, duysunlar, gelsinler, unuttuğumuz yerde unuttuğumuz yeri fısıldasınlar kulağımıza. Sadece anlatanın kulağına da fısıldamazlar ha! Tüm dinleyicilerin, belki raviden çok dinleyicilerin kulaklarına fısıldarlar unutulan, atlanılan yerleri. İşte bundandır vermem isimleri. Daha söylemediklerim var elbet, sırtından vurulan Alpaslan, timsah gözyaşları hiçbir dem eksik olmamış, olmayan ifrit Salih'ül Emre ve yardımcılarının hekatıdır. Kol kanat germenin kanına giren zalim, vicdansız, onursuz Yunus Alkış’ın, midesinden başka bir şey düşünmemiş Fuat Sansar’ın hekatıdır. Ve daha önce söylediğim gibi nice adsız kahramanın hekatıdır. Bir varoluş hekatıdır. Bir var olma savaşımının, varoluş türküsünün, varoluş şiirinin hekatıdır. Kendisi olarak soluk almaya çalışanların, kendileri olarak var olmak isteyenlerin hekatıdır. Diriliğini başkalarının ölümünde değil de başkalarının diriliğini sürdürmelerinde bilenlerin hekatıdır. Bu hekat insanlığın hekatıdır. İnsan olmanın hekatıdır. Dostluğun, merhametin, şefkatin, sevincin, sevginin hekatıdır. Söylenmemiş ve söylenmesi nice muhal şey vardır, iş bu hekat onların dahi hekatıdır. Bu hekat kalıcı olmanın gereğini belleyenlerin neleri nasıl yaptıklarının ve nasıl yapılması gerektiğini eylemleriyle gönüllere fısıldayanların hekatıdır. Bu hekat ölümü, ölümleri kutlayan değil yaşamayı ve yaşatmayı seçenlerin hekatıdır. Bu hekat bir dirilişin sessiz çağıltısıdır.

Bu hekat dünün, bugünün, yarının hekatıdır. Bu hekat geçmişin ve geleceğin hekatıdır. Belki denecektir “Amma abarttın be dede!” değil işte tam da bu denildiği için, bu denilebileceği için, böylesi bir ihtimalin göz kırptığı zamanlar olduğu için söylenenden daha fazlasıdır belki de bu hekat.
Bu hekat gözleri açılmamış bebelerin gözlerini açtıkları zaman dehşetten uzak huzur içinde soluk almalarının gerçekleşmesi için sana bana ona düşenlerin gereğini belleten bir hekattır. Bu hekat bir cehennemden kurtuluş için çırpınan Canru’ların Dilan’ının hekatıdır. Cansu ve Canru halklarının birlikte var olma mücadelesinin hekatıdır. Aynı topraklar üzerinde yaşayanların bir bir gırtlaklarını kesmek için Kasap’a döndürülmüşlerin hekatıdır. Hüznün hekatıdır daha çok. Sevincin hekatıdır daha da çok.  Mahcup ve onurlu çocukların saflıklarının hekatıdır. Saf kalanların hekatıdır. Yağmurun, karın, boranın fırtınanın hekatıdır. Asude kalmayı becermişlerin hekatıdır. Kalbi başkaları için çarpanların hekatıdır. Bu hekat senin, benim, onun, sizin, bizim, onların ayaklarını sürçmelerine mani olacak olandır. Böyledir. Böyle olduğunu var olan her şey bilmektedir. Bilmeyenler sezmektedir. Sezenler eninde sonunda bilecektir.

Rahmetli kadın ninem derdi ki: “Sezen eninde sonunda bilecektir. Bildiği ya sezdiğinin kendisi ya aynısı, ya yabanı, ya gayrısı olacaktır. Sezen bildiğinde sezdiği gibi olduğunu görene ne mutlu, ki gönlü kararmamıştır. Gönlü hep bir aydınlık içredir, aydınlık içre olmuştur. Gönlünü hevesleri kirletmemiştir. Ne mutlu o kişi ya da kişilere ki, hevesleri gönlünü kirletememiştir. Ve böylelikle onların gönül gözü hep gören olmuştur, gören olacaktır.” 

İşte bu hekat gönül gözü gören olanların ve olmak için yola çıkanların hekatıdır. Gönlünüzü hevesleriniz kirletmesin.

İşitecek kulakları olanlar içindir bu hekat. İşitmeyi isteyenler içindir bu hekat. İşitecek kulakları olanlar işitsin, bu hekat birlikte var olmanın coşkusunu terennüm ettiren, terennüm ettirecek olan hekattır. Ayrılıkların aşağılamalar için değil, yücelere birlikte tırmanılacağının bir işareti olduğunu anlatmak içindir bu hekat."

“İyi de” dedi Semra.“Bu hekat ne zaman başlayacak? Yoksa hiç başlamayacak mı? Ah be dedem, hep böyle uzatır beni de çıldırtırdın biliyor musun?”

Ay Dede’nin kendisi dahi gülmüştü torunun bu sözlerine. Baba Ferhat içlenmişti. Hiç bu kadar neşe içinde olduklarını hatırlamıyordu ailesinin. Çocukluğundaki neşenin çocukça bir anıdan, çocukça bir yorumdan öte olduğunu şimdi şuanda görmüş, gözleri dolmuştu. Etrafına sezdirmeden eşinin elini tuttu sıktı. Kadının da gözleri dolmuştu sanki. Dede'nin anlatacağını söylediği şeyler miydi onları duygulandıran, yoksa şuan yaşadıkları, soludukları mı? 

Karar veremiyor olsa da oyu yaşanılan ortama doğruydu daha çok. Bir arada oldukları halde bir bir gülüşlerini unuttuklarının ayrımına varmıştı Seher. Çocukların o çocukça diklenişlerini unutmuşlardı. Birbirlerini unutmuşlardı. Gerçekten bu hekat birlikte olmanın coşkusunu anlatandı. 

Ay Dede abartmıyordu. Hayır! Abartı yoktu. Birlikteliklerinin gereğini belletmişti bu hekat. Ve Seher bunu aklının, hafızasının bir köşesine kazdı. “Hiç değilse haftada bir gün bu tekrar edilecek!” dedi kendi kendine. Bir şeyler söylemek, düşüncesini açmak istemiş ve fakat cesaret edememişti. Eğer konuşursa ağlayacaktı. Evet hüngür hüngür ağlayacaktı. Bunu olanca çıplaklığıyla görüyordu kadın. Kocasının elini sıkışına yanıt olsun için o da kuvvetle sıktı. İkisi de Ay Dede’ye minnettardılar ve kesilen elektriğe minnettardılar. Kimi zenginlikler kimi yoksullukları, kimi yoksunlukları beraberinde getiriyormuş, bu gün gibi ortadaydı. 

Neleri kaçırdıklarını –oysa işte hepi topu birlikte gülüyorlardı- apaçık görüyordu kadın. Tv’de, bir filmde gülünen sahne gibi değildi bu. Hayır, bu sahne o sahneden çok çok farklıydı. Bu sahne canlıydı. Bu sahneye dokunabilirlerdi. Bu sahne kendilerinin içinde yaşadıkları, birlikte soluk aldıkları bir andı. Kendilerinin anıydı. 

Ay Dede kaşlarını çatıp Semra’ya parmağını salladı ve anlatmaya devam etti hekâtı:

“Bu hekat sabrın, bu hekat direncin, bu hekat direnişin hekatıdır da. Anlatıcıya sebat, dinleyicide sabır düşmektedir bu hekatta. Sebatı olmayan hiç başlamasın, sabrı olmayan hiç gelmesin. Açın kulaklarınızı ve dinleyin beni. Sizin dinlemeniz benim sebatıma güç olur, benim sebatım sizin sabrınızı biler umarım. Böyle olmalı! Böyle olmalı ki herkes bilsin neyin niçin olduğunu.. Yoksa çarlinin inekleri gibi güne çıkmaktan ötürü soluk almak zorunda kalınır. Ya çarlinin inekleri olacağız yahut kendimiz. Hekat deyip geçmeyin evlatlarım! Hekat gün yapan yapar sizi, dünü tamir, günü imar eder bildiğiniz, işittiğiniz, dinlediğiniz her hekat. Haydi, kulak verelim bu hekatın kahramanlarına. Bakalım ne eylemişler, dünü tamir günü imar için!”

     Sonraki>>



Cemal Çalık, 11.04.2016,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 

Seçkin Deniz Twitter Akışı