27 Temmuz 2018 Cuma

SA6557/KY1-C526: Çalınan Gece

"Bütün bu tümceleri korku ve endişe içinde, biraz biraz kendini olası tehlikelerden sakınarak dile getirmişti."


-Bayım, bayım bir dakika durur musunuz? Dedi orta yaşlı, saçlarının bir kısmı dökülmüş, ayaklarında sandalet olan, kısa boylu, yürürken sağa sola fazlasıyla sallanan –sanki dengesini güçlükle kuruyormuş gibi, ki oldum olası böyle yürürdü, hani kazlar gibi peltek peltek yürüyenler olur ya.. onun gibi- adam. 

Sokağı döner dönmez belirivermişti peşinden koştuğu kendisi yaşlarında ve fakat kendisinden oldukça uzun, gür saçlı, bastığı yeri titreten adımlarla yürüyen giyimi hiç de havaya uygun olmayan adam. Adam duymazdan geliyordu. Peşine takılan ucubeden bir ara kaçmayı düşünmüş neden sonra vaz geçmişti. İşi oluruna bırakmak hevesi galip gelmişti. Ucube yeniden var gücüyle konuşmaya –her ne kadar var gücüyle konuşsa da fısıltıdan öte bir ses değildi çıkardığı- gölgesi olduğu kişinin dikkatini çekmeye çalıştı.

-Bayım, diye yineledi, azıcık durur musunuz? Ben.. sanırım..

-Ne sanırsınız? Dedi öfkeyle iri yarı adam. Hışımla dönmüştü. Bu densize – ki densiz olduğu apaçıktı, hiç tanımadığı biriyle karşılaşır karşılaşmaz, hem de henüz yüzünü görmediği birine ulu orta böyle seslenen birine densiz denmezdi de ne denirdi? Basbayağı densizdi.- haddini bildirmeliydi.

Ucube, arkasında olduğu adamın ani dönüşü üzerine tırstı. Olduğu yerde durdu. Gölgesi olduğu adam sıksa suyunu çıkarırdı. Ama ne yapabilirdi? Çaresizdi. Hem isteyeceği şey atla deve değildi ya.

-Şey, dedi ürkerek ucube, sizden isteyeceğim atla deve değil?

-Demek benden bir şey isteyeceksin ha? Dedi kendisini görür görmez bir adım yalpalayarak geri çekilen ucubeye. 

Ucube söze yanlış başladığına hükmedip hemen yeni bir başlangıç yapmaya karar verdi.

- Sanırım yanlış bir giriş oldu beyefendi, dedi.. tıpkı bir bahçıvanın işe yanlış başlaması gibi.

- Ne zırvalıyorsun? Dedi iri yarı adam, daha bir yaklaşarak. 

Ucube, adamın kendisine fazla yaklaştığına karar vermiş olmalıydı ki bir adım geri attı;

- Ben, dedi, gerçi.. nasıl söyleyeyim.. bahçıvan örneği yanlış oldu. Daha doğrusu bir bahçıvanın ne yaptığını, nasıl bir işle uğraştığını bilemem, tanıdığım her hangi bir bahçıvan yok, bahçıvanlık işiyle ilgili zerre kadar bir bilgim yok.. dolayısıyla durumumu imleyecek bir örnek olmasının oldukça ötesinde görünüyor.. sanırım, yok sanırım değil, kesinlikle örneği yanlış verdim. 

- Bütün bunlardan bana ne? Dedi adam şaşkınlıkla. Benim bahçıvanlarla ilgili bir sorunum yok, bahçıvan da değilim..

- Anlıyorum, dedi ucube, kabahat benim, dediğim gibi yanlış örnek..

- Ne istiyorsun onu söyle? Dedi iri yarı adam sabırsızlıkla. İri yarı adam her ne kadar sabırsızlığını belli etse de biraz biraz sakinleşmiş gibiydi. Karşısında ezilip büzülen yaşıtı adama üzülür gibi oldu. Hatta gibiden öteye geçtiğini söylememizde bir sakınca yok.

- Ben, şey ben.. sanırım yolumu kaybettim, dedi ucube, utana sıkıla söylemişti bu sözü. Gün batmıştı. Utandığının anlaşılmasına imkân yoktu. Bu imkansızlık da ucubeyi epey bir rahatlatmıştı. Kimse bu atmosferde onun yüzünün utançtan bir pancara döndüğünü anlayamazdı. Ne tam karanlıktı ve ne de aydınlık. Aydınlığa galebe çalan bir karaltı. Karaltıdan biraz daha fazla. Hatta insan biraz durup düşünse epey bir karanlık olduğunu söyleyebilirdi. Kablosuz elektrik direkleri çoktan yanmıştı. Ay epey tepedeydi. Ve aya bakan biri ayın sağında ışığı sarı nesneyi –ki ilk anda birçok kişi onu yıldız sanırdı ve fakat iri yarı adam onun uydu olduğunu biliyordu. Ucube ise biraz biraz biliyor gibiydi. İri yarı adam onun haberleşme uydularından biri olduğuna her hangi biriyle oldukça yüklü bir iddiaya girebilirdi ve fakat ucube her hangi bir iddiaya giremezdi. İddiaya giremeyişinde iri yarı adamın kesin bilgisi gibi bir bilgiden yoksunluğu değil düpedüz maddi yoksulluğuydu. İddiaya girmeye kalksa ne koyabilirdi ortaya? Hiç. Koskocaman bir hiç bile değil hem de..- gösterip ‘işte hava oldukça karanlık olmalı. Aydınlık ampullerden kaynaklı!’ diyebilirdi. Ucube bu yüzden mi yolunu kaybetmişti? 

- Yanılıyorsun? Dedi iri yarı adam. Sanırım bu ifade de bahçıvan örneği gibi aceleye gelerek söylenmiş bir ifade.. yol –eliyle asfaltı ucubenin en arkasındaki noktadan başlayıp, kendi arkasındaki noktaya kadar işaret ederek- burada. Kaybolan bir şey yok.

- Ama, dedi ucube, bana bir şeyleri kaybetmişim gibi geliyor?

- Ceplerine bak diyeceğim de –iri ayarı adam baştan sona ucubeyi süzmüş, üzerinde ne var ne yok iyice bir bakmıştı, cepli bir giysi yoktu üzerinde arkasında birden bire bitip yolunu kesen ucubenin. Dizlerine kadar uzanan eski püskü bir şort, vücudunun üst kısmında rengi solmuş bir tişört, iki giyside de cep falan yoktu. Hani cep olsa cebinden bir şeyler düşürmüş ihtimali belirirdi. Ve fakat bu ihtimal de yoktu.- cebin yok.. bir şey düşürmüş olamazsın. Yol da işte gördüğün gibi uzanıp gidiyor.

Ucube şaşkınlık deryasına düşmüştü. Biri ona;

- Nasılsın? Ne haldesin şuan? Diye sorsa yanıtını kolayca verirdi –ki en zor şey yanıt vermekti ucube için, hiçbir yanıtından kesinlikle emin olamadığı için genelde ‘ee.. şey.. kem.. küm!’ türünden anlamsız sözcüklerle başlardı söze ve fakat şuan hiç sektirmeden kendisine nasıl durumda olduğunu soran birine;

- Şaşkınlık deryasına düşmüşüm.. bir salım bile yok! Diyebilirdi. Sal niye söylensindi ki? Sal fazla olurdu! Fazla olacağına karar verdi.

- Şaşkınlık deryasına düşmüşüm, bir cankurtaran yeleğim bile yok! Yanıtını vermeye karar verdi ve fakat iri yarı adam;

- Ne haldesin? Diye sormamıştı. 

- Ne haldesin? Diye soracak başka biri de yoktu ortada ki ilk kez kendinden emin olarak vereceği yanıtı dile getirsin. Bir hüzün çöktü çökecekti ucubenin içine.

- Ne şanssızım! Dedi kendi kendine. Böylesine kesin bir bilgiyi paylaşacak kimsem yok. 

Ve iri yarı adamın söylediklerini bir bir yineledi içine çöken hüzünden sıyrılmak için. İri yarı adam doğru söylüyordu. Cebi falan yoktu. Hem cebi olsa da ne koyacaktı ki içine? Hiç! Cepleri bu yüzden sevmezdi ve sadece yazlık giysilerinde değil kışlık giysilerinde de cep yoktu. Cepli insanların huzursuzluk içinde kıvrandıklarına inandırmıştı kendini bildi bileli. Cepler itin-kopuğun-hırsızın dikkatini çeker. Onların dikkatini çeken şeyden ötürü siz de huzursuz olurdunuz. İri yarı adam doğru söylüyordu söylemesine ve fakat ‘yolunu kaybetmek’ sözünü, tümcesini kendi uydurmuş olamazdı. Gerçi vardı böyle huyları. Bir takım abuk sabuk tümceler kurar sonra onları ulu orta dile getirir böylece hiç hazzetmese de insanları üzerine güldürürdü. Acaba yine öyle bir şey mi yaşıyordu. Hayır! ‘yolunu kaybetmek’ sözcüğünü birçok kişiden duyduğuna yemin edebilirdi. Hemen burada, bu iri yarı adama, köşeyi döner dönmez karşısına çıkan güne, mevsime, coğrafyaya uygun kıyafet yerine resmi kıyafete bürünmüş bu adama –adam takım elbise giymişti. Takım elbisenin rengi hakkında bir yargı yürütemiyordu ucube. Yine de koyu renkli bir giysi olmalıydı. Belki siyah. Siyah olabilirdi zira iri yarı adamın az biraz yaslı bir hali var gibiydi. Belki bir yakınını kaybetmişti. O yakını bu kentte, kentin bu yakasında oturuyordu adam da alelacele, ölüm haberini alır almaz gelmiş olmalıydı. Yaslı bir hali olmasa da bir durgunluk içinde olduğu aşikârdı. Hani elbise belki de grinin en koyu renginde olabilirdi. Eğer gündüz rastlasaydı adamın takım elbisesi konusunda kuşkuya kapılıp ikircikli duygular yaşamazdı ve fakat yapacak bir şey yoktu. İri yarı adamın ayaklarında da deri iskarpin vardı. Bu sıcak havada böyle bir kıyafet pek de akıl alır iş değildi. ‘Kesinlikle buraların yabancısı!’ diye geçirmişti içinden ucube- yeminle ‘yolunu kaybetmek’ sözcüğünün başkaları tarafından da kullanıldığına tanık olduğunu söyleyebilirdi. Madem başkaları kullanıyordu bu tümceyi demek ki bir gerçekliği vardı. Mecaz, eğretileme dedikleri türden bir tümce olmalıydı. Bunu bu iri yarı adama, bu yabancıya nasıl anlatacaktı? Sözcüklerle arası iyi değildi.

- Şey, dedi ucube, doğru söylüyorsunuz, cebim yok.. ve fakat sanırım.. ben.. belki de evime giden yolu karıştırdım. 

Bütün bu tümceleri korku ve endişe içinde, biraz biraz kendini olası tehlikelerden sakınarak dile getirmişti.

- Bak şimdi oldu, dedi iri yarı adam hafiften gülümseyerek. İnsanlar evlerinin yolunu zaman zaman karıştırırlar, benim de başıma az gelmedi değil hani.. peki oturduğun muhitin adını biliyor musun?

- Adını biliyorum.. adına gerek yok.. buralarda bir yerde.. belki biraz önce döndüğümüz köşeden geri dönersem görebilirim de.

- Peki geri döndüğünde yanlış olduğunu ayrımsadığında ne olacak? Dedi iri yarı adam.

- Şey, dedi ucube, bak onu düşünmedim.

- Ben de fark ettim düşünmediğini, dikkatli olmalıyız. Dikkati elden bırakmamalıyız. Evin rengini, bulunduğu sokakta ağaçların olup olmadığını, müstakil bir ev mi, site içinde bir binada daire mi? Bütün bunları gözden geçirmeliyiz. Yoksa nasıl bulacaksınız?

- Ben bu kadar teferruatın altından kalkabileceğimizden kuşkuluyum! Dedi ucube.

- Haklısın? Dedi iri yarı adam kuşkuyla. Ne yapmalı?

- Ne yapmalı?

- Durup başkalarını, bu muhiti daha iyi bilen –hatta şansımıza bizzat seni tanıyan biri bile çıkabilir belki- birini beklemek akıl yürütmekten daha iyi geliyor bana.

- Bana da! Dedi ucube, daha akıllıca, siz yabancısınız sanırım.

- Değil, dedi iri yarı adam kaşlarını çatarak, bu muhitte doğdum. Çocukluğum bu muhitte geçti. 

- Bana hiç tanıdık gelmediniz ama, dedi ucube.

- Siz de bana, dedi iri yarı adam.

- Demek ki ben muhitte oturmuyorum, ama nedense içimde burada oturduğuma ilişkin yenemediğim bir sezgi var.. hemen sağımızda bol ışıklı tek katlı evleri görüyor musunuz?

- Evet, dedi iri yarı adam sağa bakarak..

- Orada oturuyor olmalıyım, dedi ucube.

- Sanmıyorum, dedi iri yarı adam. Çünkü ben orada oturuyorum. Yeni mi geldiniz bu kente?

- Hayır, hayır, diye yanıtladı ucube utanarak, gülümsemeyi ihmal etmeden. Doğma büyüme buralıyım. Bütün ailem.. yüz yıllardır bu kentte oturmuşlar.. başka bir yere giden olmamış..

- Hay Allah.. Güneş sinemasını hatırlıyorsundur o zaman? Dedi iri yarı adam sevinçle. Öyle bir sevinmişti ki bir ellerini çırpmadığı kalmıştı. Uzun zaman var ki, diye sürdürdü konuşmasını iri yarı adam, ilk kez bu kentin yerlisi biriyle karşılaşıyorum.

- Hatırlamaz mıyım? Dedi buruk bir sevinçle ucube.. korkardım oranın merdivenlerinden salona inmeye.. böylece yirmi beş kuruş farkı verir balkona bilet alırdım.. ne dik merdivenlerdi..

- Evet.. insanın yüreği ağzına gelirdi, dedi iri yarı adam.

- Nasıl yani? Siz de mi korkuyordunuz? Dedi utanarak ucube adam.

- Hem de nasıl? Diye yanıtladı gülerek iri yarı adam. Ama ben en ön sırada, orta koltuklardan birinde oturup film izlemeyi sevdiğim için korksam da balkona bilet hiç almadım. 

Durdu iri yarı adam. Geçmiş günleri gözünün önünde canlandırmaya çalıştı.. derin bir iç çekip;

- Ancak bir keresinde, dedi, hüzünlendiğini gizleme gereksinimi duymadan, bir keresinde, tıpkı böyle bir Pazar günü, bir kovboy filmi oynuyordu salonda yer kalmamıştı ve zorunlu olarak balkona bilet almıştım.

- Ben de, dedi ucube.. bir Pazar günü.. yirmi beş kuruş fark verip yine balkondan bir bilet almıştım. Yanımda benden birkaç yaş büyük bir çocuk daha vardı.

- Benim de, dedi iri yarı adam, daha bir dikkatli bakıyordu ucubenin yüzüne.. benim de benden birkaç yaş küçük biri oturuyordu. İkimiz de filmin o sahnesinde birbirimize..

- Hani filmdeki kötü adam çiftlik sahibi tüm aileyi öldürmüştü, içeride olan bizim yaşlarda bir çocuk elinde su şişesiyle evden çıkmıştı.. ve kötü adam altı patları..

- Çocuğa doğrultmuştu.. ve ben.. dedi iri yarı adam.

- Gavur olsa yapmaz! Demiştin fısıltıyla, dedi ucube..

- Gavur başka ne yapar demiştin ağlamaklı, dedi iri yarı adam..



Cemal Çalık, 27.07.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları









Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı