23 Ekim 2018 Salı

SA7015/SD1174: İslamofobi Endüstrisi Muhalif Sesleri Nasıl Susturacak?

Sonsuz Ark'ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız analiz, Londra MEND Kıdemli Politika Analisti Antonio Perra'ya aittir ve İslamofobi Endüstrisinin muhalif sesleri susturamayacağını ilan ederek; John Templeton FoundationStuart Family Foundation, Lynde and Harry Bradley Foundation, Schwab Charitable Fund, Eranda Rothschild Foundation ve İslam ve müslüman düşmanı yayınları bulunan Gatestone Enstitüsü'nün kurucusu ve direktörü 'Müslüman Karşıtı Nefretin Şeker Annesi”  olarak ün yapan Nina Rosenwald'ın başkanlık ettiği Abstraction Fund gibi vakıfların İslamofobi'yi finanse ettiğini yazmakta ve bu vakıfların gerçek yüzünün bilinmesinin farkındalığı arttıracağını ve yapay olarak ortaya çıkarılan, beslenen ve yayılan İslamofobi'nin bir proje olduğunu toplumu bölmek için kullanıldığını anlatmaktadır.
Seçkin Deniz, 23.10.2018

How the Islamophobia Industry Silences Voices of Dissent

Yaklaşık yirmi yıl önce bir çatışmanın nasıl başlayacağı, kamusal söylemde bu kadar merkezi rol alması ve toplumsal diyalog için ne kadar önemli olabilirdi? Dış politikanın önemli kazanımları, toplumların belirli konulara bakışını nasıl değiştiremez? Ve terörist saldırılara izole suçlar olarak bakmak için neden bu kadar çok mücadele ediyoruz, onları bir dinin içkin, çirkin bir tarafına atfetmek çok mu kolay?


Bu sorulara cevap vermek kolay olmasa da, teröre karşı savaşın iç boyutunda geniş bir araştırma noktaları bütünü ve birçok yankı odacıları, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasındaki kültürel uyumsuzluk fikrini mekansal ve zamansal ölçeklerle devam ettirdi. Kısacası, masum sivillere karşı suçlu zalimler hakkında meşru bir kaygı olarak başlayan şey, kısa bir süre sonra, “Diğerleri"nin, liberal ulus devletlerimize ve değerlerimize uyum sağlama ve kabul etme düzeyiyle ilgili daha geniş bir soruna dönüştü.

Bu anlatının kurgulandığı ve standartlaştırıldığı birçok yol var. Sağcı medya kuruluşları, sorgulanabilir düşünce kuruluşları, ateşli muhafazakâr Hıristiyan politika yapıcılar, aşırı sağ Siyonistler ve tam teşekküllü yabancı düşmanı gruplar, Müslümanların Batı toplumlarına entegrasyonuna şu andaki yaklaşımı şekillendirmede rol oynadılar, 21. yüzyılın körükleyici küreselleşmesi ve neoliberal toplumların ortaya çıkan kimlik krizi ile ilgili çalışmalarda yardımcı oldular. Ortadoğu'nun dalgalanması, küresel mali kriz ve mülteci meselesi, bir İslamofobi endüstrisinin gelişmesi için sebep değildi, inançlar arası diyalogun ve barışçıl bir arada yaşamanın en önemli gaspçısı haline gelmenin de nedeni değildi.


Nathan Lean, “İslamofobi Endüstrisi” adlı önemli kitabında, ABD'nin SSCB'den ayrıldığı ve Ortadoğu'nun petrol zengini topraklarına bakmaya başladığı 1970'lere kadar İslamofobi'nin köklerini araştırıyor; bu güne kadar devam eden şiddet kısır döngüsünün temelinde bir askeri müdahale sürecinin yer aldığını işliyor. Yabancı müdahaleciliğin hararetli savunucuları, Müslümanların devlet düşmanlığını siyasi ve ekonomik kazanımlar elde etmenin bir yolu olarak kabul ettiğini ve sanayiyi ayakta tutan bir korku ve güvensizlik ortamını sürdürdüğünü ileri sürüyorlar. Bu nedenle Lean "Batı’nın kendi siyasi ve ekonomik çıkarları için Müslüman-çoğunluklu ülkelerle askeri çatışmalara girmekten vazgeçene kadar İslamofobi'nin devam edeceğini” iddia ediyor.


Britanya için durum biraz farklı, ancak İslamofobi ateşinin tam olarak nasıl ve neden tutuşturulduğunu anlamak merkezî bir sorun olmaya devam ediyor. Britanya, 1950'lerden bu yana Orta Doğu'da kilit bir aktör olmasa da, Washington'daki politika yapıcılarla özel bir ortaklık kurarak, dış politikanın tartışmalı hedeflerini gerçekleştirmek için uluslararası hukukun dışına çıkarak teröre karşı savaşta önemli bir rol oynadı. Ancak, Britanya'nın çok kültürlülüğüyle (eski İngiliz İmparatorluğu'nun bıraktığı neredeyse eşsiz bir miras) bir araya gelen teröre karşı savaş, önemli bir paradoks yaratmıştır. İngiltere, İslamcı terörizme karşı savaşta merkezi bir oyuncu olduğu bir zamanda  tarihsel çok kültürlülüğünü yaşatabilir, farklı inanç ve inançların bir arada yaşamaya devam etmesini sağlayabilir mi?


İngiltere, Asya, Kuzey Afrika ve Ortadoğu Müslümanlarını İngiliz toplumunun yapısının ayrılmaz bir parçası haline getirmişti, 7/7 (Seçkin Deniz'in notu: Londra'da bir grup intihar bombacısı tarafından gerçekleştirilen ve 52 kişinin öldüğü ve 700'den fazla kişinin yaralandığı 7 Temmuz 2005 saldırıları) 'den sonra Müslümanların kimliklerinin korunması, ülkede yetişen terör tehlikesini ortaya çıkardı ve İngiltere güvenliğe yönelik, kısıtlayıcı katı tedbirler aldı. Bununla birlikte, uzun yıllar boyunca toplum, Müslüman karşıtı anlatıların yayılmasına üzücü bir biçimde göz yumdu, çünkü terörle mücadelede sivil özgürlüklerin ve karşılıklı saygının geçici bir şekilde askıya alınması gerektiğini düşünüyordu. Halkın, kutsal bir savaş dışında hiçbir sebep gösterilmeyen şeylerin kurban olma korkusu, liberal ve demokratik toplumların karşı karşıya kalacağı birçok sorunun akla yatkın bir şekilde değerlendirilmesine dayanıyordu.


Ancak, bu tamamen toplumun suçu değildi. Birçok gayri Müslim için, 11/11 ve 7/7 bir fenomene giriş niteliğindeydi, sadece var olduklarını bilmiyorlardı. Pek çokları için, saldırılar uluslararası meselelerle ilgili değildi,  jeopolitik bir zemine de sahip değildi, fakat o ana kadar az dikkat ettikleri ya da hiç dikkat etmedikleri bir dinin taraftarları ile ilgiliydi. İronik olarak, aynı mantık, barış ve uyum inancını savunan Müslümanların çoğunluğuna da uygulanabiliyordu ve Müslüman olmayan meslektaşları yeni gelişmelerden rahatsızlık duyuyorlardı. Ancak yeni bir fenomen olarak, İslam hakkında rahatsız edici sorular sormak normaldi. Batı toplumları, neredeyse iki milyar Müslümanın dini karmaşalarının doğal olarak şiddetin tohumlarını içerdiğini veya daha sert bir çizginin ortaya çıkmasına neden olan yerelleştirilmiş bağlamın ne ölçüde olduğunu belirlemek için ortak, küresel bir kimlik benimsemeye istekliydi. İslam'ın yorumlanması, giderek artan bir şekilde “İslami sorun” olarak görülen şeyin temel katkı maddesiydi.


Zamanla, toplumların İslam'la ve Müslümanlarla ilgili kaygıları, kısmen, Irak 2003 savaşından sonra ortaya çıkan yaygın şikâyet duygusundan kaynaklanan tecrit edilmiş, aşırılıkçı eylemlerin bir sonucu olarak, kısmen de, aralarında bir kırılma yaratmayı amaçlayan ve aralıksız bir şekilde süren 'Biz ve onlar' kampanyasının sonucu olarak arttı.  Lean'ın iddia ettiği gibi, İslam'ın şiddete doğal olarak yatkın bir din olarak tasviri “devletlerin kendilerine yarar sağlayan dış politikaları haklı çıkarmasını kolaylaştırıyor”, bu da İslam ile batı dünyası arasındaki ahlaki uyumsuzluk fikri muhafaza edildiği sürece, yabancı işgallerin haklılığının yaygınlaştırılacağı anlamına geliyor.


Bu, İslam'ın tamamını kimlik olarak sorgulayan aşırı sağcı ve sözde liberal düşünürlerin de Ortadoğu'daki askeri eylemleri destekleyici nitelikte olduğu bir durum değildir. Bu anlatının desteklenmesi, liberal düşünce tarzımız için çoğunlukla geri, otokratik ve tehlikeli olarak görülen topraklarda agresif bir dış politikayı haklı çıkarabilmek içindir.


Son zamanlarda, İngiliz İslamofobisi, spektrumun karşıt taraflarına doğru uzanan ve aynı Müslüman karşıtı pankartın altında geniş bir yelpazeye yayılan ilginç bir dönüş yaptı. Gerçekten de önyargılar, Britanya azınlıkları arasında, yaşamın her yönünü, eğitimden topluma ve Ceza Adalet Sistemindeki temsilden işsizliğe kadar etkiledi; 9 / 11 ve 7 / 7'den bu yana dinlerarası diyalogları noktalayan uygarlık çatışması iddiaları çerçevesinde üç eğilim gelişti. Özellikle, geniş toplumda faaliyet gösteren üç grup (yapı), Müslümanların yaşam tarzımıza bir tehdit oluşturduğu fikrini sürdürmekten sorumludur.


Aşırı Sağcı İslamofobi, İngiliz Savunma Birliği (EDL) ya da Önce Britanya (BF) gibi gruplar tarafından yayılan bu tür bir bakış açısı, kültürel bir inzivaya ve çok kültürlülüğün reddedilmesine odaklanan bir gündemi sürdürmeyi amaçlayan gözle görülür biçimde illiberal, faşist ilkeler üzerine biçimlendirilmiştir. Macaristan, Yunanistan, Almanya ve Avusturya gibi bazı ülkelerde, bu sesler politik alanda yer bulmuşlardır, ancak İngiltere'de, Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) hariç, esas olarak sokak düzeyinde kalmaktadırlar, ancak İslam ve beyaz olmayan etnik gruplar hakkında sert bir söylemden uzaklaşmışlardır.


Bu grupların başarısının çoğu, 19. yüzyıl Britanya'sının nostaljik yankıları ve küreselleşen bir çağda ileriye doğru giden soyut bir İngiliz kimliğinin inşasına yardımcı olan “öteki”nin ortak olarak reddedilmesinden kaynaklanıyor.

Kuşkusuz, aşırı sağcı İslamofobi, en bayağı ve en zıt olanıdır. Onun aşağılık, şiddet içerikli ve barbarca tezahürleri, liberal ve kapsayıcı batı toplumlarına taban tabana zıttır; ve hala, İngiliz toplumunun belirli kesimlerine - özellikle de küresel finansal krizden en çok etkilenenlere - karşı itirazlarını sürdürürken, genel olarak geniş çapta kınanmaktadır.


Ancak Aşırı Sağcı İslamofobinin sonuçları, -Finsbury Park camiinin teröristi- Darren Osborne'un da kanıtladığı gibi, yıkıcıdır. Bu bağlamda, Aşırı Sağcı İslamofobi aynı zamanda diğer iki ülkeden de farklıdır çünkü çoğu zaman kovuşturmaya yönelik suçlara yol açmaktadır: 2016/17'de Büyükşehir Polis Gücü tarafından kaydedilen İslamofobik nefret suçları 2015/16'ya göre yaklaşık % 14'lük bir artışla 1.264'e çıkmıştır. .


Bununla birlikte, daha çözümü zor, ustaca yapılmış ve eşit derecede tehlikeli olan, “ilerici” İslam mantosu altında (liberal kitleler arasında fikir birliği bulabilen) ve İslam ve Müslümanlarla ilgili doğal-içsel konular hakkında belirli anlatıları ilerletmek için kullanılan “Liberal” İslamofobi'dir. Tell Mama ya da Sara Khan'ın Inspire'ı ve benzer örgütlenmeler, kendilerini “ilerici” Müslümanların sözcüleri olarak, daha geniş bir toplum tarafından kabul edilebilir dindarlık seviyesinde kabul ettiler ve bu da kabul edilebilir bir İslam versiyonun ne olduğuna dair bir standart belirledi. 


Dahası, dinin ve ona inananların incelenmesi için çağrıda bulundular, dolayısıyla Müslümanların bakış açısına göre farklı bir görüşe sahip olan Müslüman topluluklara ilişkin kaygılarını haklı çıkardılar. Bu bireylerin ana akımdaki varlığı, aşırılıkçılık ve dindar muhafazakârlık arasındaki çizginin bulanıklaşmasından kaynaklanmaktadır. Topluma muhafazakar dini görüşlerin aşırılığa yol açabileceği öğretildiği için, liberal Müslümanlar, batı toplumlarıyla bir arada yaşayabilen Müslümanların tek “türü” olarak görülürler, çünkü oldukça ironik bir biçimde, liberalizmlerini tam anlamıyla benimserler. Bu 'liderlerin' varlığı, herhangi bir farklı dini tezahürün araştırılması, incelenmesi ve muhtemelen karşı çıkılması gerektiğini düşünmesini mümkün kılar.

Klasik bir örnek, geçmişin kalıntılarından biri olarak görülen ve böylece eşit haklara ve liberalizme değer veren toplumlarda uzlaşılmaz olan İslami peçe meselesidir. Yavaş yavaş, başörtüsü ve hatta dahası nikab, bir kadının dindarlığının özgür ifadesi olarak görülmemiş, aşırı dinsel sadakatin belirtileri olarak kategorize edilmişti. 


İslamofobinin üçüncü bir boyutu da, terör gündemine daha geniş bir savaşın bir parçası olarak bakan şiddet içeren ve şiddet içermeyen aşırılığın üstesinden gelmeyi amaçlayan Düşünce Kuruluşlarında işlenen Güvenlikle Mücadele odaklı İslamofobidir. Quilliam Vakfı (QF) ya da Henry Jackson Society (HJS) gibi örgütler özellikle sinsidirler, çünkü hem Aşırı Sağ İslamofobi hem de Liberal İslamofobinin unsurlarını ödünç alırlar, terörist saldırıları önleme çabaları adı altında kendi amaçlarını maskelerler. QF ve HJS farklı bir kökene sahipken - ilki iki eski aşırılık yanlısı kişi tarafından kurulmuştu ve ikincisi yeni muhafazakâr sözde aydınlar tarafından kuruldu - onlar, aynı zamanda, son derece tehlikeli biçimde politika yapıcılar üzerinde etkilidirler, dinler arası birliktelik ve terörizm konusuna yaklaşma biçimlerinde de dikkat çekici benzer özellikler paylaşıyorlar.

Hem QF hem de HJS, Uluslararası İslamofobi ağının, Spinwatch tarafından sağlanan fonlarının alıcıları olarak[1], Aşırı Sağ eylemciler tarafından benimsenen retoriğe güçlü bir şekilde benzeyen endişe verici görüşlerini defalarca dile getirdiler. QF'den Maajid Nawaz, “çok kültürlülüğün başarısız olduğunu” açıkça ilan etti ve HJS'den Douglas Murray, “İngiltere'nin daha az terörizm için daha az İslam'a ihtiyacı var” diyecek kadar ileri gitti. Bununla birlikte, güvenlik odaklı İslamofobi'nin önemli bir kolaylaştırıcısı, belirli bir dini kimliğin irrasyonel bir şekilde reddinden ziyade İslamofobisini aşırılığa karşı bir muhalefet olarak takdim eden elitistleri, kendi kendini atayan sözde uzmanları istihdam etmesidir. 

Bölünen ve İslamofobik teorileri yaymaya katkıda bulunan bu uzman bozuntularının etkinlikleri ve ampirik sınırlamaları ne olursa olsun., mevcut hükümet stratejileri için bir eko odası sağlamaktan, güçlerini ve kapsamlarını arttırmaktan çok daha fazlasını yapıyorlar. Dahası, Güvenlik merkezli İslamofobi, “zaman zaman” İslam'ın “ılımlı” biçimlerini kabul ederek, aşırılık yanlısı suçlamaları ortadan kaldırabilmektedir. Liberal İslamofobiden ödünç aldıkları bir bakış açısıyla, kabul edilebilir bir dini davranışı neyin oluşturduğuna, aşırı dini kimliklerin daha muhafazakâr biçimde etiketlenmesine ve yaşamın batı türü yaşamın tersine açıkça tehlikeli olup olmadığına dair bir yargıda bulunuyorlar.

Bu İslamofobi spektrumunda, İslam'ın tehlikeli bir din olduğu ya da ekonomik ve politik nedenlerden kaynaklandığına dair kesin bir inancın hakim olup olmadığını anlamak zor olmakla birlikte, gerçek açıkça ortada duruyor. Gerçekten de, İslamofobi işi sadece Amerika Birleşik Devletleri'nde 57 milyon dolar değerinde ve bunu destekleyen sözde “İslamofobi Ağı” olarak adlandırılan uluslararası ittifaklar ağı korku ve yanlış bilgilendirmeye dayalı kendi kendini besleyen bir makinedir. Bununla birlikte, İslamofobi endüstrisini ayakta tutmanın ekonomik ve politik kazanımları, endüstrinin daha geniş bir topluma sahip olduğu, yani endüstrinin Müslümanları ve İslam'ın tehlikeli olduğu konusunda halkı ikna edebilme cazibesine de bağlıdır. Böylelikle, uzun zamandır devam eden kampanya, toplumda gerçek bir endişe uyandırmakta ve politikaları ve oy kullanma biçimlerini etkilemekte, aynı zamanda diğerine karşı bir azınlık üreterek toplumsal bölünmeleri arttırmaktadır.


İslamofobi ile mücadele, tıpkı anti-Semitizm ya da diğer herhangi bir önyargılı nefrete karşı mücadele gibi, korku ve bağnazlıktan faydalananların pek çok yüzü hakkında farkındalık yaratmaya başlar. Bir medeniyetler savaşı yaratmak için iyi düzenlenmiş bir girişimin varlığını kabul etmek, önyargıyı yenme konusunda daha büyük bir yetenek ve yanlış bilgilendirmeye ve damgalamaya karşı etkili bir panzehir üretmek için atılmış önemli bir adımdır.

Daha da önemlisi, İslamofobi ağının eylemlerinin ardındaki politik ve ekonomik motivasyonların farkına varmak, sürdürdükleri anlatıların yapısının bozulmasına yol açabilir, böylece  zihinsel sağlık sorunları, dış politika, izolasyon, işsizlik, sosyo-ekonomik yoksunluk ve bireyi radikalleşmeye götürecek bir dizi diğer faktörler arasında en çok neyin önemli olduğu konusuna odaklanılabilir.


Notlar:


[1]Birleşik Krallık Hükümeti 2011 yılında fonlarını kestikten sonra QF, ABD'li bağışçılara döndü, çeşitli  vakıflardan fon aldı. 


1- John Templeton Foundation (aktif olarak çay partisi aktivistlerini harekete geçirmekle görevli ve  QF'ye 2011-15 arasında 1,6 milyon dolardan fazla bağışta bulundu)

2- Stuart Family Foundation (büyük muhafazakar düşünce kuruluşlarına uzun zamandır bağış yapıyor ve 2011-15 yıllarında  QF'ye 1 milyon dolardan fazla bağışta bulundu);

3- Lynde and Harry Bradley Foundation (en büyük ve en etkili sağ kanat örgütüdür ve 2013 yılında QF'ye 75.000 dolar bağışlanmıştır); 

4- Schwab Charitable Fund (İsrail yanlısı lobi gruplarının güvenilir müttefikidir ve 2012-16'da QF'ye 75.000 dolar bağışlamıştır); 

5- Eranda Rothschild Foundation (Doğu Kudüs'teki yerleşim faaliyetlerinde aktif olan İsrail merkezli bir örgütün yanı sıra ve QF'ye 2010-13'te 188.500 dolar  bağışta bulunmuştur ve açıklanmayan miktarlarda yeni muhafazakar ve İslamofobik gruplara da para vermektedir). 

6- Aynı şekilde HJS, Nina Rosenwald'ın başkanlık ettiği Abstraction Fund gibi ABD kuruluşlarından fon almaktadır. Ünlü “the Sugar Mama of anti-Muslim Hate- Müslüman Karşıtı Nefretin Şeker Annesi” olarak adlandırılan Rosenwald, sağ kanat Gatestone Enstitüsü'nün kurucusu ve direktörüdür ve aynı zamanda AIPAC Ulusal Yönetim Kurulu üyesidir. Rosenwald, 2000 yılından beri the Gatestone Institute, the Center for Security Policy, Project ijtihad, the American Islamic Forum for Democracy, the Middle East Forum, the Clarion Fund, Commentary magazine ve Hudson Institute'ü finanse etmek için yaklaşık 3 milyon dolar harcadı. Bütün bu kurumlar, “İslamofobi ateşini” yaymak gibi ortak bir hedefe sahiptir.

Antonio Perra, 30 Mart 2018, Counter Punch
(Antonio Perra, Londra MEND'de Kıdemli Politika Analistidir.)


Seçkin Deniz, 23.10.2018, Sonsuz Ark, Çeviri, Çeviri ve Yansımalar



Not: Çeviri programları kullanılarak İngilizce'den çevrilmiştir.




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı