1 Eylül 2019 Pazar

SA7943/KY14-AD1: Trump’dan Sonra Amerikan Cumhuriyeti İçin Umut Var mı?

Sonsuz Ark'ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız analiz, (Türkiye'deki CHP-HDP-İP-SP koalisyonu gibi karmaşık ve sürekli değişen özelliklere sahip) neoliberal-katolik- eşcinsel-eşcinsel hakları savunucusu, evanjelik karşıtı, siyonist, İsrail lobisi karşıtı, muhafazakar, laik, Irak işgali destekçisi, Demokrat Parti destekçisi, New York Magazin yazarı Andrew Sullivan'a aittir ve çöken ABD İmparatorluğu'nun son dönemlerinde Başkan olan Trump'ın şahsında ilginç olmayan 'diktatör' modlu klasik neoliberal eleştiriler üretmektedir. Oysa tarihi gerçek şudur: "Her ABD Başkanı bir diktatördür." Amerikan sistemine yönelik eleştiriler genellikle Antik Yunan Devletleri ve Roma İmparatorluğu'nun tarihsel izlekleri dikkate alınarak yapılmaktadır. ABD'li eleştirmenlerin Cumhuriyetçi veya Demokrat, herhangi bir başkan döneminde asla eleştirmediği temel emperyal davranışlarının sürdüğü günümüzde, eriyen ve sönen Amerikan İmparatorluğu'nun 250 yıllık  karanlık ve katliamlarla dolu tarihinin bugünlerin asıl nedeni olduğunu ihmal ederek yapılan eleştirilere alışkınız. Yaşadığımız bu günlerde Rusya-Çin hariç dünyanın hemen tamamında aktif bir şekilde üslenen, savaş, iç savaş, terör ve kaos üreten Amerikan Özel Kuvvetleri, istihbaratı ve ordu unsurları, tıpkı Roma İmparatorluğu gibi acımasızca dünyayı tehdit etmeye devam etmektedir; doğal olarak sonunun da Roma İmparatorluğu ile aynı olması hayatın olağan akışına uygundur. Dünya halen seçilmiş devlet başkanlarını (ya da başbakanları), Türkiye, Mısır, Brezilya, Arjantin, Pakistan, İran, ve Sudan'da olduğu gibi, her türlü yöntemi deneyerek devirmeye çalışan ABD vahşetini yaşamaktadır. Venezuela vahşi ABD emperyalizminin hedefindeki son ülkelerden biridir. ABD'nin Venezuela Özel Temsilcisi Elliott Abrams, 29 Ağustos 2019'da yaptığı açıklamada, Washington’ın istifa etmeyi kabul etmesi halinde Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu cezalandırmayacağını söyledi: "Maduro’nun peşine düşmüş değiliz. Yaptırım uygulamak veya intikam almak istemiyoruz, siyasi bir değişim istiyoruz.Üzülerek söylüyorum ki Venezuela için tek kurtuluş yolu bu” Bu kibirli, küstah ve mütehakkim emperyal dil ABD'nin sonunun geldiğini göstermektedir. Analiz, çelişkilerle çürüyen ruhuyla tarihçi-felsefeci yazarın bizzat kendisi de dahil olmak üzere, çöken imparatorluğun artık su yüzüne çıkan çürük dokusunun net bir şekilde anlaşılması için iyi bir örnek olmak üzere yayınlanmıştır. (Genç konuk yazarımız Architeuthis Dux'e bu ilk yazısıyla hoş geldin diyor ve emekleri için teşekkür ediyoruz.)
Seçkin Deniz, 01.09.2019

Is There Hope for America After Trump?

"Bizim Sezar'ımız Trump’dan sonra ülkenin geri dönüş yapma şansı var mı? Cumhuriyetimiz çoktan yıkılmış bir Roma’ya benziyor."

Donald Trump’ın Amerikan tarihinde en bariz otoriter aday olarak ortaya çıkmasının üstünden geçen 4 yıldan sonra, bir zamanlar gösterdiği tehdidin abartılmış olmasına inanmak çok çekici geliyor. Seçilmesinden sonra bazıları onun bir proto-diktatör olacağı ve tüm demokratik enstitüleri aynı Mussolini’nin İtalya’sı ve Hitler’in Almanya’sı gibi faşist bir şekilde yerle bir edeceği konusunda paniklemişti. 
Diğerleri ise az çok kötü niyetli, bağnaz, beceriksiz ve büyük ihtimalle tehditkar hiçbir şey yapamayacak birini gördü- ya da Amerika’nın demokratik enstitüleri ve güçlü anayasası Trump’ın diktatör taslanmasının karşısında ayakta durabilir diye düşündüler, ancak gözdağı vermek bir kavramdan ibaretti. Birçoğu onun açık saçık kabahatlerinin kısa sürede görevden alınmasına yol açacağını düşündü, görevi kötüye kullanmak ile suçlanması ise an meselesiydi.

Bunların hepsi şüphesiz meçhuldü, bu yüzden bize rehber olması için tarihsel benzetimler aramaya başladık. Bu olanlar 1930ların Sinclair Lewis romanı ‘’It can’t happen here’’ gibi miydi?  Yoksa 19. Yüzyıl Latin Amerikası’ndaki gibi bir İspanyol lider miydi Trump? O da aynı George Wallace veya Huey Long gibi bir Demagog muydu; ama bu sefer Beyaz Ev’in içinde?


Donald Trump, Fotoğraf-Çizim: Joe Darrow

Peki, şuan elimizde Trump’ın yaptığı ve söylediği şeylerin somut kayıtları var. Ve bunlar birkaç modern kalıba tıpatıp uymakta. O bir Pinochet veya Hitler, Nixon veya Clinton değil. Onun anayasal bir demokraside mezhepçi bir diktatör olarak ortaya çıkıp kanun maddesi 2’ye göre ‘’Ne isterse yapmaya’’ onayı  olduğuna inanması – gayet normal bir şekilde, daha geçen ay böyle hava atmıştı- çok az teamül içeriyor.

Ama biraz geriye çekilip bakarsak bariz ve tartışılır şekilde yerinde bir paralel var bu duruma: Roma Cumhuriyeti, kurucu atalarımız Birleşik Devletler Anayasasını dizayn ederken onun kaderinin son derece bilincindeydiler. O akla sığmaz derecede başarılı cumhuriyet aynı bizimkisi gibi, bir monarşiyi alt ederek başladı ve 500 yıl boyunca da varlığını sürdürdü. Ekonomisinin vazgeçilmez ve hızla gelişen bir parçası köle ticaretiydi. Toprakları gelişirken ve halkı sayıca artarken bile acı ve kanlı sivil savaşlarla bulanmıştı. Kendisinin asıl baş düşmanı Kartaca ile olan sıcak-soğuk savaşı kazanarak, İtalyan yarımadası ve İspanya dahil tüm Akdeniz'de beklenmedik bir hakimiyet kurdu.

Ve elde ettiği benzeri görülmemiş miktarda zenginliği esasen ele geçirdiği tüm toprak ve şehirlerden çalarak ve vergi ödettirerek kazanmıştı ve yakında sadece ilk süper güç olmakla kalmamış aynı zamanda aşırı zengin küçük bir elit kesimi de doğurmuştu- zamanında yüzde 1 idi- bu kesim parasını politik süreçleri kontrol etmek ve zamanla halkın mutluluğu yerine kendi isteklerini gerçekleştirmek için kullanacaktı.  Cumhuriyet gitgide büyüyüp zenginleştikçe bu elit kesime karşı alt kesimlerden gelen nefret daha çok arttı ve yoğunlaştı, ve bu iki saldırgan grup zamanla kurnaz ve karizmatik fırsatçılar tarafından sömürülmek için bir araya geldi. Yani, anladınız siz işte.

Tabii ki, birçok yönden Antik Roma modern Amerika’dan açıkça farklı. Antik Roma’da yazılı bir anayasa yoktu, güç bela iş gören bir devlet yapısı veya zar zor politikadan izole profesyonel bir ordusu vardı. Birçok liderleri ise orduyla yurt dışında sefer yaptıklarından Roma’da uzun süre bulunmuyordu.  Ortada belirli bir uluslar arası düzen, ileri teknoloji yoktu sadece en düşük derece refah güvenlik ağları vardı.

Ama kurucu ataların Roma Cumhuriyetinin yoğun çalışılmasına değer olduğunun düşünmelerinin bir sebebi vardı. Köleliği benimsemiş bir cumhuriyetin topraklarını genişletip büyük ve bölgesel bir egemenlik kurmasının istikrar bozan sonuçlarını gördüler. Ve varoluşlarının son bir buçuk yüzyılında, bu hayret edilesi cumhuriyetçi başarı öyküsünün nasıl derin bir şekilde kutuplaşmış, şiddetle çevrelenmiş, art arda cumhuriyetçi normlarını kaybeden, elitlerinin sürekli olarak kazananı olmayan bir güç savaşı içinde olduğu bir yönetime dönüştüğünü aniden fark ettiler. Ve nasıl bu normların zayıflamasının, uzlaşma sağlanamayışın ve gitgide artan eşitsizliğin Cumhuriyetçi kuruluşları erittiğini gördüler. Ve yine, geçmiş tecrübelerle birlikte, bu durumun en sonunda nereye varacağını gördüler: diktatörlük.

Ee, bizim Sezarlarımız ne zaman gelecekler? Diye merak ediyor insan, ya da biri çoktan geldi mi?


Roma ile Amerika’nın kaderlerini kıyaslamak tabii ki yeni bir şey değil. Gore Vidal’in Amerikan Emperyalizmine olan sert eleştirisinden, Patrick Buchanan’ın 90’ların sonunda yazdığı “A Republic, Not an Empire (Bir Cumhuriyet, Bir İmparatorluk Değil)” ve Cullen Murphy’nin “Biz Roma mıyız?” kitaplarına kadar bilinmekte bu durum. Fakat Trump’ın yükselişi bu Emperyalist uzantı ve Cumhuriyetçi gerileme hikayesine daha karanlık bir gelişme ekliyor; Bu da sürecin hızlanıyor olması ve biz bu durumda dönülmez akşamın ufkunda olabiliriz.

Roma’nın hikayesi aynı Amerika’nınki gibi alışılmadık. Roma tarihçilerine göre Roma Cumhuriyeti art arda gelen ve hayat boyu yönetimde olan kralların arasından M.Ö. 750’nin başlarında ortaya çıktı. Bu dönem son kral nefret edilen bir kişilik olan Tarquinius Superbus tahttan indirilene kadar birkaç yüzyıl sürdü. Bu olaydan sonra M.Ö 509’dan M.Ö 49’a kadar tek bir kişinin altında yönetim lanetlenmişti ve krallık unvanı politik bir ölüm fermanı idi. Bir senato ve diğer meclisler monarşinin yerini aldı ve güç daha geniş bir şekilde halka dağıtılmıştı.

Yeni devlet büroları, içlerinde en güçlüleri olan konsoloslar da dahil, en az 2 kişi tarafından bir yıllık sert bir zaman sınırlandırmasıyla yönetiliyordu- Her devlet memuruna monarşik öngörülere karşı veto veriliyordu. Konsoloslara ve senatoya-toprak sahibi elitleri ve artan ticari kesimi temsil eden- verilen güç halkı temsil eden ve prestijli ve kendi birlikleri olan tribünlere (en başlarda iki tane olan) karşı dengelenmişti. “Diktatör” isimli yeni bir makam, olur da sivil ayaklanma tüm cumhuriyeti tehdit ederse diye tek bir kişinin tüm yetkiyi üstlenmesi için bir acil durum sistemi olması niyetiyle oluşturulmuştu. Ancak bu durumda “Diktatör” makamında en fazla 6 ay durabilirdi ve bu zaman zarfından sonra çekilmek zorundaydı.

Burada ben kabaca, kompleks ve sürekli değişen bir takım düzenlemeleri basitleştirerek anlatıyorum, ancak bu durumda ana fikir gücün dengelenmesi ve eşit dağıtılması idi. Bu sayede Roma toplumunun her bölümünün-köleler hariç tabii ki- her ne kadar senato son sözü söylese de, söz hakkı olacaktı. Bu bir cumhuriyetti ancak kesinlikle modern bir demokrasi değildi. Bu mekanizmayı yazılı bir anayasa olmadan bir arada tutansa Romalıların “Mos Maiorum” dedikleri “Ataların Yöntemi” dedikleri bir şeydi.

Başka bir deyişle gelenek ya da bizim uzun zamanlı demokratik normlar dediğimiz konsepti- önceden olanlara ayak uydurma, politik tartışmalarda uzlaşma, uygun prosedürlere saygı, sıfır kazanç getiren dayatmacı çözümlere kıyasla yarım ve kazanç sağlayan çözümleri kabul etmeye olan isteklilik, ve hepsinden önemli olarak kendi isteklerinin üstünde cumhuriyete duyulan sadakat bu normların bazıları. Bu normlar ne zaman biri tarafından inkar edilse, bu kişiler kral özentisi olmakla dışlanmışlardı.

“Mos Maiorum” un erozyona uğraması uzun bir zaman aldı- hatta ABD’nin tüm tarihinden uzun sürdü. Ve birçok noktada cumhuriyetin başarısı ile başladı. Mary Beard’ın yeni klasik romanı SPQR Antik Roma Tarihi’nin de bahsettiği gibi, Roma bölgesel komşuları ile toslaşıp çatışarak, savaşlar yaparak, toprak kazanarak (bazen de kaybederek), büyüdü ve büyüdü. Ama toprak genişliği, zenginliği ve nüfusu bir anda patlayan Roma’nın küçük bir şehir için tasarlanmış olan politik sisteminde ciddi değişmelere gitmesi zorunluydu.  Roma’nın komşularıyla sürekli yarı-kalıcı  bir savaş halinde olması gerçeği- eğer bir sonsuz savaş olsaydı bu o olurdu- ordu komutanlarına gitgide artan bir prestij ve Asya ve Afrika’ya yaptıkları yağmalamalar ise elit kesimi daha önce hiç görmedikleri bir şekilde aniden zenginleştirmişti.

Bunlar on yıllar ve yüz yıllar boyu süren ani ekonomik ve bölgesel gelişmelerden ibaret değildi, gerilim de artıyordu. Sonsuz Savaş küçük toprak sahiplerinin çiftliklerini uzun süre sahipsiz bırakıp savaşmaya gitmesini gerektiriyordu. Romalılar öyle birçok küçük arazinin çürüyüp yıkılmasına ve sonra daha zengin toprak sahipleri tarafından satın alınmaya başlanmasına veya devasa araziler oluşturmak için birleştirilmesine şahitlik etti. Zamanla, küçük çaplı tarım ölüp, nüfus aşırı artmaya başlayınca gıda kaynakları azaldı. Ve yakın zamanda askerlik için uygun olan küçük toprak sahiplerinden sadece birkaçı kalmıştı ve hızla gelişen adaletsizlik fakir halkta ve kölelerde olan nefret duygusunu arttırdı. Ve bu endişeli durumun içine M.Ö 130’larda Gracchus kardeşler –Tıpkı Trump ve geçen bin yılda çok daha fazlasının yaptığı gibi elit kesimin arasından-ilk gerçek popülistler ortaya çıktı.

İlk olarak, Tiberius halkın lideri olarak seçildiğinde servetin tekrar dağıtımı için bir takım toprak reformları fikrini ortaya attı. Bunun senatodan geçmeyeciğini biliyordu ve bu yüzden senatoyu denemedi bile ve olağan olarak yapıldığı üzere, Edward J. Watts’ın da “Mortal Republic” isimli romanında açıkladığı gibi, senato yerine direkt olarak halk meclisne başvurdu. Sonrasında kendine karşı vetoyu önlemek için kendi platformunu kürsüden attırmaya çalıştı, ve hiç beklenmedik bir şekilde tribünde ikinci bir dönem için aday oldu. Bu esnada birçok senatör, başvurabilecekleri bir prosedür olmadığından, oy sayım arenasına girip Tiberius ve onun 300 destekçisini öldürene kadar dövdü.

Bu tarz bir şiddet bugünün Amerika’sında düşünülemez bir şey gibi görünüyor, her ne kadar sivil savaş döneminde senatörlerin birbirlerinin boğazında olması çok yaygın olmuş olsa da. Ama şiddeti göz ardı edersek; derinleşen kutuplaşma, ortak güvensizlik, normlardan vazgeçilmesi, ve geleneklerin çöpe atılması ile bu durum çok tanıdık geliyor. Çok yakın zamanda iki ayrı Roma’dan bahsetmek mümkün hale gelecekti; Zengin kuruluşlar ve ayağa kalkan halk, asiller ve köylüler. Bu iki kesim Romalı Politika Kurumları üzerinden sıfır kazanç getirecek bir savaş sürüyordu. Çiçero’nun da dediği gibi “Tiberius Gracchus’un ölümü, ve onun çok öncesinde, tribününün arkasındaki mantık birleşmiş bir halkı iki ayrı gruba böldü.” Burada “Grup” kelimesinin latincesi “Partes” idi.

Tiberius’un amaçları, tribüne aday olan ve kazanan, küçük kardeşi Gaius tarafından benimsendi ve Gaius daha da çok toprak dağıtımı, topraksız vatandaşlar için yeni koloniler, yol ve alt yapı yatırımı, bazı senatörlerin atılması, ve ihtiyacı olan her Romalıya paralı bir tahıl işsizlik yardımı gibi sözler verdi. Elit kesim hariç herkese bir vaat vardı- ki bu da halkın ortak isteğiydi. Bu sefer senato, Gaius’tan daha çok şey teklif edecek ve önünü kesecek rakip bir asil tribünü oluşturarak daha ustaca bir karşılık verdi. Bu konuda yapılan çekişmeli ve halka açık bir toplantıda kavgalar başladı, bir aristokrat yazma aleti ile bıçaklandı, ve ayaklanma sadece ani bir fırtına başladığı için önlenebildi. Ancak ertesi gün senato derinden sarsılmış bir şekildeydi ve konsolosluğa, Mike Duncan’ın “The Storm Before The Storm” unda bu yıllar hakkındaki detaylı yazısında da dediği gibi “Devleti korumak için ne gerektiğini düşünüyorsa yapmasına” izin verdi. Gaius ve onun 3 bin takipçisinin öldürüldüğü bir katliam bunun peşinden geldi, cesetleri Tiber nehrine atıldı.

“The Storm Before The Storm” da Duncan büyük Romalı Tarihçi olan ve geriye bakacak olursak bu zamanda her iki tarafı da içine alan bir tartışma ortaya süren Sallust’un bir sözünü ilave ediyor, “Asiller konumlarını istismar etmeye başladı, halk ise özgürlüğünü.” Yunan tarihçi Velleius Paterculus ise daha dirayetle demiştir ki, “Gelenekler başladıkları yerde durmazlar, ne kadar dar bir patikadan girseler bile kendilerine son derece serbest bir şekilde dolaşabilecekleri bir ana yol oluştururlar.” Ve bu şekilde bir kutuplaşma döngüsü başlar.

Milattan önce ilk yüzyıl yaklaşırken ve savaşlar gitgide artmışken, Roma’nın Akdeniz üzerindeki egemenliğinin batı, doğu ve güneyde genişlemeye devam etmesi elit kesimi daha da zenginleştirmiş ve bu kutuplaşma döngüsü daha da derinleşmişti. Geleneklerin çöktü, askeri bir deha olan Marius elit kesimin dışından bir konsolos olarak çıkışını yaptı ve savaş alanındaki zaferleri ile popülist karizması ona üst üste 7 sene konsolosluk makamı kazandıracak kadar güçlüydü bu da ona “Roma’nın 3. Kurucusu” unvanını kazandırdı. Halka hizmet ve kendini geri planda tutma gibi cumhuriyetçi normlar zayıflamış olsa da, Gracchi’ler gibi kişisel markası hızla büyüyordu. İlerideki şöhret politikalarının bir habercisi gibi, ilk defa bir Roma sikkesinin üstünde hala yaşayan bir başkomutan ve politikacının resmi basılmıştı, Marius ve oğlu savaş arabasının üstünde betimleniyordu.

Marius’un karizmatik çırağı ( ve rakibi) olan Sulla, sistemin zayıflama sürecinde sıradaki mantıklı adımdı- Popüler ve oldukça başarılı, askerlerinin üstündeki izlenimi kırılamaz gibi görünen bir kumandandı. Görevi ise karlı doğuyu tekrar Roma’nın egemenliği altına getirmekti, bunu da büyük zevkle biraz tedirgin bir senato üyesini geri çekilmeye ve kontrolü yaşlı ve kıskanç ustası Marius’a vermeye ikna ederek gerçekleştirdi. Ancak hor görülmekten bıkmış olan Sulla, ona verilen emirlere itaat etmeyi reddetti ve kendi adamlarını toplayıp onları Roma’ya, bu kararın tersine çevrilmesini amaçlayarak geri götürdü. Subayları itaatsizliğine karşı şoka uğradıkları için Sulla’yı terk ettiler. Ama birlikleri bunu yapmadı, ve kısa sürede Roma’ya saldırıp Sulla’nın büyük kazanç getiren kumandanlığını yenilediler ve onun düşmanlarını sürgüne mahkum ettiler. Sulla bunun ardından arkadaş canlısı konsolosların seçimini yönetti ve sahaya geri döndü.  Adamları ona sağdık kalsın diye onları ödüllendirmek için savaşmaya devam etmeliydi, ancak Roma’da bulunmayışı Marius da dahil düşmanlarının geri dönüşüne olanak sağladı. Yokluğunda şehri geri alan Marius, Sulla’nın komuta feshlerini geri aldırdı. Roma siyaseti birden göze göz dişe diş ölümcül bir oyuna dönüşmüştü.

Sulla Roma’ya ikinci kez girdiğinde, düşmanlarından 6 bin kişiyi topladı ve onlara senatonun dibinde katliam yaptı, dehşet dolu hükmüne de eski acil diktatörlük makamını üstlenerek başladı. Ancak kritik bir değişiklik vardı bu olayda, makamda 6 ay kalma kuralını kaldırttı- ve kendini süresiz olarak kesin bir güç kıldı. Senatoyu kendi yandaşları ile doldurup genişlettikten sonra tribünleri nötrleştirip konsolosların yetkilerini arttırdı.  Diktatörsel gücünü eski düzeni yeniden getirmeye uğraşıyordu. Ve 3 yıl sonra cumhuriyeti yeniden kurduğunu düşünerek emekli oldu.

Fakat 10 yıl içinde, Sulla’nın gerçekleştirdiği reformların neredeyse hepsi yıkıldı. Geriye kalansa onun herhangi bir yasayı çıkarıp silebilen süresiz Diktatörlük modeliydi. Yakında Roma’yı bütünüyle yutacak bir gelenek ortaya çıkarmıştı.

Bu artık hoşgörüsüz bir elit kesim tarafından yürütülen bir cumhuriyetçi bir kültür değildi, ama gitgide otoriterliği artan ve büyük askeri liderler ile bir grup zengin adamın siyaset sahnesine para, lejyonlar ve askeri zaferlerle hükmettiği bir kültüre dönüşmüştü. Antik kuruluşlar ve gelenekler hala vardı ancak yavaş yavaş önemlerini kaybetmeye başlamışlardı.  Aydınların ve senatonun içindeki karamsarlar sistemin içinden çıkan diktatörler hakkında endişe duymaya başlamıştı. “Bu politik durum beni her geçen gün daha da çok endişelendiriyor” diye yazmıştı Cicero. Özellikle iki kişi dikkat çekiyordu: Pompey, daha 35 yaşında konsolos yapılan ve çok başarılı ve ünlü bir general, ve de Julius Sezar, Gaul ve Britain’i işgal ederek Pompey’in muhteşem başarılarını geride bırakan ve kendine geniş ilgi çekmiş biri.

Bu iki rakip, politik sahnede uzun süredir var olan iki kesime de hitap ediyordu.  Sezar bir popülistti, Pompey ise tam bir kuruluş figürüydü. Ve Sezar Roma’ya dönme hazırlıkları yaparken, başka bir sivil savaşında daha çıkmasından korkan senato, oy birliği ile iki adamın da birliklerini dağıtıp devlete vermesine karar kaldı. Roma’da olan Pompey umursamadı bile. Rubicon’u geçen ve Gaul’da olan Sezar da. Bu iki ünlü kumandanın o kadar çok askeri vardı ki, o kadar çok bölgeyi fethetmişlerdi ve o kadar geniş bir kitle tarafından destek görüyorlardı ki artık senato tamamen önemsizdi.  Oylama yapabilirlerdi ve yaptılar da ama oyların artık bir önemi yoktu.

Buna takiben gelen sivil savaş 4 yıl sürdü, birçok kıtada gerçekleşti, Pompey’in Mısır’da öldürülmesine ve Sezar’ın tüm gücü tekeline almasına sebep oldu. Bu gücünü abartılı bir şekilde sergiledi, geçit törenleri şatafatın ötesindeydi ve hem yerli hem yabancı düşmanlarının rezil oluşunu betimliyordu, halk da bu büyük gösteriden heyecan duymuştu. Savaştan yıpranmış politikayı düzenlemesi için senato tarafından diktatör ilan edilmişti. M.Ö 48’de bir yıl için tekrar aynı makamı almıştı. Sonra M.Ö 44’de hayat boyu diktatörlük unvanı edinmişti. Bir süre sonra yandaşı Mark Antony bile ona taca benzer bir hediye sunmuştu.

Suikasti-15 Martta gerçekleşen meşhur cinayet- halk tarafından değil, bir grup senatör tarafından işlenmişti. Bu senatörler başka bir kralın ortaya çıkmasından ve azalan güçlerinin- ya da cumhuriyetin kendisinin- tamamen yok olmasından korkmuşlardı. Ama sistemi dengeye sokmak ve korumak için yapılan son anda yapılan bir denemeydi bu. Yıllar süren sivil savaşın sonunda, Sezar’ın üvey yeğeni, Augustus, düşmanlarını sonunda yok etmişti. Cumhuriyetçi yönetimi dair her algıyı ortadan kaldırıp, kendini imparator ilan etmişti. 40 yıl sürecekti hükmü ve ondan sonra sadece başka imparatorlar geldi.

Tarih tekerrür etmez ancak kafiye yapar- Mark Twain’in ünlü sözünde de bahsettiği gibi, ABD’de rakip siyasi partilerin büyük ordular toplayarak kesin hakimiyet için Washington’ı işgal etmesi gibi bir durum olamaz. Bizde Romalı Diktatörlük gibi tiranlık sağlayacak bir makam da var olmamakta. Roma cumhuriyet sistemi sona erene kadar birçok alanda çok fazla sivil savaşa tanıklık etti- kalıcı çözüme giden tek bir felakete değil. 20. Yüzyılın yükselişinde Liberal demokrasiyi sağlayan çoğunluk olan Amerikan orta sınıfı Roma’da hiçbir zaman var olmadı. Halkın ayaklanmasını engelleyen bir sosyal devlet kuruluşumuz ve açıkça reddedilmesi Roma’lıların sözel Mos Maiorum’undan çok ama çok daha zor olan yazılı bir anayasamız var.

Ancak yine de, Roma Cumhuriyeti’nin ölümünü yorumladıktan sonra 2019 Amerika’sının onunla olan paralellerine hayret etmemek imkansız. Biz şu an Romalılar gibi büyük miktarda paranın çok zenginlerin tekelinde olduğu bir ekonomide yaşıyoruz, bunun içinde ise halka hizmet kavramının kişisel kazanç ve şöhretin gölgesinde kalmış olduğunu görüyoruz.  Sisteme karşı alaycılık da Roma’da olduğu gibi çok yaygın. Halka hizmet konsepti devlete olan güven kadar çabuk bir şekilde yok oldu. Robert Mueller’inki gibi cumhuriyetçi meziyetler bu yıl Donald Trump’ın popülist patolojileri ile çarpışınca, bize Cicero’yu kazandıran bir kültürün nasıl aynı zamanda bize Sezar’ı verdiğini çok iyi görmüş olduk.

Sınıf çatışması-ki Amerika’da bu çok derin bir kültürel çekişme ile birleşmişti- ülkeyi iki ana tarafa böldü: Çoğunluğu beyaz, güçlü erkek ve kadınlardan gelen popülist tekliflere çok zaaf olan ve ülkenin ortasındaki alt ve orta sınıf, Roma’nın genel halkına aşağı yukarı denk geliyor, bir de başkalarının ki azalırken kendi zenginlikleri gitgide artan ve kendi açık sözlülükleri ve meritokrasileriyle övünen çok kültürlü sahil kesimi de Elitleri oluşturuyor. Ve tıpkı son yıllarında Roma Cumhuriyet’inde olduğu gibi iki taraf birbirini tamamlamayı geçti, artık birbirlerinin meşruiyetini bozuyorlar. 

Roma’da da olduğu gibi tüm bunların sonucu gün geçtikçe kötüleşen bir çıkmaz, iki tarafında birbirinin gücünden oldukça korktukları bir durum, ve de öyle bir durum ki var olan cumhuriyet kuruluşları içinde-özellikle kongrede- ortak bir çözüme varmak neredeyse imkansız. Pompey ve Sezar’ın ordularını sanki asker gibi değil de günümüzün siyasi parti üyeleri ve aktivistleri gibi düşünün, şiddet içermeyen seçimsel bir savaş için seferber olmuş ve kesin zafer elde etmedikleri sürece tatmin olamayan gruplar- özellikle sağ. Bu soğuk sivil savaş sürekli devam ederken iki gücün kavgası ön cephelerde; eyaletlerde seçimlerde hile yaparak ve oy başkası ile, çekişmeli seçim bölgelerinde olan başkanlık seçimlerinde, tarafsız adaletin halkın zihninde partici bloka oy vermek olarak değiştiği mahkemelerde,    normal düzenin sadece uzak bir anı olduğu kongrede, taraflar arasındaki tartışmalar eşiği sürekli aşıyor. Hükümet rutin olarak kapatılıyor, bütün ülkenin kredisi tehdit altında kalıyor, ve de parlamento tıkanıklığı gibi uzun süredir var olan cumhuriyetçi ve ortak çözüm sağlayan kurallar Romalıların Mos Maiorum’u kadar çabuk silinip atılabiliyor.


Bir de Amerikan sistemi Roma’nın sahip olmadığı bir zayıf noktaya sahip. Bizim her zaman hükümetin başında, silahlı kuvvetleri tamamen ve haricen kontrol edebilen tek adamlı bir yönetim dalımız vardı. Roma’daki diktatörlük makamına hiç ihtiyaç yok çünkü zaten sistematik bir kriz olduğunda acil durum güçlerine sahip ve istediği zaman bu güçleri kullanabilecek bir başkomutanımız var. Roma’da iki konsolosluk bir gücü paylaşıyordu ve birbirlerini veto etme hakları vardı, Amerikan başkanlığını ayıran şey ise onun bireysel ve birleştirici doğacı. Geçtiğimiz yüzyılda, Amerika’nın küresel itibarı katlanarak büyüdü, ve de büyük ve kompleks bir ülkeyi yönetmenin zorlukları, başkanın nihai kontrolünün altında olan devasa bir idari hükümet ortaya çıkardı. Bir zamanlar sadece kongrenin çıkardığı yasaları yürütmekle görevli bir makam tanınamayacak kadar değişti.

Peki tıpkı Marius, Sulla ve Sezar’ın yaptığı gibi popülist bir ünlü elitlerin toplu nefretini gücünü kullanmak için avantaj olarak kullanırsa ne olur? -gitgide daha da otoriter, yenilikçi ve yaygın bir biçimde- 

Kurucuların başkanlığı nasıl ortaya çıkardığını düşünecek olursak, 21. Yüzyıl versiyonu tanınmayacak halde. Onların monarşi korkusu hiyerarşide başkanlık makamını kongrenin altına yerleştirdi, başkanı görkem ve saltanattan alıkoydu. 20. Yüzyıla kadar hiçbir gazete Beyaz Ev’e muhabir bile yollamakla uğraşmadı. Kürsü konuşmaları nefret edilen şeylerdi ve halka hitap çok nadirdi. Konservatizm üzerine olan yeni kitabında da George F. Will’in bahsettiği gibi, ABD başkanının 1902’ye kadar ofisi bile yoktu, Teddy Roosevelt West Wing’i inşaa ettirene kadar oturma odasından çalışıyordu.

Bazı başkanlar bu alçakgönüllülük seviyesinin üstüne çıktı. Tabii ki Lincoln sivil savaş döneminde çok daha büyük güçleri eline geçirdi ancak görkem ve şöhret arzularını makama getiren Teddy Roosevelt idi. Yetkin bir dal bağımsızca yönetim yapabilsin diye idari bir hükümet yapısı oluşturan Woodrow Wilson’dı, Franklin D. Roosevelt hayatı boyunca başkandı ve Amerikan hükümetini kökten değiştirerek askeri bir endüstriyel yapının üstüne kurulu bir soğuk savaş başkanlığı vesayet etti. Günümüzde bu hükümet 164 civarı yabancı ülkeye bölük yolluyor.

Kennedy ve onu çevreleyen Kamelot efsanesi halkın içindeki elitleri büyüledi; Reagan ise başkomutanlık makamı için bir film yıldızı modeli ortaya çıkardı- telejenik, karizmatik ve zamanında bir kültümsü bir figürdü; tam bu sırada olan 11 Eylül saldırıları da aynı Roma’daki gibi kısa süreli acil durum diktatörlüğüne benzer bir atmosfer yaratmıştı. Yalnız bu sefer savaş ilan etmek, gözetim, gözaltı, ve hatta işkence gibi büyük yetkiler makama acil olmayan durumlarda da kullanılmak üzere transfer edilmişti. Bu esnada tekli yönetim teoremcileri de, kongre veya yasalar tarafından bağlı olmaksızın, bu savaş patronun etrafında sıkı bir çember oluşturdular. Ve ortalıkta 6 aylık bir zaman süresi yoktu, bu yetkilerin neredeyse hiçbiri şuana dek ortadan kaldırılmadı.

Bazıları umdu ki Barack Obama bu steroidli başkanlık konseptini yok edecekti. Ama o bunu yapmadı. Başkanlığı bir yönetimsel emir kasırgası ile başladı. Kongrenin izni olmadan Libya üzerinde felaket bir savaş açtı; Bush’un işkence programına dahil olanların soruşturulmasına engel oldu, ve bu insanlar onun yetkisinde mevkilerini yükseltmeye devam ettiler. Sadece kongrenin onaylamaya izni olan bir sağlık hizmeti yasasını sağlamak için yetkisel güçlerini sonuna kadar zorladı. Ve de başkanlığının ikinci döneminde kongrenin yasal olarak 800 bin mülteciyi sınırdışı etmesi kararını tamamen göz ardı etti. Bir zamanlar “Ben başkanım, kral değil” diyerek yola çıkmıştı ancak amaçlarını öncelik değişikliği için tamamen yeniden icat etti. Çevreyi koruma ajandasını ilerletmek için EPA’yı(ABD Çevre Koruma Ajansı) yönetmeliklerini aşırı sıkılaştırması ve kongreyi tamamıyla pas geçmek için kullandı. Kültürel ajandası içinse yargı departmanı var olan evlilik yasalarını korumayı reddetti ve aniden Title IX’in (Eğitim sisteminde cinsiyetçi ayrımcılığa karşı bir sivil haklar yasası) transseksüel öğrencileri de kapsayacak şekilde yorumladılar ve bunu halka danışmadan yaptılar.

Hiçbir demokrat bu hareketleri hakaret edici bulmadı- gerçi bazı cumhuriyetçi parti üyeleri başkan da cumhuriyetçi olmadığı sürece, sahte anayasal itirazlarını yayımlamakta oldukça istekliydi. Bir de kongre çoktan başkanlık akımına ayak uydurmuştu, terörle savaş üzerine olan herhangi bir yorum yapmaktan hemen kaçınıyorlardı, sağlık hizmetleri yasasını düzenlemek için olan zorlu işlere hiç bulaşmıyorlardı, çevre koruma hareketleri hakkında her şeyden de kaçındılar. Ve tabii ki Trump’a olan tapınma tamamen ayrı bir fanatiklik seviyesi olsa da, eğer Obama’nın liderliğinde olan kültsel hareketleri fark edemediyseniz, duruma pek de iyi bakmamışsınız demektir. Tıpkı Romalı kumandanların tanrı seviyesine yavaşça yükseldiği gibi başkanlarda uzun zaman önce cumhuriyetçi idareden sıyrılıp geçmiş ve seçilmiş krallara dönüştü.  Tüm dünyayı havada bir savaş arabasında uçuruyorlar, sürekli fotoğraftalar ve Twitter üzerinden her gün dikkatimizi üzerlerinde istiyorlar.

Ancak Obama, Trump değil ve Trump ondan öncelerden kalan ne kadar Mos Maiorum varsa onları yıktı. Pompey’in konsolos olmak için gerekli olan tüm şartları es geçmesi gibi Trump da parti siyasetini politik yeterlilik fikrinin tamamıyla dalga geçerek kasıp kavurdu, normların hepsine onları terk ederek karşı çıktı. Daha önce hiç seçimle ofise girmemişti, o markası olan bir iş adamıydı bir halka hizmet figürü değildi. Anayasa, liberaler ve demokratlar arasındaki çekişme, yetkilerin dağıtımı veya sınırlı hükümet kavramları üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktu. Elle tutulan tüm tasarılar slogandı. Denklerine kaba takma isimlerle sesleniyordu ve içgüdüleri tam bir çete liderininkiler gibiydi. Ama tıpkı Roma’daki halk kesimi gibi kendini kültürel elit kesime karşı bir antidot gibi sunuyordu. Dahi ama tehlikeli bir Demagogdu, sadece bir siyasi partinin lideri veya muhafazakar veya liberal bir taraftar olarak değil de “Amerikayı tekrar harika yapacak” tam teçhizatlı bir diktatör olarak başkanlık seçimlerine katılan ilk adaydı. Herhangi bir Amerikan problemini “Sadece ben düzeltebilirim.” Diyerek bahseden bir lideri herhangi bir cumhuriyetçi hükümetle eşleştirmek çok zor.

Amerikan sisteminin bu seviyesinde daha önce hiç kimse böyle davranışlar sergilememişti, kaba bir şekilde cumhuriyet ilkeleri ezip geçmek, karalama yaptıkları iddiasıyla bireysel vatandaşların peşine düşmek, açıkça rakiplerini canavar gibi göstermek, özgür medyaya haince davranıyor demek, içgüdüsel olarak hile ve yalan kullanmak, ruh hastalığının sınırlarında dolaşmak, cinsel taciz hakkında hava atmak, en ufak bağımsızlık sergilediğinde kendi hükümetini meşruiyetini bozmak- ama yine de neredeyse aniden bütün bir siyasi partinin ve halkın yüzde 40’ının tüm sadakatini kazandı ve bu sadakat hiç sönmedi.


Özünde cumhuriyetçilik tek-adam yönetimi şüphesi ise ve bu kuşku Amerikan özerkliği deneyinin merkezi canlandırma ilkesi ise, Trump son üç yıldır onu etkili bir şekilde askıya aldı ve Amerika'da diktatör siyasetini normalleştirdi. İdaresinde kendisi dışında hiçbir şey ve hiç kimse bize sürekli olarak hatırlattığı gibi önemli değil. Çoğu tecrübeli yetişkin olanlar güvence taleplerindeki ısrar arttıkça bırakıncaya kadar Bakanlar Kurulu bir süredir onu ayakta tutuyor gibi göründü, Bürokrasinin geniş izleri basitçe görmezden geliniyor, Dışişleri Bakanlığı, Her türlü toplu müzakere veya politika süreci yerine dürtü, heves, kayıtsızlık, finansal kazanç için veya Kim Jong-un ve Vladimir Putin gibi haydutlarla olan garip kişisel ilişkiden dış politikayı kapattı. Esnek hiç kimseler, gerçek uzmanlığın önemli olduğu ve cumhurbaşkanı aleyhindeki engellerin geçmişte etkili olabileceği idari rolleri dolduruyor. Kongre zaman zaman itiraz etti, ancak ya Suudi Arabistan’ın savaşlarına ABD’nin desteğini azaltma girişimi gibi ya da yasaların veto edilmesiyle karşı karşıya kaldı-protesto çoğunluğu ile yasaların çıkarılmasında başarılı olsaydı bile Rus yaptırımlarında olduğu gibi Beyaz Saray tarafından yavaşlatılırdı.


Bu konuda dürüstçe yazmak - ve bu başkanlığın gerektirdiği otoriter antenin olağanüstü bir şekilde yükselmesi hakkında - zaman zaman, GOP'dan coşkulu bir destek ya da artan bir uyuşukluktan dolayı, şimdiki ve selamlanan bir kabus geleceğinin distopik bir portresi gibi geliyor ve halk tarafından kabulü genişliyor. Cumhuriyetçi bir cumhurbaşkanlığı kavramının eski usül göreceli suskunluğu elbette çoktan değişmişti, ama Trump’ın sesi 11'e yükseldi: 24 saat boyunca yayın yapan bakan tarafından sürekli retweetlenen bir propaganda kanalı; Haber döngüsüne sahip olmak ve popülist temyizini sürdürmek için kitlesel mitingler yapmak. Özgür bir toplumun tanımı, günün her dakikasında sizi kimin yönettiği hakkında düşünmek zorunda olmamanız ise, artık özgür bir toplumda yaşamıyoruz. Basın? Eleştirildi, yalan söylendi, görmezden gelindi, alay edildi, tehdit edildi.


Trump, hukukun üstünlüğü ile çarpıştığında, ayrıca, kayda değer bir zaferler de elde etti. Başsavcılarının patronun talimatlarından ziyade yasal etiği takip edeceğine şaşırdığı bir sürenin sonunda nihayet kendisini kişisel olarak korumak, siyasi muhaliflerinin peşinden koşmak ve aşırı bir başkanlık iktidar teorisi savunmak için birini görevlendirdi. Bu yıl ilk defa bir Demokrat Meclisi tarafından denetlendi ve herhangi bir kongre soruşturmasıyla işbirliği yapmayı eşi görülmemiş bir şekilde tamamen reddederek bir kralın yapacağı gibi davrandı. Yolsuzluk yapmadığını kanıtlamak için şeffaf olmaktan uzak, mali durumu hakkında bilgi edinmek isteyen herkesi aktif olarak dava etti. Kongre tarafından özel olarak karşı çıkılan, güney sınırında bir duvar inşa ederek, kongre fonlarını yakalamayı ve kullanmayı haklı çıkarmak için sahte bir acil durum ilan etti. Ulusal güvenlik acil durumunda tarifeleri müzakere etme yetkisini aldı ve genel ticaret savaşını yürütmeyi cumhurbaşkanlığı davranışının rutin bir parçası haline getirdi. Ve hiçbir zaman bir eleştiri sözcüğü söylemediği sürece ceplerine para koyulan ya da halkın parasından ikramiye alan bir fırsatçı ordusunu ortaya çıkarttı.


Ayrıca, bir cumhurbaşkanının seçilmek için yabancı bir gücün desteğini kabul edebileceğini, suçları ile ilgili herhangi bir soruşturmayı durdurmaya çalışabileceğini, adaleti engelleyebileceğini, bir yardımcısının yargılanmasını önleyebileceğini, ... ve hepsinden uzak durabileceğini kesin olarak göstermiştir. Vergi beyannamelerini sorgulamak ya da ticari çıkarlarından uzaklaşan radikal bir hakim, ona bir lèse-majesté (majestelerine ihanet) eylemi gibi geliyor. “Benim ordum” ve “generallerim” diye bahsediyor ve sanki Pompey veya Sezarmış gibi hepsinin kendisini desteklediğini iddia ediyor. Tıpkı Roma popülistlerinin yaptığı gibi, görev süresinin süresiz olarak uzatılması konusunda sürekli çalışıyor.


Bunu mu kastediyor? Hiç de önemli değil. Bu korkulukları, bir halkın ne kadar uyuşuk bir etik veya retorik normları çirkin hale getirebileceğini görmek için test ediyor ve onları heyecan verici bir şekilde istekli buldu. Üstelik cumhuriyetçi sistemimizin zayıflıklarının yattığı yer için bir içgüdüsü var. Bu korkulukları, etik veya retorik normları çirkin hale getirebileceğini ve halkın ne kadar uyuştuğunu görmek için test ediyor ve onları heyecan verici bir şekilde istekli buluyor. 


Cumhurbaşkanı'nın nadir merhametli durumlar için yarattığı sınırsız affedici güçlerini kötüye kullandı, ki buTrump için kelimenin tam anlamıyla anlamı olmayan bir kavram. Bunu Mueller soruşturmasında siyasi arkadaşlarını ödüllendirmek, üslerini teşvik etmek ve çok daha ağır bir şekilde adaleti bozmak için yaptı. “Özveri” kavramı bile, oturmakta olan bir cumhurbaşkanının yargılanmasına ilişkin mevcut yasamaya eklenmiştir.


Ayrıca, böyle bir acil durum olmasa bile, yolunda ilerlemesi için ulusal acil durumları ilan etmesine izin veren çeşitli yasaları kötüye kullanmıştır. Kongre, sistemimizde bir devlet başkanının, yasama harcamalarının yürütme kontrolüne benzer şekilde anayasaya aykırı yetkileri ele geçirmek için acil durumları icat etmemeye güvenebileceğini varsayarak, bu yasaların birkaçını kabul etti. Bu elbette küçük bir mesele değil; cumhuriyetçi bir hükümeti mümkün kılan güçlerin ayrılmasının temel ilkesine bir saldırıdır. Ancak Yüksek Mahkeme kısa süre önce yasal bir teknikte fonlara onay verdiği zaman, isyan neredeydi? Karar zar zor bir şekilde kaydedildi.


Artık bir adamın kaprisleri, cumhuriyet olarak düşündüğümüz şeyin ne olduğunu, gücün, prensipte geniş biçimde yayılması gerektiğini belirler. Ve bunu nesnel olarak bu olanlarda görmüyorsunuz. Kültürdeki farkı hissedebilirsiniz. Washington her sabah uyanıyor ve eski mahkemelerde olduğu gibi neler olup bittiğini anlamak için tek bir soru sormaya ihtiyaç duyuyor: Başkanın bugünkü modu nedir? Bu hızla aşınan bir cumhuriyetin işareti değilse, nedir?


Bazıları, cumhurbaşkanının yasaları defalarca çiğnemeye çalışmış olmasına ve patolojik taşkınlığa yatkın olmasına rağmen, açıkça bir mahkeme kararına karşı koymadığını, bir seçimi askıya almadığını veya işkence gibi yasalara aykırı bir şeyi onaylamadığını iddia ediyor. Bir diktatör gibi konuşuyor ve yürüyor, ancak pratikte odaklanmaması, planlamaması ve hatta okumaması gibi yetersizlikleri bizi kurtarıyor. Bana öyle geliyor ki, üç şeyi özlüyor. Bunlardan ilki cumhurbaşkanının söylemleri. Roma cumhuriyetine olan şey, kamuoyunun gayri meşruiyete doğru yavaş bir kayması idi, seçkinlerin kurallara kendilerine uygun olduğunda uygun davrandıkları ve emsallerini ve normlarını kendi çıkarlarını savunurken, başkaları aynı şeyi yaptıklarında yüksek sesle şikayet etmeleriydi. Bu, sistemin hileli olduğu, köşeleri kesmenin, yalan söylemenin ya da kanunun kitabını izlemeden önce kendinize iyi bakmanın mantıklı olduğu duygusu yarattı. Ancak, başkanın kendisi çalıştığı sistemi çarpık ilan ettiğinde, seçim sahtekarlığının yaygın olduğunu söylediğinde, kendi FBI'sını ve istihbarat servislerini yozlaşmakla suçladığında, bu gayrimeşruiyet sürecini hızlandırır. Ve bu çok önemli. Politikada, kelimeler eylemlerden ayrı değildir; kelimeler eylemdir. Sözde liderleri tarafından sürekli olarak inkâr edilen Cumhuriyetçi normlar ortadan kaybolma eğilimindedir. Ve hiçbir kimse Amerikan tarihindeki o meşruiyete Trump kadar zarar vermedi. Demokratik normlara bile saygılı değil.


Uyuşmazlığa karşı ikinci görüş, cumhurbaşkanının aşırılığa ulaşmasını engelleyebilen ve sınırlaması gereken kilit bir hükümet kolunun yürütme yetkisi sebebi için düzenli olarak yargıyla işbirliği yapmasıdır. Muhafazakâr düşüncedeki otoriter gerginlik, Watergate ten beri kötü bir başkanlığı küçülttüğü için sağdaki adli felsefeyi tanımlamaya başladı. Başkanın yürütme organını kontrol ettiği, özerkliğinin hızlı hükümetler için şart olduğu ve halkın bir bütün olarak ulusal olarak seçtiği tek figür olmasıyla kararlarının güçlendirildiği düşüncesi, şu anda herhangi bir yargıç veya adalet için sağ tarafta bir kariyer arama turnusoluna dönüştü. Sayısız yargı adayını ve atamasını tanımlayan şey budur ve yargıçlar Gorsuch ve Kavanaugh arasındaki ortak paydadır. Bu tür üçüncü bir atama şansı ile kongre pasifliğini geçersiz kılmak veya desteğini talep etmek için yeterli desteğe sahip otoriter bir cumhurbaşkanının yetkileri, daha önce görülmeyen doruklara ulaşabilir.


Üçüncüsü de emsaldir. Cumhuriyetçi erdemler ve liberal demokratik değerler bir gelenek ve normlar ormanıysa, Trump burada geniş ve gittikçe de genişleyen bir açıklık yarattı. Roma’nın deneyimlerinin kesin olarak gösterdiği şey, bu alan bir kez temizlendikten sonra, hemen doldurulmasa bile, bir gün olacağıdır. Daha acımasız, odaklanmış ve yetenekli bir zeki, otoriterlik için geniş bakış açısını kolayca kullanabilir. Veya Trump, ikinci dönemde her zamankinden daha özgür, kendi gücünün dumanını çekerek kendisini, hepimizi hazırladığı bir Rubikonu geçebilir. (Sınırı aşmak anlamında bir deyim)


Bir cumhurbaşkanı, sistemin nasıl işlediğine, iktidarın her zaman geçici olduğuna, sistemin ayakta kalması için bir süre, gergin olmasına rağmen diğer sorumlularla etkileşime girmeye saygı duyar. Trump’ın basitçe böyle bir anlayışı yok. Mutlak ruh hali - şaşırtıcı kibri, narsisizmi ve bencilliği - monarşik bir hükümetle bir cumhuriyetçiden çok daha uyumlu. Yönetimindeki başarısızlıklardan ve başarılı bir şey için her bir kredisinden kaynak ne olursa olsun sorumluluk kabul etmiyor. Sistemin çıkarlarını kendi çıkarlarının üstüne çıkaracağı fikri onun için bir anlam ifade etmiyor. Her şey sadece onunla ilgili.


Ve kamuoyu bunu o kadar içselleştirdi ki, Amerikan siyasi tarihi ve kültüründe sinsice korkunç bir dönüşüm değil de, bazen politik ortamın doğal bir özelliği gibi görünebiliyor. Onun ve diğerlerinin çıkarları arasında bir çatışma varsa, daima kararlı bir şekilde onun kazanması gerekiyor. Kazanmazsa, kazandığına dair yalan söylemek zorunda. Güçlü adam kuralındaki her şey güçlü adamla ilgilidir, çünkü hepimiz onun kötü huylu, klinik narsisizminin girdabına girdik. Ondan asla kaçamıyorsunuz, her bir haber döngüsüne o hükmediyor, dikkatli olmazsanız her tartışma hükümsüz oluyor. Ve bu cumhuriyetçi ruhu mahvediyor. Bir çeşit pasifliğe neden oluyor. Boyun eğme bir rahatlama gibi hissettiriyor.


Kurtuluş mümkün mü? Roma dersinde kısa vadede öyle olsa da, toparlanma işi kırılgan, çünkü normların kırılması inşasından çok daha kolay, ancak yeniden inşa ederken de cumhuriyetçi normların daha çok traşlandığı ve daha sonra zayıfladıkları da bir gerçek. Ve tabii ki, hemen sonra gelenlere, bu bileşik trendlerin kendilerini sağlama almadan önce kıstırılıp atılamayacağına bağlı.

Demokratik başkanlık alanında zaten 24 önizlememiz var; Cumhuriyetçi tarafta, Trumpizm'i ikinci bir terim ve ötesinde birleştirmek dışında, parti için geleceğe dair çok az sayıda parıltı var. Solda gerçekte yetkin bir Trump tarafından elde edilebilecek şeylerden endişe edenler var, ancak Cumhuriyetçiler hükümetin kurum ve normlarına verdiği zararı aslan payı yaparken Trump tarafından yapılan yıkımın nihai kapsamı - ve yetki verildiğinde emsallere nasıl tepki vereceği diğer tarafça belirlenecek.

Bazı işaretler cesaret verici değil. Cumhurbaşkanı adayı Kamala Harris, “Cumhurbaşkanı olarak, eylemlerini bir araya getirmek ve makul silah güvenliği yasalarını geçirmek için Kongreye 100 gün vereceğim.” diye bir tweet attı. “Yapmazlarsa, icra eylemi yapacağım. Düşünceler ve dualar yeterli değildir. Harekete ihtiyacımız var.” Bu 100 günlük değerlendirme tablosu, özellikle meraklı görünüyor: “Başkan olarak Big Pharma’nın Amerikalılar pahasına büyük karlar elde etmesini engellemek için masama yasa göndermesi için Kongre’ye 100 gün vereceğim. Kongre harekete geçmezse, ben yaparım.” Haziran ayındaki Demokrat tartışmalarında Harris, “ilk gün yüzde 1’e ve Amerika’daki en büyük şirketlere yarar sağlayan vergi faturasını iptal edeceğini ”bile ilan etti. Biden geçenlerde aynısını tekrarladı.


Adaylar, genellikle cumhurbaşkanı seçildiklerinde işlerin yapılması için güçlerini abartıyorlar. Ancak ben, Kaliforniya’dan bir senatörün veya eski başkan yardımcısının bir cumhuriyette bunlardan herhangi birini yapması için hiçbir anayasal mekanizma olmadığını söylemekten çekinmiyorum. Ve yine de Demokrat adaylara daha gerçekçi bir şekilde, gündemlerini nasıl etkileme niyetinde olduklarını sorun ve yönetici başarısında mevcut engelleri kaldırmaktan bahsetsinler. Parlamentoyu engelleme, daha geniş bir sağlık sigortası kapsamı veya Demokrat bir başkan tarafından takip edilen daha iddialı bir iklim gündemini engelliyorsa kıyım blokunda olacaktır. Şimdi, Yargıtay adaletindeki Senato oyları yok oldu; bakanın atadığı yargıçlar yargı bağımsızlığının güvenilirliğini zayıflattı.


Ve Trump’ın ve McConnell’in acımasızlığına cevap olarak tamamen anlaşılabilir olan daha geniş bir gündem, politika ve süreç açısından taarruza geçiyor. McConnell mevcut başkanının boş bir Yargıtay koltuğunu doldurmasını engellediği için de öyle olmalılar. Büyük popülist planlara - Herkes İçin Sağlık Hizmeti- Yeşil Bir Anlaşma- şimdi Cumhuriyetçi yargı ilerici reformun sabotajının önlenmesi, Seçim Koleji'nin kaldırılması, gelecekteki Demokrat başkanın ardındaki milliyetçiliğin güçlendirilmesi ve DC ve Porto Riko’ya Senato’daki Cumhuriyetçi avantajını köreltmek için statü verilmesi önerileri eşlik ediyor. Bütün bunlar, Roma'da da eşit derecede anlaşılabilir nedenlerle patlak veren, ancak zaman içinde otokrasiyi daha da yakınlaştırdığı bir tür baştan savma siyasi savaşı içeriyor.


Fakat Roma bir günde kaybedilmedi. Cumhuriyet, uygulamalarını ve ruhunu kaybetmek için bir buçuk yüzyılın fazla bir bölümünü aldı. ABD de aniden yeni bir faşist partiye boyun eğmeyecek. Popülist reform için alan var - ve hem kapitalizmin hem de demokrasinin meşruiyetini eski haline getirmek gerekli olabilir - ancak daha geleneksel bir başkan yerine, karizmatik bir kültüre lider tarafından önderlik edilirse, cumhuriyetçi normları ve usule ilişkin uzlaşma üzerine kayarak çalıştırırsa, Trump'ın söylemine ve yöntemlerine onları taklit ederek cevap verirse, sorunu halledebilir.


Cumhuriyetler aniden buharlaşmaz. Kurduğu kurumlar devam etme eğilimindedir ; ancak zamanla, derin kutuplaşmış ve gittikçe eşitsiz bir toplumda, çeşitli liderler ve takipçileri diyalogdan ziyade iktidar söylemini kullanarak sıfır toplamlı oyunlar savaştıkça, zaman zaman daha az güçlü hale gelebilirler. Benzerleri bozuldu; zihin ve davranış alışkanlıkları aşınır; yürütme gücünün ilerlemesi ve akışları tükeniyor; ama amansız bir şekilde, kabul edilebilir bir otokrasi seviyesi olan su hattı yükseliyor. Roma'da uzun zaman aldı ancak karizmatik figürler kalıcı olan otoriterlik için bir alan oluşturduğundan, daha hızlı erozyon dönemleri yaşandı. Ve sonra, tabii ki, ani ve beklenmedik bir çöküş. Amerika'da, bu tarihin kendini tekrar edip etmeyeceği sorusu havada uğursuzca asılı duruyor. Ama uzaktan duyduğunuz ses gelecekteki Sezarların hamlelerini yapmaya hazırlanıyor.


 Andrew Sullivan 7 Ağustos 2019, New York Magazin




Architeuthis Dux, 01.09.2019,  Sonsuz Ark,  Konuk Yazar, Çevirmen Yazar, Çevirilen Sayfalar


Architeuthis Dux Yazıları






Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı