1 Mart 2015 Pazar

SA1190/KY20-MEK14: Barışa Bir Selam İçin

‘Çok istiyorsanız gidin kendiniz savaşın. Kendi savaşınızı kendiniz verin. Başkalarının hayatları üzerinden kabadayılık, vatanseverlik taslamayın’
Atilla Yayla


40 yıla yaklaşan kirli bir savaşta, bir halkı inkar üzerine kurulu saçma sapan devlet kutsalları, bu kutsalları korumak adına akla hayale gelmez saçmalıklarla işlenen zulüm ve günahların kabarttığı öfkeler, bu öfkeler üzerine kurulu bir o kadar günahkar ve saçma kutsal için torağa kanları dökülen gençleri, çocukları rahmetle anıyorum...


2005’te Van’dan gelen bir haberle, bana çok uzak gibi gelen o ateş tam dibimde gümlediğinde, okur yazarlara has o soğuk ve teorik duygular ile yaşadığım hüzünler bu kez kaburgalarıma gümlemişti.


Ferhat'ın düğünü(*)

Şimdi geriye dönüp, Rahmetli Ferhat Ekici’nin cenazesinde yaşadıklarımı anımsayınca, bir barış umudunun en yoğun biçimde hissedildiği bu günde toplum olarak en büyük günahımızın bu çocukları bir saçmalık uğruna kurbanlık kuzular gibi ölüme göndermiş olduğumuzdur.


Toprağımızı işgal eden bir gavur ordusu yoktu,


Ekmeğimize, aşımıza göz koyan bir yabaniler ordusu yoktu,


Tam anlamı ile kardeş olan bir halkın dilini, kimliğini yok saymıştık,


Belki bir kaç siyasal, yasal düzenleme ile hale yola konacak bir meseleden bir 'Vatan', bir 'Beka' sorunu çıkarmayı başarmıştık. Oysa olan biten sokağımızda ki bir komşu kavgasından bile daha sade ve anlaşılır, giderilir bir şeydi.


Ama saçmaladık; generallerimiz, paşalarımız, profesörlerimiz saçmalığın dibini buldu, vatan kurtardılar, o yetmedi emperyalizm ile savaştılar, müşterisi tükendiğinde daha abuk mallar da sürdüler ortaya…


Biz saçmaladıkça düşman el koydu, Almanı, Fransızı, Amerikası, uzak yakın ne kadar hesabı olan varsa el koydu, taraf oldu.


Çocuklarımızı ölümüne vuruşturmak dışında akıl ve izana dayalı bir yol bulup bir biz giremedik işin içine. Silah onlardan geldi, ölecek Canlar Anadolu’nun köylerinden kasabalarından.


Oysa Çocuk;


Senin gözlerin menevişli.


Çağla yeşili senin gözlerin.


Ayva tüyü yanakların ve terli bıyıklarınla asker dediler sana, militan dediler,


Kocaman kocaman amcalar, yağlı gerdanlarını seğirterek, gözlerini kocaman kocaman açarak, sana dik dik bakıp, derinden derinden seni fermuarlayarak,


Gırtlaklarının en derin yerinden höykürerek, gür ve kalın sesleri ile sana büyük ‘çok büyük emanetler’ teslim ettiler…


Gönlünde Elif’in nazlı gülüşü,


Elinde Serfiraz’ın verdiği mendil,


Aklın bir karış havada, sokakta oyunun yarım kaldı çocuk…


Şimdi ölmek sırası sende dedi kocaman kocaman amcalar..


‘Vatan!!!’ dedi amcalar, kimi apoletli, kimi kirli sakallı, kimi tumturaklı önadları olan profesör amcalar, aydın ve çok bilen amcalar, önünde konuşmaya güç yetmez, insanı çoktan aşmış ulu amcalar,


‘Özgürlük!!!’ dedi amcalar, seni yarım bakış süzerek, inandı mı diye kuşkulanarak, daha bir yüksek perdeden bağırarak, daha inandırıcı olmak için daha gırtlaktan sesler çıkararak,


‘Namus!!!’ dedi amcalar,


‘Onur!!!’ dediler,


Kimi ‘eşitlik’ dedi, ‘hak’ dedi kimi…


Sıkıldın ama belli etmedin… Ne çok ölmen gerektiğini düşündün biraz ürkerek…


Uğrunda ölünecek ne çok şey varmış sana emanet ettikleri, oysa çoğunun anlamını bile bilmezdin…


Ve ne kadar zor ölmek…


Oysa yaşamak ne kolay,


Ölmenin zorluğuna karşılık yaşamak ne kadar kendiliğinden.


Öyle orta yerde durur ve sonsuzcasına akıp gider gider gider yaşamak…


Ama amcalara onur lazım çocuk,


Amcalara daha semirmiş gerdanlar için ‘Vatan’lar lazım,


Senin oynadığın tarla değil onların vatan dediği,


Senin içinde yaşadığın erinç değil onların onur dediği,


Senin başın dik gezmen değil onların namus dediği,


Hak dedikleri, eşitlik dedikleri senin anladığın şeyler değil çocuk!


Onlar, o semirmiş amcalar, kirli sakallı ve apoletli amcaların konuştuğu dilin seninle bir ilgisi yok… Onlara sadece kan lazım, biraz heyecan, biraz endeks, biraz korku, tedirginlik biraz.


Biraz oy lazım amcalara çocuk…


Adın Kürt de olsa, Türk de olsa adın, dağda sahipsiz kurda kuşa yem bir terörist de olsan,


Kışlada kanunun sana mecbur ettiği bir görevde askerde olsan Ölünce adına şehit diyecekler kocaman kocaman amcalar.. Seninle kocaman kocaman övünecekler.


Sen öldün diye göğüsleri kabaracak amcaların.


Babanın bile göğsü kabaracak çocuk…


Onlar senin ölü bedeninin üzerinden müthiş bir duygu seli yaratarak, bu delirme halinin olabildiğince çok insanı esir almasını umut ederek, senin ölümünü yücelttikçe yüceltecekler,


O heyecan, o insanı bir ötekine karşı önü alınmaz öfkelere gark eden fırtınalardır muhtacı oldukları.


İşe yarar olan senin ölümün, hiçte kutsal olmayan saçma sebeplerle kurdukları bu kirli savaşlarda en kıymetli şey ölümdür çünkü.


Birbirleri ile konuşamayacakları,


Karşılıklı olarak konuşma ve müzakere etmeyi onur, gurur ve namus raconlarına ters saydıklarından ölümün üzerine kurulu garip bir iletişimleri var semirmiş yağlı gerdanlara sahip amcaların…. Sen ölünce onlar konuşmuş oluyorlar çocuk...


Gözlerin oysa ne kadar dünya tatlısı bakardı Elif’e, Serfiraz’a… Aynı aşkın kederi bu cennet vatanın her bir köyünde, kasabasında ne kadar naif yakardı yüreğinizi.


Senin gözlerin menevişli,


Çağla yeşili senin gözlerin,


Ayva tüyü yanakların ve terli bıyıklarınla çocuk, sana şehit dediler…




Mustafa Ekici, 01.03.2015, Sonsuz Ark, Konuk Yazar 






(*) Ferhat'ın düğünü, Mustafa Ekici, 14 Haziran 2007

Kimsenin mayınlı kavram tarlalarından ötürü dile getiremediği, kim ne dese başkasının yanlış anlayacağı kesin olan, her an birilerinin siyasetve iktidar devşirebileceğinden emin olduğu ‘keşke…’ler

Ferhat ekici
01 01 1984 Karakoçan deveci köyü doğumlu, 
15 11 2005 de Van Başkale'de bir mayın patlamasında şehit oldu. 
Allah rahmet etsin

Bir telefonla başladı merasim. Ardından gelen televizyon ve gazete haberlerinde küçük ama biz düğün sahipleri açısından feci çarpıcı, sert detaylar… 'Van'da mayın patlaması sonucu şehit olan erler ….. Ferhat ekici memleketi Elazığ'a….' Bu kadar…. Sonrası yurdun hatta dünyanın dört bir tarafından sökün edip gelen acımış yürekler, gırtlakları düğüm düğüm koca adamlar, ağlamak ayıp inanıp sağlam durmaya özen gösteren büyükler, amcalar, dayılar, ve belki de en şanslıları serbestçe ağlamalarında hiçbir beis görülmeyen, bazıları taşkın, kadınlar ve çocuklar…

Ferhat yok ortalıkta. O kendi için hazırlanmış olan apak giysileri ile orada imiş. Öyle diyor bilenler. Gören varmı diye sormaya hiç birimiz cüret edemiyoruz. 

İlk kavuşmalar hep taşkınca bir patlamaya benziyor. İçeriye giriyorum. Nefesim daralıyor.. gözlerim kararıyor. Ama kararlıyım, kendimi tutacağım. Gözlerim amcamı arıyor, düğün sahibi o. Oda büyükçe, en köşede, biraz kuytu bir yerde bir somyanın ayak ucuna yere çökmüş durumda, etrafında dağılmış tespih taneleri gibi gençler, herkesin başı yerde, kesik hıçkırıklar, diğer odalardan zaman zaman yükselen ama süreğen ağıtlar eşliğinde, süzüldüğümü hissediyorum, fark ediliyorum, amcamın omzuna kadar tutabilsem kendimi yetecek, gözlerim yaşla doluyor ama hıçkırığı basıyorum geriye, amcamın omzuna yetişemeden boşalıyorum. Ve tabi bir dalga halinde yayılıyor bu hıçkırıklar, her kesin yeniden yaşarıyor gözleri… her gelenle yeniden ve yeniden…. 

Ferhat çok güzel bir çocuktu. Yurdumun bütün çocukları gibi çok güzeldi. Ayva tüyleri vardı yanaklarında. Gözleri menevişli, saçları kara… bir damat ne ise işte o…

Merasim camide devam ediyor. Bir tür nikah töreni gibi.. etraf bütünleşmeye koşmuş devasa millet, gövdesinden fersah fersah büyük millet, kimi görev kimi içten bütün devletlu ile hınca hınç. İmam önden ferhatı anlatıyor ve gelini tabi. Tepemizde tavana asılmış bayraklar var, ferhatın da kanı var üzerinde, her kesin bayrağı ama birilerinin hasisliği yüzünden kırgın, dalgalanmasından anlıyoruz, küskün o, en hüzünlümüz belki de o. Ferhat en önde ama… küçük İsa benim kucağımda. Kalp atışlarını avucumda tutuyorum, kuş gibi bir şey… arada bir yakamdaki siyah beyaz resme uzanıyor elleri, 'keşke…' diyor ve hıçkırık boğuyor sonra onu da…. 

Keşke… bu keşke ferhatın düğün töreninin hulasasıdır.

Bu keşke bu cennet vatanın, bu büyük milletin yüz yıllık acısının hulasasıdır. 

İnsanlar olgun. Bağırış çığırış yok. Bazı yeni yetme gençler manasız sloganlar atsalar da birazdan onlarda fark ediyor yerinin bura olmadığını ve o sloganların pek bir şey demediğini.

Sadece yürüyoruz. Ferhatı omuza alıyoruz, onu taşıyacağız, askeri bando ağır bir hava çalıyor, biz yürüyoruz, her kes bu törenin ne olduğunu o kadar derin hissediyor ki bunu duyumsamamak mümkün değil. 

Bu tören benzer diğer bütün törenler gibi bir 'keşke..' törenidir.

Kimsenin mayınlı kavram tarlalarından ötürü dile getiremediği, kim ne dese başkasının yanlış anlayacağı kesin olan, her an birilerinin siyaset ve iktidar devşirebileceğinden emin olduğu 'keşke…'ler. Bu yüzden tören sessiz ve derinden yürüyor…. Bu sessizlik bir dil aslında. Ferhatın düğün türküsü bu sessizlik, halayı bu sessiz yürüyüş…

Amcam metin adam. Taaa ferhati gelinin koynuna bıraktığımız ana kadar metin. Dağıldı insanlar. Teskin edici sözler geldi ardından her birimize… o an amcamın yıkıldığı andır. Çoktü ve bir daha kaldıramadık onu sandalyeden. Başı göğsüne öylece düştü. Kimseyi duymadı bir daha. O zaman anladım törenin sessizliğinin dilini.

O dil bir kahır dilidir.
O dil bir beddua dilidir.
O dil bu millete, bu vatana mayınlar döşeyip konuşmamıza engel olan herkese bela okumadır.

Seçkin Deniz Twitter Akışı