22 Ocak 2018 Pazartesi

SA5521/KY1-CÇ458: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman III-3

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak; bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

Üçüncü Bölüm
-3-

Askerlik Döneminin İki Yıl Olması- Hazırda ve Seferde Fransız Ordusu- Müstahkem Ordugâhlar-  Kutye Laboratuvarında- Nehirlerin Zehirlenmesi- Zehirli Bulutlar- Mikropçuluk Bölümü- Basiller ve Yetiştirilmesi- Mikroplu Göller- Virüs ve Aşılar- İntikam Balonu ve Tayfası

Binbaşı Maluel, üç ay izin için savaş bakanlığına başvurduğu zaman eski arkadaşlarından Yüzbaşı Föri’yi gördü.

- Bakan seni bekliyor. Elini sıkmak ve bizzat izin kâğıdını vermek istiyor, dedi.

Maluel, bakanın yanından çıkınca Föri’yi bularak birlikte bakanlık bölümlerini gezdiler.

Yalnız kaldıkları zaman Maluel:

- İşte şimdi kadro dışıyım. Buna memnunum. Fakat, orduyu terk ettiğim iki yıldan ve özellikle Afrika ordusunun yok edildiği andan beri kendi kendime: acaba yine aynı askeri yasalar mı geçerli, askeri kuvvetlerimizde bir değişiklik oldu mu? Diye soruyorum. Bana bilgi ver.

- Bakanlarımız askerlik süresinin eksiltilmesini istiyorlardı.

- Evet, Almanya’da olduğu gibi iki yılı indirmek istiyorlardı.

- Almanya’da yalnız piyadeler iki yıl askerlik ederler. Süvariler üç ve topçular için dört yıldır.

- Bu doğrudur, bir piyade eri iki yılda yetişebilir.

- Yalnız eğitim ve öğretim yönünden. Fakat, askerce düşünme bu iki yıl içinde gelişemez. Sen de pekiyi bilirsin ki bir kısmına iki yıl, diğer bir kısmına dört yıl hizmet ettirmek komşularımıza belki uygulayabilir de eşitliğe uyan bizim Fransızlara uygulatamazsın. Dolayısıyla her sınıf için iki yıl denk kabul edildi. Avrupa’yı tehlikeye düşüren bu felaketten bir an önce kurtulmak için buna karar verildi.

- Demek iki yıl hizmeti kabul eden bir yasaya bağlıyız öyle mi?

- Evet.. fakat on sekiz ayda bu yöntemin sakıncası göze çarptı: artık ne sayımız ve ne de kadromuz kalmıştı.

- Sayımızın azaldığına inanırım. Fransa, hazırdaki nüfusuyla 550 bin kişilik bir hazır orudya sahip olmak için üç yıllık kara erine muhtaçtır.

- Kadro da yok gibi; çünkü bizde teskere bırakan küçük subay o kadar çok olmadığından bu eksik, hizmetlerinin üçüncü yılının başlarında terfi ettirilen küçük rütbeyle tamamlanıyordu. Şimdi üçüncü yıl kalmadığından bu eksik de giderilemiyor.

- Pek doğru.. o halde  ordu seferber haline gelince..

- Seferber haline mi? Buna gerek duyacağımızı sanıyor musun?

- Ediyorum.. bak, Romanyalılar koleradan kaçıyorlar; Ruslar, Çin Müslümanlarına karşı Sibirya sınırını savunmak için çekilerek saldırmaktan vazgeçiyorlar. Avrupa’nın bu durgunluğu beni düşündürüyor.

- Doğru söylüyorsunuz. İş kötüleşiyor. Fakat bizimle Sultanın arasında diğer devletler olduğundan genel bir seferberliğe belki gerek olmayacak. Gerçekte, ordumuzun gerçek gücüne ilişkin bilgi vereyim.

Bunun üzerine yüzbaşı Föri bir dosya alarak okudu:

- Fransa ordusu şu anki durumda:

Piyade   347,000
Süvari 80,000
Topçu 82,000
İstihkâm 15,000
Nakliye 16,000
Levazım 20,000
Toplam 560,000 Askerdir. Bu sayıya, jandarma ile itfaiyeyi de eklemek gerekir. Dolayısıyla hazır ordunun sayısı; 30 bin subay, 59 bin er, 140 bin hayvandır. Buna deniz ordusunu da eklersek bu da; 6 bin subay, 80 bin er sömürge kıtası, 50 bin deniz kıtası olup hali hazırda sayı 730 bin kişidir.

- Benim de bildiğim budur; fakat seferberlikte bu sayı ne kadar artar? Onu da okuyorum:

1) Muvazzaf ordu ve destek birliği 13 sınıf olup yüzde on terhisten sonra bunlar tamamıyla askerlik kişilerdir;1,810,000 er
2) Destek birliği altı sınıf olup bundan da yüzde yirmisi çıkarılarak ,675 bin
3) Destek birliği yedekleri altı sınıf olup yüzde otuz da bunlardan çıkarırsak, 540 bin er, 50 bin subay; toplam üç milyon yetmiş beş bin kişi.

İşte gerçek ve bilinen ordu bu kadardır. Buna yedek kuvvetlere katılan ve az bir eğitim ve öğretim verilen bir milyon sekiz yüz seksen bin er eklenirse: 4 milyon 9 yüz 60 bin kişi olur. Bu da aşağı yukarı beş milyondur.

- Eğer bu ordunun seferber haline konulacak sayısından yararlanılırsa sınırımıza tecavüz edecek bir güç düşünemem. Fakat, bu kuvveti usta bir şekilde düzenlemek ve bölüştürmek gerek.

- Sana yine söylüyorum: ordumuzu seferber haline koymaklığımızı kimse olası görmüyor. İslam ordusunun, başlangıçta karşılaşacağı Rusya, Avusturya, Almanya, İtalya ordularının karşı koymasına direneceğini umut etmiyoruz. Bu orduların ilk başarılarını bekliyoruz. O zaman denizden, istila ordusunun gerisine üç kol ordu gönderilecektir.

- Sanırım İngiltere: ‘herkes kendi hesabına’ kuralına uymuş.

- Doğru ama, birleşik ordu konusunda henüz bir anlaşmazlık yoktur.

- Ya bu ordu, beraberce getirdiği salgın hastalıklı bir güç sayesinde Fransa’ya kadar gelirse?

- Bu olasılık da düşünüldü. Bunun için de, istila ordusu asıl kuvvetlerinin izlediği yönlere ilişkin kesin bilgiler elde edildikten sonra, seçkin ve büyük istihkâmla güçlendirilen noktalara trenle alel acele ordularımız toplanacaktır.

- Mevcut müstahkem ordugâhlar ne olacak? Lille, Maubeuge, Verdun, Epinel, Balfor ve diğerleri ne yapabilecek?

- Bunlar da güçlendirilecek, büyütülecek; takımlar oluşturulacak. Halk, köylerini ve kentlerini yakıp yıkarak içerilere göçerken yakın kent ve köylüler buralara göçecek.

- Bu da eski zaman savaşlarına dönmek demek.

- Evet; fakat aralarında büyük bir ayrım var. ilk olarak, onlardan daha bir ölçüde, ikinci olarak savunma araçları başka türlü.

Orduların, yakınlarından geçecek düşman kıtaları üzerine atılacakları müstahkemlerin gerisinde ikinci bir hat daha var: Lafer, Liévin, Reims, Langer, Dijon..

- Daha geride de Paris.

- Paris her türlü saldırıya karşı koyacak durumdadır.

- Azizim sana, üç milyon İranlı ve Hintlilerle güçlendirilen 12 milyon Afrikalı Avrupa’ya geçti denilse buna iki yıl önce inanır mıydın?

- Asla!

- O halde, bugün bu bir gerçektir; dolayısıyla, her şeyi önceden düşünmelidir. Avrupalılar, kendilerinin kurtaracak birleşme kararını gösteriyorlar. Özellikle istila ordusunun ortalığa saldığı dehşet, bu dehşete uğrayan orduların korkusu, hastalık gibi afetlerle Avrupa ordusunun düzen bakışı açısından olan silahın ne geçerliliği olur?

- Düşüncemi aydınlatıyorsun!

- Çünkü ben Müslümanları pek yakından tanıyorum. İyi yönetildiklerini ve sevk edildiklerini gördüm. Son derece inatçı ve silahlıdır. Ölüm nedir bilmezler. Bunları bir bir bakana anlattım; durumun düşündüklerinizin üstünde olduğunu söyledim.

- Ne yanıt verdi?

- Kendisi de olayı pek önemli gördüğünü, istila-i cihan ordusunun küçümsenecek bir şey olmadığını ve özellikle son aldığı haberlerden bunların pek müthiş olduklarını anladığını söyledi.

- Bu sun aldığı haberler neymiş, sana söyledi mi?

- Evet, şimdiye kadar önemli derecede batıdan doğuya büyük bir göç oluyor.

- Doğudan batıya demek istiyorsun galiba?

- Hayır! Zencilere doğru bir göç!

- Anlamıyorum!

- Şimdi anlarsın. Binlerce serseriler, şimdiki yönetimin, toplumsal birliğin yerle bir olmasını bekleyen binlerce anarşist istila ordusuna katılmak üzere yoldadırlar. Avrupalılar buna engel olmazsa iş pek tehlikelidir; zira, istila ordusu pek iyi kılavuzlara sahip olacak, fakat, bir çokları da Edirne’ye ulaşmışlar.

- Bunların başkanlarını Pirim’de sen elinle öldürmedin mi?

- Azizim, kral olduysa ne geçerliliği olur; yerine bir diğerini seçerler. Emin ol, bir diğer başkan çıktı, gereken emir gizlice verdi. Çünkü savaş bakanı, emniyet sorumlularının bu sorunu pek geç ayrımsadığını söyledi.

- Vay canına! Evet, bu tehlike pek müthiştir. Bu caniler, kötülüklerini gizleyecek, sınıflar arasındaki eşitsizliği ortadan kaldıraca bir çare arıyorlar. Bunların içinde, devletler arasında sınır tanımadıkları gibi, ulusları birbirinden ayıran anlayışı da ortadan kaldırmak isteyen zır delileri bile var..

- Bunlar o kadar çoğalacak.. zira Sultanın altını, hazineleri var.

- Bu paraları, bu altınları nereden bulmuş?

- Kongo’nun doğusundaki Uyanki nehrinin bölgesinde Atuka havzasında, orada bitmez tükenmez altın külçeleri var. Atuka’dan Hartum’a kadar ve Kahire’de Şam’da, Anadolu’da kurdukları postalar aracılığıyla çıkarılan altınlar kendisine gönderiliyor.

- Bu altınla mı bu kadar adamı silahlandırdı?

- Evet.. önce Avrupa e Asya’ya bir çok görevliler göndererek bunlar aracılığıyla manevi duyguları yıktı.

- Pek doğru. Birleşik devletlerin hali hazırda olmasına rağmen bu görevlilerin pek iyi hizmet ettikleri anlaşılıyor. Ah! Hakkın var.. bunların hepsini yöneten adamın pek büyük bir dahi olduğu görülüyor. Sana bir şey sorayım eğer, bu seferki yolculuğunda bu Ebu Muhammed’e yaklaşabilirsen ne yapacaksın?

- Ne mi yapacağım?

- Evet.. Avrupa’yı bunun şerrinden kurtaracak mısın?

- İki yıl bize karşı gösterdiği iyiliklere karşı öyle mi?

- Sonucu göremiyor musun? Fransız olmak sana bir vatan görevini verir.

- Bak azizim, bana bundan söz etme.. henüz düşündüm. Doğrusunu istersen böyle bir fırsat umarım ortaya çıkmaz.

***

İki arkadaşın yolculuklarına bir gün kalmıştı. Mösyö Branten gelerek bunları Kutye laboratuvarına götürdü.

İhtiyar bilgin, bunlar için fazla masraf yapmıştı. O gece, Sanayi Üretim Merkezine çok fazla hareket ve hayat vermişti. Bu buluş kentinde yeni bir bilim görülüyordu. Karanlık kalkmış ve ikinci bir güneş doğmuş sanılıyordu.

Laboratuvarın büyük dairesinde özellikle madenler ve camdan oluşmuş oldukça yüksek bir alet göze çarpıyordu.

Bir çok makineler hareketi dağıtıp alıyorlardı. O ana kadar bilinmeyen bir sudaki konik cam borular, beton dayanaklar üzerinde olağanüstü bir hızla dönüyorlardı. Maluel, bu hareketi doğuran gücün ne olduğunu sordu.

Mösyö Kutye, gülerek harita üzerinde Evvaz şelalesini gösterdi. Büyük suda bir bakır tel bu gücü bütünüyle taşıyordu.

- Ya buhar yok mu?

- Burada öyle şey göremezsiniz. Büyük mesafeden kuvvet taşıma kuramı gerçekleştiği ve hafif ağırlıklı elektrik toplayıcılarının anılan kuvveti koruduğundan beri artık buharın modası geçti. Ortaklaşa dönen bu madeni çemberlerin yanında, zemin yüzeyinde bir korunaklı küre eksenlerinin uçlarında yusufçuk denilen su böceklerinin kanatları gibi nazik aletler, platinler üzerine milimetrenin onda biri kadar aralıklı bölümler çiziyorlar, küçük dişli çarkları kesiyorlar. Helezonları düzgün vidalar çeviriyorlar, yahut kadın saçlarına benzer madeni telleri çekiyorlardı. Sonra, ziyaretçiler ateşli motor sistemlerini izleyerek takdirlerini sondular. Gözlerinin önünde çeşitli güçlü motorlar hareket geçirildi.

Maluel:

- İki yıldan beri bayağı ilerleme olmuş! Diye mırıldandı.

Kutye:

- Gereksinim, her şeyi doğuruyor. Yaşamak istiyorsak savaşım vermeliyiz. Savaşım için de silah gerek. Dedi.

Bu devasa binanın bütün bölümlerini olağanüstü çalışmaları kapsıyordu. İşçiler, ziyaretçilere bakmıyorlardı bile. Herkes işiyle uğraşıyordu.

Kimya bölümünde durum büsbütün başkaydı. Ne gürültü ve ne de hareket vardı.

Şişeler, zaman göstergeleri, dereceli bardaklar, her boyutta balonlar ve yataklar arasında kimyagerler ve yardımcıları ellerinde kauçuk eldivenlerle, yüzlerinde maskeler olduğu halde hayaletler gibi sessiz sessiz dolaşıyorlardı. Bunlardan biri olan ak saçlı ve sakallı bir yaşlı üstat Kutye’ye:

- Sanırım başaracağız. Dedi.

Kutye:

- Pek güzel olacak, benim ihtiyar Arseniğim. Yanıtını verdi.

- Umudum tamdır, umudum tamdır!

Bu sözleri söyleyerek kalın camlı bir balonun içinde güherçile kokusu yayan renksiz bir sıvıyı sallamaya başladı.

Maluel sordu:

- Bu kişi ne umut ediyor?

- Siyah ırka karşı en şiddetli bir zehir üreteceğiz yani suları zehirleyeceğiz. Bu yeni bir şey değildir. Eski zamanda Kartacalılar bunu kullanırdı.

Yüzyıl savaşları sırasında Almanlar, Taiping devrinde Çinliler, Hindistanda İngilizler gibi nehirleri, dereleri, suları zehirleyerek Müslümanları sinek gibi öldüreceğiz; fakat..

Çahner:

- Fakat, bunu yapmak için nehirlerin kaynaklarını elde ederek halkın zehirlenme tehlikesini ortadan kaldırmalıyız.

- Pek doğru; bu iki yönlü bir silahtır. İlk olarak bu yöntemi Avrupa’nın en büyük bir nehrine, vadilerini istila ordusuna terk eden bir nehre uygulamayı düşündük.

- Tuna’ya galiba!

- Evet, Tuna’ya; fakat, bunun yakından oturan kavimleri düşününüz.

Çahner:

- Tuna ha! Viyana’dan itibaren bu nehir, o kadar büyür ki sizin zehriniz buna oranla damla gibi kalır.

Kutye:

- Düşünceniz yanlış. Biraz önce bizim Arsenik Babanın mutluluk gösterdiği zehirden pek çok yapmayı başaracağız; fakat, sürekli aynı zorluk var: yerleşik halkı zehirlemek korkusu.

- Bunu nasıl başarmayı düşünüyorsunuz.

- Elektrik sayesinde.

- Hep elektrik öyle mi?

- Evet. İleride bu gücün ne kadar büyük işler yapacağını göreceksiniz. (Ellerini kaldırarak) Elektrik! Elektriği doğuranın suların yönü olduğunu biliyorsunuz değil mi?

Maluel:

- Biliyorum. sanırım şimdi bir nehre sokulan iki tel aracılığıyla haberleşme tellerini bir birinden yüzlerce uzak kilometre mesafeye kadar iletmek olası.

- Deniz de bile iki gemi, biri diğerinden pek uzakta bulunmamak koşuluyla aynı şekilde haberleşebiliyor. Gerçekte, bu biraz demagojidir. Zira, deniz bir nehir gibi bir şerit halinde değildir.

- Evet, bu sonuç beni şaşkınlığa uğratıyor. Fakat bir nehri elektrik taşıyıcısı olarak kullandığınıza göre bundan, suları zehirlemek konusunda ne gibi bir yararı olacak?

- Bireşimini bulduğumu zehir, çözülünce elektrik cereyanının etkisine uyar; bu cereyanın etkisi altında olmadıkça tehlikeli olmaz.

- Bu nasıl şey?

- Olayı araştırmaya gerek yok. Denemesi oldu. Bu yeterlidir. İstersen şimdiden itibaren Tuna nehrini bütünüyle zehirleyebiliriz;

Fakat, bundan güçlü elektrik cereyanı geçirirsek o zaman zehrin etkisi görülür.

- Fakat, cereyanın gidişi için Avrupalılar iki istasyonu tutmaları gerek: kaynak tarafını anlarım. Ancak döküldüğü yer.

- Döküldüğü yer Karadeniz olup ağızları da Kilya, Sine ve Hızır-İlyas’tır. Elektrik bataryasının ikinci kutbunu Rus filosu oraya götürecektir.

- Fakat, cereyanın son derece şiddetli olması gerek!

- Cereyan darbeden daha az güçlü olacak. konuya ilişkin daha kesin bilgi almak isterseniz geliniz.
Hafifçe aydınlık geniş bir sundurmaya girdiler. Bunun iki yönünde iki bakır nakli karşı karşıya duruyordu.

Kutye:

- Bu iki noktalar arasında bir şimşek çaktığını görmek ister misiniz?

- 15: 20 metre uzunluğunda bir şimşek öyle mi?

- Tam 23 metre.

- Bu şimşek değil yıldırımdır.

- Evet, bu boyun eğen bir yıldırımdır.

- Bu kadar yakın bir mesafeden bize böyle bir manzarayı nasıl teklif edebiliyorsunuz? Ben eminim ki darbenin bir kısmı bizi yaralayacak.

- Merak etmeyiniz.. fakat, çekincenizi görüyorum. Güvenin; yolu üzerinde bulunmamak ve camla kaplı parkeden yapılmış şu iskemleler üzerine çıkarak toprak uzak durmak yeterlidir.

- Pekâlâ!

Bunun üzerine Mösyö Kutye bir düğmeye basına şiddetli bir ışık sundurmayı baştanbaşa kapladı.
Çahner bir sarhoş gibi sallanarak:

- Vay canına! Gözlerim kamaştı. Bu ne koku. Dedi.

Kutye: 

- Bu ozon kokusudur. Bu kokuya, fırtınaların ardından yıldırım düştüğü yerlerde rastlanır.

Mösyö Kutye, iki subaya kırk yaşlarında görünen uzun saçlı, geniş yüzlü bir adam gösterdi. Bu, bir cam karpuzun altındaki pek yoğun beyazımsı bir dumana bakmakla meşguldü.

- İşte bu kişi, yardımcılarımın en zeki ve çalışkanıdır. En güvenilir bir arkadaşım olan Mansa budur; beş yıldan beri başladığım boğucu gaza ilişkin incelemeyi yapıyor. Bunun bireşimi: Kiyanüs, karbonik asit, amonyaklı kükürt hidrat, bu da, birkaç gün içinde savaş sanayisini temelinden yıkacak bir buluşu başaracaktır.

- Bu da nasıl?

- Bir ordunun ortasına, patladığı zaman solumayı olanaksızlaştıran bombalar atılırsa boğulmak suretiyle daha çok adam öldürülür.

Çahner:

- Bu düşünce yeni değildir. İlk zamanlar istihkâmlarda,  Cenevre sözleşmesi zehri yasakladığı için, savaşlarda pek çok rahatsız eden bombalar kullanılıyordu.

- Evet, biliyorum: kükürt, katran, terebentin.. bunlar tehlikeli değildirler. Oysa bu bombalar o zamanlar bilinen karbonik asidi böyle içerseydi yine adam öldürmezlerdi; çünkü, zehirli gaz havada dağılır. Bizim şimdi aradığımız şey, bu karbonik asidin veya aynı özelliğe sahip bir başkasının etrafında bunun havada dağılmasını engelleyecek bir gazlı koruyucu bulmaktır.

Çahner:

- Olağanüstü bir şeyi.. bu şekilde, boğucu gazı ani olarak oluşturacak bir bulut yapacaksınız.

- Evet.. bulut havada dağılmayacağı için yüzeyde uzun zaman kalacaktır. Buluta istenildiği kadar genişlik verilerek de hem büyük bir hava bölümünü zehirleyecek ve hem de sınırlı bir kısım arazi iskan dışı kalacaktır.

Çahner:

- Bunların hepsi de peri masallarını andırıyor. Siyah ırkın istilası, fenni dev adımıyla ilerlettiriyor.
- İşte, ilk deneyimimizi gördünüz.

Mansa, iki subayın beyazımsı bir duman gördükleri büyük cam karpuzu büyük bir özenle kaldırdı. Bu duman o vakit daha donuk, hafifçe titrek, birkaç saniye kadar karpuzun şeklini korur halde göründü; sonra, yavaş yavaş inerek üstündeki gazın havaya oranla yoğun olmasından dolayı yassı küre şeklinde yuvarlandı ve anında kimyagerin önünde billur masanın üstüne bir hamur gibi yayıldı. 

O vakit, Mansa, masanın altındaki bir borudan bir tavşan çıkardı. Bunun burnunu gazlı bireşime sokunca hayvan derhal öldü.

Mösyö Kutye uzaklaşarak:

- İşte gelecekteki savaş! Dedi.

Çahner:

- Vay canına! Sırtımdan soğuk bir ter boşandı.

Bilgin:

- Şimdi, şurada ayrı bir bölüme gireceğiz. Gördüğünüz ve bir çok gürültü yayan makineler, bu patlayıcı maddeler, bu zehirli gazlar orada göreceğiniz basiller kadar tehlikeli değildir.

Bilginin kapısını açarak derhal dikkate kapadığı bir demir parmaklık üzerinde iki subay: ‘Mikropçuluk’ levhasını okudular.

Kutye:

- İstila ordusunun vücudundan yararlandığı çeşitli mikropları burada yetiştiriyoruz.

Maluel:

- Demek burada, kolera, sarı humma mikroplarını yetiştiriyorsunuz?

- Tifo mikrobu da. Bu dört mikropla yetindik.

- Çocukluğumdan beri genellikle virüs, mikrop vb. şeyleri duyardım. Bunlar, Pastör ve eşi tarafından keşf olundu. Fakat, bir adamı bir hastalıktan kurtarmak için, ona bu hastalığı bulaştırma yoluna aklım ermiyor.

- Bunun anlaşılmayacak bir şey yok. İşte bizim hastalık ve mikrop bölümü başkanı Mösyö Hugo. Kendisi, bunların hepsini size benden daha iyi açıklayacaktır.

Doktor Hugo eğildi. Bu da henüz dinç bir yaşlı olup gözleri, altın gözlüğün arkasında parlıyordu. Arkasına sarı ketenden uzun bir kaput giymişti.

- Size uzun uzadıya ders verecek değilim. Eğer bunları anlamazsanız çağınızın insanı değilsiniz. Dedi.

Çahner:

- Doktor bize inanın ve güvenin ben kendi adıma bu çağın adamıyım. Bu konuda düşüncemizi aydınlattığınız zaman size yararlı bir de reçete verebilirim.

- Kabul ediyorum. Bildiğiniz gibi havada, suda, toprakta, organlarımızda mikroskopla görülen milyonlarca küçük parçalar vardır. Fransızlar bunlara mikrop ve almanlar bakteri diyorlar.

Çahner:

- Bunlar pek pis hayvanlardır.

- Yanılıyorsunuz.. bunlar hayvan değildirler. Son çağın sonlarına doğru, hareketli olduklarından dolayı bunları hayvan sanmışlardı; fakat, bu mikropların nebat oldukları keşf oldu.

Kutye:

- Hayvanat ve nebatat sınıflarının tehdidi o kadar nazik bir konudur ki bunları ayırmak pek güçtür.

Doktor Hugo:

- Bunların mantarlar ailesine mi yoksa deniz yosunu ailesine katılması gerektiği henüz bilinmiş değil. ben, bu son düşünceye taraftarım. Herhalde, bunlarda ilk nebatatla beraber meydana çıktılar. İnce değnek şeklinde bir takım basiller Mısır mumyalarının dişlerinde bulundu.

Çahner:

- Ah! Örneğin, bunun bir sözcüğüne inanırsam asılmış olayım.

- Öyle ama, durum bundan ibarettir. Arzu ederseniz, buradaki mikropları size gösterebiliriz.

Doktor bir şişe alarak:

- İşte bugün, her zamankinden fazla korkuyu gerektirecek olan Almanya’da Doktor Koh’un keşfettiği kolera mikrobu. Bu, virgül şeklindedir. Bu şişede milyarlarca vardır. Bunlar, koleraya tutulanların bağırsaklarında bulunur. Hastalık, ishal şeklinde gaita ile bulaşır.

Şu küçük ince tüpteki de sarıhumma mikrobudur; Doktor Jebinye’ye göre bu, mideye yerleşir, zincir şeklinde toplanır. Bir siyah madde çıkarmak özelliğine sahip olup kusmayı sağlıyor ki bu hastalığın şimdiye kadar ilacı bulunamamıştır.

Şu balon, veba mikrobuyla doludur. Bu mikrop, parlak küçük bir parça halinde görülür. Lenf bağlarının hıyarcıklarında yerleşirler. Vebalılar içinde ölüm yüzde 920 oranındandır. Bu mikrop, en korkunç mikroplardandır.

Robert Koh’un keşfettiği tifo basilleri uzun morumsu bir şekilde görünür. Bu o kadar tehlikeli değildir. Biraz kolaylıkla yetiştirilebiliriz.

- Bu yetiştirme konusuna ilişkin bilgi verir misiniz?

- İnsanlarla hayvanlarda ve çürüyebilen maddelerde bulunan bu mikroplar sanayi bölgelerinde de yetiştirilebilirler. Bunların en uygunu küçük, tane, tavuk sularıyla süt, zaman, serum ve jelatindir. Kültürler, kısmen havada, kısmen tuvalette yapılır. Mikroplu şeylerden, hastaların gaitasından alınan basiller buralara konularak az zaman zarfında sonsuz sayıda çoğalırlar.

Bu şekilde, bütün gücüyle virüs denilen madde yani durumu şiddetli olup merhametsizce öldüren bir virüs haline gelir.

Burada bunlardan bir miktar vardı.

Doktor Hugo bir perdeyi kaldırarak bir parmak boyunda ve kütüphane rafları gibi gözlere yüzer yüzer sıralarla konulan binlerce tüp meydana çıktı. Bunların ağzı pamukla ve kauçukla kapalıydı.

- Bunların hepsini toplamaktaki amacınız nedir?

- Keşf edemiyor musunuz? Dinleyiniz: şimdi içi boş top mermileri, barut hakkının etkisiyle paralanınca tehlikeli olmayıp sıradan organ yaralamasıyla sonuçlanır. Eğer, bu merminin içine virüs doldurulursa bombadan bir tane konursa patlama anında mikroplar mermi çekirdeğine çarparak parçaların her biri zehirlenecektir.

Maluel:

- Ben çarpışma olayıyla oluşan ateşin bu mikropları öldürmeye yeteceğini sanıyorum.

- doğrudur; 120 derecelik bir ısıda et suları temizlenir; fakat ısı mikropları öldürse de potomanilerle dokusunu imha edemez ki bunlar da mikroptan daha tehlikelidir.

- Bu sözcüklerin anlamı nedir?

- Bunlar, mikropların atıkları olan korkunç zehirler olup bazı hastalıklarda hastayı öldürerek bu mikropları da öldürürler.

- O halde bu tüpler yasak mermiler!

- Son derece tehlikeli olacaklardır; zira, tane parçalarından biri bedenin hangi kısmına rastlarsa rastlasın o adam kolera veya vebadan ölür.

- İslam ordusuna karşı gerçekten..

- Mikroplu mermileri kullanacağız. Size güvence veririm. Böyle bir savaşımda her şey uygundur.

Çahner gülerek:

- Valla tamamen uygundur. Müslümanlar, sizi hastalığa uğratmak için bu hastalıklara tutulmuş adamlar göndermeyi dahice bir buluş saymışlardı. Siz de onlara şekilde karşılık veriyorsunuz. Bu şekilde savaş yılanlar savaşına benzeyerek kuyruklardan başka bir şey kalmayacak.

- Bu hastalıkların serumlarının yakında elde edeceğiz, halbuki düşmanımızda yoktur. Beyaz ırkın bağışıklığını sağladığımız zaman..

Çahner:

- Bağışıklık mı? Mikroplar nasıl oluyor da doğurdukları hastalığı hükümsüz bırakacak bir aşıyı sağlıyorlar?

Doktor Hugo:

- Bu, Pastor’un önemli keşfinden biridir: mikroplar içinde bir kısmı zararsız ve diğer bir kısmı da tehlikelidir. İşte zararsız bir mikrop atığıyla bir tehlikeli mikrobun zararı ortadan kaldırılır.

Çahner:

- Ne tuhaf! Şu virgül şeklindeki mikroplar vücudumuzda kavga ediyorlar öyle mi?

- Diğer bir yöntem de: az mikrop içeren et suyunu bazı hayvanlara aşılamaktır. Ardından yavaş yavaş fazla mikrop içerenler aşılanır. Bu şekilde ata kuş palazı basili aşılanmış olur. Birkaç gün sonra, bir çocuğa bu attan alınan serum aşılanırsa çocuk kuş palazından kurtulur..

Bunun ardından ki subay Mösyö Kutye’ye teşekkür ederek laboratuvardan çıktılar.

Yalnız kaldıkları zaman Maluel:

- Bu işten apaçık olarak anladığım bir şey varsa o da: Avrupa’nın bir ölüler mahzeni olacağıdır. Düşünüyorum: acaba düşman tarafın aynı araçlara baş vurmasıyla bir savaşın sonucu ne olacak?

- Adem sende! Bunu düşünme. Bu ilerlemeyle yeni bir devir açılacak. Buna da isim bulmak zor.

- Evet, fakat Müslümanlar galip gelirse Avrupa ne hale girecek? Yoksa uygarlık yok mu olacak?

- O kadar kötümser olma! Amerika var; bu ilerlemeyi daha da geliştirir ve yararlanır. Ömer de zeki ve ilerlemecidir. Uygarlığı, bıraktığımız yerden başlayarak devam ettirirler.

- Çahner ne tuhaf konuşuyorsun..

- Şimdi bunları bırakalım da, yarın akşamki yolculuk için gerekenleri hazırlayalım. Kimbilir belki kendisini görebiliriz.

- Evet.. belki..

***

Mösyö Branten, on dört ay çalışarak tamamladığı balona ‘İntikam’ adını vermişti.

Bu, o ana kadar benzeri görülmemiş bir büyüklükteydi.

Yüksekliği 78 ve boyu 104 metreydi.

Gövdesi 89, 375 metre küp olup yükselme gücü 22 bin kilo atık almasına uygun bulunuyordu. Tayfası da 56 kişiydi. 

Bu balon 2,5 milyon franga mal olmuş ve bu paranın bir kısmı hükümet tarafından verilmiş ve diğer kısmı da bağışlarla elde edilmişti. Yalnız Branten 500 bin frank vermişti.

Balonda bulunanlardan beş kişi bir kurul oluşturup 19 kişi makinelerin kullanmasıyla görevlendirilmiş ve en iyi silah kullanan 30 kişi de silahlı birim meydana getirilmişti.

Beş kişilik kurul: Branten, Maluel, Çahner, Doktor Ruben, Deniz teğmeni Moris Franlivy den ibaretti.

Bu subaylar, askerlere komuta edip yanlarına bir topla iki de topçu eri verilmişti.

Bu: 50 milimetre çapından ve 6000 bin metreye kadar beş kilo ağırlığında uzun mermiyi sağlıklı bir biçimde atan seri ateşli bir top olup atış hızı dakikada 28 mermiydi.

Denize düşüldüğü zaman baloncuları kurtaracak taşıması olası sandallardan başka Mösyö Branten, balona birçok paraşütler ve şişirilmiş balonlar aldı.

Makinelerde iç değişiklikler yapılmıştı. Hareket ve aydınlatma elektrikle çalışıyordu. Güçlü projektörler geniş bir sahayı kolaylıkla aydınlatıyordu.

Üç aylık malzeme ve yiyecekler alınmış ve yolcular 7000 metre yükseklikte soğuğa karşı vücutlarını koruyacak elbiseler edinmişlerdi.

Bu balonda en yeni iki araç vardı ki bunlar da Kutye Laboratuvarındaki bir mühendis tarafından icat olunmuştu.

Bunlar, balon teknesinin alt tarafından asıl kazık şeklinde iki demir parça olup alçak kısımlarında çelikten üretilmiş sivri birer koni ve yüksek kısımlarına yakın dörder tane kurşun kanatçığını içeriyorlardı. Bu kazıkların içinde özellikle açılmış yuvalara yerleştirilen büyük demir kramponlar, ustalıkla bir tertip aracılığıyla gerek mihvere gerekse bir diğerine dikey olarak kalıyorlardı.

Bu araçların görevi de şuydu:

Mösyö Branten, İntikam balon, yükselme gücünün fazlalığı sayesinde Çar balonunun üstünden saldırmayı umut ediyordu. Bu şekilde ona hâkim olunca bu demirleri atacaktı.

Elbette, Çar balonunun alüminyumdan olan kalkanı hızla düşen bu demir kitlelere karış koyamayarak delinecek ve kramponlar açılan deliklere girerek takılacak ve Çar balonu İntikam balonunun tutsağı olacaktı.

İntikam balonu, Şanzelize ağaçlarının üzerinden yükselirken Madam Suzan Kent kabinesinden çıkarak Paris’in güzel manzarasını izlemek için küpeşteye geldi.

Balonun izleyeceği yön Paris’le İstanbul arasındaki düz çizgi olup bu da 2733 kilometreydi ki saatte 110 kilometre alarak ve gece yolculuğundan kaçınarak 24 saat sürecek bir yolculuk olacaktı.

Gece Monblan dağına ulaştı. Sabahleyin saat dokuzda hareketle Alp dağlarını geçti.. 2200 metre yükselerek en yüksek tepeleri 1800 metre yukarıdan geçti. Soğukluk burada 18 dereceyi bulmuştu.

İki saat sonra, balon Lombardiya’nın hoş görünümlü kırlarına ulaşmış ve uzaktan ufukta tarlaların yeşillikleri arasında bir kent resmi belirmeye başlamıştı ki bu da: Lecco kentiydi.

Maluel:

- Zavallı İtalya zaten hali hazırda silahlanmayla mahvolmuş derecesine gelmişken bugün zorunlu olarak yapacaklarıyla ne hale gelecektir. Dedi.

Çahner:

- Adam sende, komutan. Acıma! Çünkü İtalyanlar bizi sevmezler. Yine de bunun kuvvetini öğrenmek isterim. Diye yanıt verdi.

Arklarından bir ses:

- Yüzbaşım, ben bu konuda size tam bir bilgi verebilirim. dedi.

İki subay başlarını çevirdiler. Kendilerine bu şekilde seslenen adam zeki yüzlü ve İntikam balonu askerine özgü elbise giymiş bir delikanlıydı.

İlk anlık şaşkınlıktan sonra, Çahner:

- Teşekkür ederim.. dedi.

Delikanlı cebinden bir defter çıkararak:

- İtalya ordusu hali hazırda: 14,500 subay ve 234 bin askerden oluşmuş on iki kol ordudan ibarettir.

Savaş zamanında, birinci hat kıtaları:

456 bin   piyade
  23 bin   süvari
  43 bin   topçu
  68 bin   levazım vb. toplam 590 bin kişidir.

İkinci hat kıtaları:

275 bin piyade
  35 bin kale bölükleri
  12 bin levazım, tren birliği
  23 bin destek birlikleri ki toplam 345 bin kişidir.

Her iki hat kıtalarının toplamı 935 bin olup deniz kuvvetiyle birlikte bir milyon olur. Bu sayıda görüyorsunuz ki topçu ve süvari piyadeye oranı uzaktır. Çünkü ülkede at kıtlığı vardır. Bazı İtalyan gazetelerinden, hükümetin 2.933.000 kişilik bir ordusu olduğunu okuyacaksınız, bu da bir hayal ürünüdür. En çok bilgi sahibi olan generallerin de onayladıkları ve itiraflarından olduğu şekilde hükümet bu sayıya ne eğitim ve öğretim verebilir ne de silahlandırabilir.

Maluel:

- Sözünüze inanırım..

Çahner:

- Sizi kutlarım delikanlı; iyi bilgi almışsınız. Bu gibi konuların sizi niye ilgilendirdiğini anlamış değilim, şaşırdım.

- Beni ilgilendirmiyor.

Çahner:

- Ya!

- Yalnız, okuyucularımızın yararlanması yönünden her zaman bu gibi sayısal bilgileri toplarım. Verdiğim birkaç bilgi ve rakam size de yaradığı açık..

- Okuyucularınız mı? Siz kimsiniz?

- Yüzbaşım, kendimi gizlemeye hiçbir neden görmüyorum. Sabah ve akşam yayınlanan bir büyük gazetenin muhabiriyim. Adım Aleksandr Barbu’dur. Birinci destek birliğinin eski küçük bir subayıyım.

- Fişekliğinizde olan şu nedir?

- Bir fotoğraf makinesi, yüzbaşım.

- İşte şimdi anladım. Siz Karo Gazetesinin muhabirisiniz.

- Evet…

Maluel yere doğru bakarak:

- Umarım her arzumuza ulaşırız siz de gerçeği dünyaya duyurursunuz! Dedi.




<< Önceki                   Sonraki>>


Cemal Çalık, 22.01.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı