3 Ocak 2018 Çarşamba

SA5426/KY34-EE16: Bir Zekat Muhasebesi

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم



Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Âlemlerin Rabbi, Mevlâmız olan Allah’a hamd, örnek kulu, son Resûlü Hz. Muhammed Mustafa’ya salat ü selâm ile sözlerime başlarım.

Aslında ne zamandır aklımda olan bir meseleyi sizlerle paylaşmak istedim. Müslüman olarak bizlerin ömrü de imkanları da sınırlı. Yeryüzünün tamamında Müslümanların ihtiyaçları artarak devam ediyor. Müslümanların zaten sınırlı olan bu imkanlarını doğru, yerinde ve şeffaf bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyor.

Birazcık bu hayır işleriyle meşgul olanlar bilirler ki, Müslümanların imkanları çok da yerinde kullanılmıyor; bunu umûm olarak Fetö sömürü sisteminde gördük, Allah ile aldatılarak Müslümanların imkanlarının hangi habis işlerde kullanıldığı, dini duyguların nasıl paravan olarak kullanıldığı, insanların nasıl aldatıldığı görüldü. Zekât “günümüzde olduğu gibi", sorumsuz bir şekilde hiç bir suretle ferdin isteğine bırakılmamıştır.[1]

Müslümanların bu imkanlarının sarfı şeffaf, denetlenebilir ve legal olmalı. Ama memleketimizdeki gurupların kahir ekseriyeti ideolojik nedenlerden ziyade maddi güce ve imkanlara dayanıp kolektif bir güç haline gelmişler, şirket gibi hareket etmektedirler. Bu yapıların içindeki insanlar da aidiyet duygusu ile çoğu zaman aylık ödeme gibi ödemeler yapıyorlar. Bunlar çoğu zaman küçük rakamlar oluyor. Dolayısıyla Müslüman verdiği rakamın nereye gittiği ya da nerede kullanıldığının peşine pek düşmüyor. Ama bu küçük miktarlar binlerce kişiyle hesaplanınca muazzam tutarlara ulaşılıyor. Sarf makamında “ehem-mühim” meselesine  ehemmiyet gösterilmediğinden kargaşa ve istismar kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor.

Zekatın farklı gruplar eliyle aslında sarf edilemeyecek yerlere mesela yurt, bina, cami gibi yerlere –kitabına uydurulmak suretiyle- harcanıp Allah’ın emrettiği sınıflara harcanmaması ya da bu imkanların aslında ihtiyaç olmayan yerlere kullanılması da ayrı bir meseledir.

Şimdi şöyle söyleyeyim, sivil toplumundan cemaat ve derneklere, Kuran Kurslarından yurtlara kadar Müslümanların bu temiz hassasiyeti ve imkanları kullanılmaktadır. Türkiye’nin neresinde olursa olsun yürütülen hizmetler bu Müslümanların alın teri ile kazandıkları imkanları değerlendirmek sureti ile yapılmaktadır.

Bugün Müslümanlar olarak bu meselede de diğer Müslüman ülkelere rehberlik edebilmek için Türkiye’nin bu büyük meseleye bir çözüm bulması gerekmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde zekâtın bizzat devlet tarafından organize edilip toplanma uygulamasına  benzer bir çalışmasının Türkiye’de de yapılması gerekmektedir.

Buradaki bir endişe de şudur; zekatı beytu’l-mala bağlarsak, tamam şimdi biz varız ama yarın başkaları bu yerlere gelirse o zaman Müslümanlar ciddi problemler yaşayabilir endişesidir. Bize düşen işlerimizi Allah’ın istediği standartlarda ve ihlas ile yapabilmektir. Yarın daha kötü olabilir endişesi ile bugünün yanlışlarını devam ettirmek meselelerimizi çözmüyor, derdimize devâ olmuyor.

Zekat’ın bu şekilde şeffaf bir şekilde denetim altına alınıp ve devlet eliyle yapılması neticesinde Müslümanların faiz batağından uzaklaştırmaya yönelikte çalışmalar yapmamızın önü açılacaktır.

Hz. Peygamber ve onun yetiştirdiği zekât memurları görevlerini layıkıyla yaparak zekât müessesesinde zengin ile fakir arasında bir köprü görevi görmüşlerdir. Bugün bu müessese yeniden Hz. Peygamber devrinde olduğu gibi işletilmeye başlanırsa toplumda var olan pek çok huzursuzluğun yok olacağı kanaatindeyiz.[2]

ZEKAT MÜESSESESİ

“Zekât, insanlık kadar eski olan fakirlik problemine İslâm’ın çare olarak getirdiği müesseselerden biridir. Bu müessese bireylerin arzu ve iradelerine bırakılmamıştır. Zekâtın organizesi kamu otoritesine havâle edilmiştir.[3] Bu gerçeği, zekâtın sarf yerleri arasında sayılan “zekât memurları” (Tevbe, 9/60) (el-Âmilîne aleyhâ ) ifadesi açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Allah Teâlâ zekât memurlarına da zekâttan pay ayırmıştır. Zekât bizzat devlet kuvvetleri tarafından tek bir bütçede toplanarak yerinde dağıtılmıştır. Bu sebeple zekât işlerinde çalışanlara bu bütçeden bir pay ayrılmıştır. Zekât işlerinde çalışan memurlara zekâttan ücret ödenmesi zekâtın bir müessese olarak kurulduğunu ve her yönüyle gelişmeye ve genişlemeye müsait bulunduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber de zekât işlerinde çalışan memurlara Tevbe Sûresi altmışıncı ayeti gereğince bütçeden belirli bir maaş vermiştir. Bu gerçeği biz pek çok hadiste tesbit edebilmekteyiz.”

Medine döneminde zekât resmî bir şekle büründürülmüş ve İslâm devleti tarafından toplanan, Beytü’l-mâl’in resmî bir hakkı, kaynaklarından biri olarak değerlendirilen bir konuma getirilmiştir. (İzzet Derveze, Kur’ân’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, III, 363) Bu dönemde zekâtın sarf yerleri Allah tarafından belirlenen bir farz olarak ortaya konmuştur. Tevbe Sûresi’nde zekâtın sarf yerleri şöyle zikredilmiştir: “Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla, köleler, borçlular, Allah yolunda cihat edenler ve yolda kalmış yolcular içindir.”( Tevbe 9/60) [4]

Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden sonra zekât farz kılınınca Rasûlullah zekâtın toplanılmasını emretmiş ve İslâm’ı seçen kabilelere zekâtlarını toplamaları için tahsildarlar göndermiştir. Kur’ân-ı Kerim’de de Tevbe Sûresi’nde “âmilîn” kelimesi açıkça zikredilmiştir.( Tevbe 9/60) Bu âyette zekât işleriyle uğraşanların varlığı kabul edilmekte, bunların toplanan vergiler üzerinde maaş şeklinde bir hakka sahip olduğu açıklanmaktadır. Hz. Peygamber döneminde, zekâtların önceden tahmini, toplanması, kayıt altına alınması, korunması, merkeze nakli, dağıtımı gibi işlerle mükellef memurlar tayin edilmiştir. Bu görevlilerden bir kısmı devlet merkezi olan Medine’de bahsedilen vazifeler için görevlendirilmiş, bir kısmı da Medine dışına tahsilât için gönderilmiştir.[5]

“Dünyada insanlık var olduğundan beri fakirlik ve fakirlik problemi mevcut olmuş, semavî olan ya da olmayan bütün dinler ve sistemler bu problem üzerinde durmuştur. Bu sistemler ve dinler zenginleri yardıma çağırmış ve yardıma teşvik etmişlerdir. Ancak bu konuda en köklü çözümü İslâm bulmuş zekât devletin kontrolünde iki tarafın da haklarını gözetecek bir şekilde müesseseleştirilmiştir.

Hz. Peygamber özellikle hicretin 9. yılında (M.630) genişleyen İslâm coğrafyasında bulunan zekât mükellefi müslümanlara zekât memurları göndermiştir. Sistemli bir hale getirilen zekât düzenli bir şekilde toplanmaya başlamış, haksızlıklar önlenmiş ve ihtiyaç sahipleri mağdur edilmemiştir. Liyâkat sahibi memurlar tarafından toplanan zekâtlar öncelikli olarak toplandıkları bölgenin ihtiyaç sahibi insanlarına dağıtılmıştır. Malların stok edilmesini önleyen zekât vasıtasıyla toplumdaki sosyal adaletsizlikler ortadan kalkmıştır.”[6]

BİR İBADET OLARAK ZEKAT

Zekât bilinen şekli ile genel kabule göre hicretin ikinci yılında Ramazan ayından sonra Medine’de farz kılınmıştır.[7]

İslâm dini hem dünya ve hem de ahireti hedefleyen ve birini diğerine tercihi tasvip etmeyen, mutedil bir yol tavsiye eden, engin bir inanç ve düsturlar manzumesidir. Ebedî saadeti kazanmak için dünya ahiretin mezrası kabul edilmiş ve bu maksadı gerçekleştirmek için de dünyadaki her meşru çalışma ibadet sayılmıştır. Zekât, bir yönüyle ibadet diğer bir yönüyle vergi niteliğinde olmak üzere söz konusu çalışmaların en önemlilerinden birini teşkil etmektedir. Zekât kelime olarak temizlik, artmak, bereketli olmak, iyi ve düzgün olmak anlamına gelir. Dinî terminolojide ise asli ihtiyaçlar dışında nisap miktarı mala sahip olan ve bu sebeple zengin sayılan Müslüman'ın, bu zenginliği üzerinden bir tam yıl geçtiğinde vermesi gereken verginin adıdır.

Yüce Allah’ın belirli şartları taşıyan zengin kişilerin malından alınarak lâyık olanlara verilmek üzere farz kıldığı belirli miktardaki mala zekât denir.[8] Ömer Nasûhi Bilmen ise zekât tarifi ile ilgili olarak şunları söyler: “Zekât bir malın, muayyen bir miktarını, muayyen bir zaman sonra müstahak olan bir kısım müslümanlara Allah Teâlâ’nın rızası için tamamen temlik etmekten ibarettir. Zekât Allah kullarının kulluklarındaki sadâkatlerine delalet ettiği için ona sadaka da denmiştir. Sadaka anlam olarak zekâttan geniştir. Nâfile ve vacipleri de kapsar. Ancak zekât nâfile kapsamındaki malî yardımları ihtiva etmez. Zekât vermeye tezkiye, verene müzekkî denir.”[9]

Zekât, İslam’ın beş temel esasından biridir. Zekâtın farz oluşu kitap, sünnet ve icmâ ile sabittir. Zekâtın malî bir ibadet olduğunu ve önemini belirten birçok ayet[10] ve hadis[11] bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de zekât kelimesi terim olarak otuz iki yerde geçmektedir. İki ayette temizlenme, arınma; otuz ayette ise yardımlaşma ve vergi müessesesini ifade eden zekât anlamında kullanılmıştır. Yine bu ayetlerden yirmi altısında zekât namazla birlikte, namazdan hemen sonra zikredilmiştir.[12]

Zekât, İslâm dininin beş temel şartından biridir. Bunun en güzel ifadesi Hz. Peygamber’in şu hadisidir: “İslâm beş şey üzerine bina edilmiştir. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve oruç tutmaktır.”( Buhârî, “Îman”, 1; Müslim, “Îman”, 1)

Zekâtın farziyeti Kitap, Sünnet ve icma ile sabittir.( Serâhsî, el-Mebsût, II, 201-202) Kur’ân-ı Kerim’deki: “Namazı kılın, zekâtı verin” (Bakara,2/43), “Onların mallarından zekât al” (Tevbe,9/103) ve “Hasat günü ürünün hakkını verin” (En’âm, 6/141) ayetleri zekâtın farziyyetinin delilleridir.[13]

İslâm dininin en önemli esaslarından biri olan zekât ibadeti, Hz. Peygamber zamanında kurum haline getirilmiş ve bu kurum organizesi kamu otoritesinin yetkisine havale edilmiş. Hz. Peygamber döneminde zekât mallarının toplanma zamanı belirlenmiş, düzenli bir şekilde toplanması için görevliler atanmış, toplanan zekâtlar kayıt altına alınmış ve Kur’ân-ı Kerîm’de belirtilen yerlere dağıtılmıştır. Zekât müessesesinin işlevselliğini yerine getiren en önemli organ ise zekât memurları olmuştur. İslâm’ın yayıldığı coğrafyalara gönderilen memurlar görevlerine lâyıkıyla îfâ etmişlerdir. Zekât Müessesesi, sonuç olarak Hz. Peygamber döneminde inşâ edilmiş, kamu otoritesi tarafından yönetilmiştir. Bu kurum tam anlamıyla işlerlik kazandığı için toplumdaki fakirlik problemine çare bulunmuş ve insanların sıkıntıları büyük oranda çözülmüştür.

Ayrıca İslam dini, dünyada adaleti tesis etmek, zulmün her türlüsünü ortadan kaldırmak amacıyla manevi yön kadar maddi bakımdan da kuvvetli olmayı emretmektedir: “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla hem Allah düşmanını, hem kendi düşmanınızı hem de bunlar dışında sizin bilmediğiniz, fakat Allah'ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda ne sarf ederseniz, size hiç haksızlık edilmeden karşılığı size aynen ödenir.” (Enfal, 8/60.)

Zekâtın aslı itibariyle bir ibadet olduğu malumdur. İbadet kavramı, yapılan işin bütünüyle Allah’a tahsis edilmesi anlamını taşır. Diğer bir ifadeyle, mal sahibi eda etmekle mükellef olduğu zekât miktarını Allah’a tahsis edip, O'na niyabeten elden çıkarıp fakirin mülkiyetine girdirmektedir.[14]

Zekât, İslâm’da son derece önemli bir güvenlik kurumu olup, İslâm toplumlarının dayanağı ve sosyal yapının temel taşıdır. Bin dört yüz yıl önce ortaya konan bu müessese bir çeşit sosyal sigorta fonudur.( T. Yazgan, Sosyal Güvenlik Açısından Zekât, 15) Muhammed Ebû Zehra’nın da belirttiği gibi zekât, mükellefiyet, sarf yerleri ve toplanıp dağıtılması bakımından tam bir dayanışma fikrinin ürünüdür.( M. Ebû Zehra, İslâm’da Sosyal Dayanışma, 138)[15]

Zekât, İslâm iktisadının temelini oluşturur. İslâm’ın iktisat nizamı, asıl mülk sahibinin Allah olduğunu kabul etmenin temeli üzerinde kuruludur. Bu aynı zamanda mülk ile ilgili hukukî konuların sadece Allah’a ait olduğunu kabul etmek demektir. Zekât ise tüm bu hükümlerin pratik ifadesidir. Aynı zamanda zekât maldaki hakların en önemlisidir. Dolayısıyla malî meselelerde Allah’a teslim olmanın en güzel belirtisi, zekât ibadetidir.[16]

HZ. PEYGAMBER (S.A.V.) DEVRİNDE ZEKÂT VE TEMLİK[17]

“Zekât, farz kılındığı andan itibaren Hz. Peygamber’in görevlendirdiği memurlar tarafından toplanmıştır.( Vâkıdî, el-Meğâzî, III, 973; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, II, 160) Bu durum ilk iki halife döneminde de devam etmiş, kabilelere zekât memurları gönderilmiştir.( M. Hamidullah, İslâm Müesseselerine Giriş, 116) 

Zekâtın devlet tarafından toplanmasının önemine dikkat çeken Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Hakkıyla çalışan zekât memuru evine dönünceye kadar Allah yolunda savaşan gâzi gibidir.”(Ebû Dâvûd, “Zekât”, 6; Tirmizî, “Zekât”, 18; İbn Mâce, “Zekât”, 14) Hz. Peygamber devrinde zekât memurlarının bir kısmı devletin merkezi Medine’de görev yapmış, bir kısmı ise Medine dışında görev yapmıştır. Medine’de görev yapan sahâbîler arasında zekât mallarını yazan Zübeyr b. Avvâm, Cüheym b. Salt ve Huzeyfe b. Yemân vardı. Bilâl-i Habeşî zekât mallarını korumakla görevliydi.( Kettânî, et-Terâtîbü’l-İdâriyye, II, 155-157) Abdullah b. Revâha ise vergiye tabi malların miktarını takdir ederdi.( İbn Hacer, el-İsâbe, II, 86)”[18]

Hz. Peygamber döneminde zekât müessesesinde görev alan memurlar “musaddık”(Vâkıdî, el-Meğâzî, III, 973) ve “âmil” (Tevbe 9/60) terimleriyle isimlendirilmiştir. Hz. Peygamber döneminden sonra bu görevlilere farklı isimler de verilmiştir. Kâsim, keyyâl, nakkâd gibi.( C. Yeniçeri, “Asr-ı Saadette Devlet Bütçesi”, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadette İslâm, III, 298-299)[19]

Kaynaklarımızdan öğrendiğimize göre “Hz. Peygamber (s.a.v.) devrinde zekâtın bizzat devlet tarafından organize edilip toplanma uygulamasının Hz. Osman'a kadar devam etmiş, daha sonraki farklı uygulamaları olmuştur.

Konu ile ilgili olarak daha geniş bilgi için Konya’da 2011 yılında tamamlanan Ayşe YAVUZ’un “HZ. PEYGAMBER’İN ZEKAT MEMURU OLARAK GÖREVLENDİRDİĞİ SAHABİLER” başlıklı Yüksek Lisans Tezine bakılabilir.[20]

Zekâtın Devlet Tarafından Toplandığını Bildiren Tatbikat Zekâtın devlet tarafından alınması uygulamasına bizzat Kur’ân delâlet etmektedir: “Ey Muhammed! Mallarının bir kısmını, kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al, onlara dua et /senin duan onlar için bir güvendir. Allah işitir ve bilir."(Tevbe, 9/103.)

Bu ayette, İslâm devletinin başkanına Müslümanlardan bir nevi gelir vergisi olan zekâtı bizzat almasını emretmektedir. Bir başka ayette ise şöyle buyrulmaktadır: “Zekâtlar; Allah’tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere onu toplayan memurlara kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarf edilir. Allah bilendir, hâkimdir.”(Tevbe, 9/60.)

Bu ayette Yüce Allah, zekâtın bizzat devlet tarafından toplanması gerek­tiğine zekât toplayan memurlara hisse ayırmak suretiyle işaret buyurmuş­tur. Bu emirler bize zekâtın mutlaka devletçe alınarak tevzi edilmesi gerektiğini haber vermektedir.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.), yaşadığı müddetçe zekât kendisine verilmiş­tir. O devirde ve daha sonra gelen Halifeler devrinde de zekâtın, bütünü ile fert tarafından tevzi edildiğine dair bir belgeye rastlanılmamaktadır. Aksine bütün delil ve rivayetler bize zekâtın muayyen bir devre kadar devletçe alındığını gösteriyor.

Zekât, farz olduğu andan itibaren Hz. Peygamber (s.a.v.)’in görevlendirdiği memurlar tarafından toplanmış, zahiri mallardan ziraî mahsuller tahmin edilerek hasat zamanı mahsuller bu memurlar tarafından toplanmış, hayvanların zekâtında da aynı usul tatbik edilegelmiştir. Zekât “günümüzde olduğu gibi", sorumsuz bir şekilde hiç bir suretle ferdin isteğine bırakılmamıştır.[21] 

Örneğin, İbni Abbas (r.a.)’in rivayet ettiği hadiste: Hz. Peygamber (s.a.v.) Muaz (r.a.)’ı Yemen’e gönderdiğinde: “Onlara zenginlerin mallarından alınıp fakirlere verilmek üzere zekâtın Allah'ın farz kıldığını bildirmesini bu hususta kendisine itaat edecek olurlarsa haddi aşmamasını zulmetmemesini mazlumun bedduasından sakınmasını, zira mazlum duasının müstecap olacağını” buyurmuştur.[22] Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.) çeşitli bölgelere zekât toplamakla görev­li memurlar da göndermiştir.” [23]

“Hz. Peygamber’in vefatından sonra halife olan Hz. Ebû Bekir döneminde bazı kabileler zekâtlarını vermek istememişlerdir. Bunun üzerine onlara karşı ordu sevk etmek isteyen Hz. Ebû Bekir’e ashaptan bazı isimler karşı çıkmıştır. Hz. Ebû Bekir onlara cevaben: “Allah’a yemin ederim ki, ben namaz ile zekâtın arasını ayıran kimselerle muhakkak harp ederim. Çünkü zekât malî bir haktır. Bunlar Allah’ın Rasûlüne verdikleri bir dişi oğlağı benden men ederlerse, zekâtı men etmek suçundan dolayı onlarla muhakkak savaşırım.” demiştir.(Buhârî, “Zekât”, 1) Temel hedeflerinden biri canın korunması ve muhafazası olan İslâm’ın zekât vermeyenlerle savaşması esasen zekâtın önemini ve onun devletin koruması altında olduğunu göstermektedir.

İslâm, zekâtı Allah tarafından yeryüzünün halifesi olarak tayin edilen insan için emretmiş ve onun hükümlerini, miktarını ve sınırlarını belirlemiştir. Ayrıca zekâtı ihtiyaç sahiplerine bir yardım mekanizması kılmış, kalpleri birleştirici bir etken haline getirmiş ve yeryüzünde Allah’ın kelâmının yükselmesine vesile tayin etmiştir.( Y.Kardâvî, Fıkhu’z-Zekât, II, 853-854) İslâm, zekât müessesesiyle bütün insanların sosyal güvenlik haklarının bulunduğu gerçeğini ta yedinci yüzyılda ortaya koymuştur ve devletin kontrol ve idaresi altında bu müessese varlığını devam ettirmiştir.( T. Yazgan, Sosyal Güvenlik Açısından Zekât, 15)”[24]

Zekâtın Devlete Verilip verilmemesine İlişkin Tartışmalar

Hem zahiri, hem de batını mallardan zekâtın devletçe alınması ancak Hz. Osman devrine kadar devam etmiştir. Hz. Osman’dan sonra, insanlar zekâtlarını çeşitli şekillerde ödemeye başlamışlar, devlete verilmesi hususunda da ayrı ayrı görüşler belirmeye başlamıştır.

Yusuf Kardavî gibi çağdaş âlimler zekâtın mutlaka devlete verilmesi gerektiği görüşünü savunmaktadırlar. Bunlar, zekâtın kayıtsız şartsız devlete verilmesi gerektiği hususunda Hz. Peygamber’in çeşitli hadislerine dayanmaktadırlar. Örneğin, Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Peygamber’e gelerek “zekâtımı senin elçilerine (zekât memurlarına) ödediğim zaman Allah'a ve Resulüne karşı mesuliyetten kurtulur muyum? diye sordu. Hz. Peygamber de cevaben: “Evet, zekâtını benim elçime ödediğin zaman Allah ve Resulüne karşı sorumluluktan beri olursun. Ödediğin zekâtın mükâfatı sana, günahı ise, onu değiştirene aittir” buyurdu.( Şevkânî, Neyl'ül-Evtâr, IV, 41.) Yine İbni Mes'ud’dan rivayet edildiğine göre Resûlüllah şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz benim ölümümden sonra hoşunuza gitmeyen bazı olaylar çıkacak.” Ashap: Yâ Resûlallah (o zaman) Bize ne yapmamızı emredersiniz? dediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) : “Üzerinizdeki hakları öder, kendiniz için Allah'tan hayırlısı­nı istersiniz”( Şevkânî, Neyl'ül-Evtâr, IV, 41.) buyurdu.[25]

Bu görüşe göre, Müslümanların zekâtlarını mutlaka devlete vermek zorunda olduklarını gösteren diğer bir hadis şöyledir: Vâil b. Hucr’dan rivayet edildiğine göre kendisi şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v.)'e bir adamın şöyle sorduğunu duydum: Yâ Resûlallah! Bizim başımıza, üzerimizdeki hakları isteyen fakat bizim hakları- mızı vermeyen idareciler geçerse ne yapalım? Bize haber ver, dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) : “İdarecilerinizin emirlerini dinleyin ve itaat edin. Sizin mesuliyetiniz size, onların mesuliyetleri de kendilerine aittir” (Şevkânî, Neyl'ül-Evtâr, IV, 41.;Yavuz, a.g.e. s.480–487) buyurdu.[26]



Emin Emre, 03.01.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, İlahiyat, Din ve Tefekkür
Emin Emre Yazıları


[1] Yunus Vehbi Yavuz, İslam’da Zekât Müessesesi, İstanbul: Feyiz Yayınları, 1972.s.465.
[2] Ayşe YAVUZ, “HZ. PEYGAMBER’İN ZEKAT MEMURU OLARAK GÖREVLENDİRDİĞİ SAHABİLER”, s.58.
[3] İbn Kayyim, Zâdü’l-Meâd, I, 147; F.Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet, 261.
[4] Ayşe YAVUZ, “HZ. PEYGAMBER’İN ZEKAT MEMURU OLARAK GÖREVLENDİRDİĞİ SAHABİLER”, Danışman: Prof. Dr. Ahmet ÖNKAL, Konya-2011, Yüksek Lisans Tezi, s.14-15.
[5] Ayşe YAVUZ, “HZ. PEYGAMBER’İN ZEKAT MEMURU OLARAK GÖREVLENDİRDİĞİ SAHABİLER”, s.17.
[6] Ayşe YAVUZ, “HZ. PEYGAMBER’İN ZEKAT MEMURU OLARAK GÖREVLENDİRDİĞİ SAHABİLER”, s.57-58.
[7] İbn Mâce, “Zekât”, 21; Nesâî, “Zekât”, 35; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I, 248-249; İbn Kesîr, el-Bidâye, III, 347; İbn Seyyidi’n-Nâs, Uyûnü’l-Eser, I, 238-239.
[8] Yusuf Kardâvî, Fıkhu’z-Zekât, I, 37.
[9] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, 330-331
[10] Zekâtla ilgili ayetler için bkz. 2/43, 2/83, 2/110, 2/177, 2/245, 2/254, 2/263, 2/267, 2/271, 2/273, 2/277, 3/92, 4/77, 4/162, 5/12, 5/55, 6/141, 7/156, 9/5, 9/11, 9/18, 9/34, 9/35, 9/53, 9/54, 9/58, 9/60, 9/71, 9/75, 9/98, 9/99, 9/103, 9/104, 11/87, 13/18, 13/22, 13/23, 14/31, 19/31, 19/54, 19/55, 20/14, 21/73, 22/35, 22/41, 22/78, 23/1, 23/2, 23/3, 23/4, 23/60, 24/37, 24/56, 27/3, 30/38, 30/39, 31/4, 32/16, 33/33, 41/6, 41/7, 47/36, 47/37, 47/38, 51/19, 57/11, 57/18, 58/13, 59/9, 64/16, 64/17, 70/24, 70/25, 73/20, 92/18, 98/5, 99/7, 99/8, 107/7.
[11] Buharî, Zekât 1, 3,41, İstitâbe 3, İ'tisâm 2,Sadaka 1, 63, Mezâlim 9, Megâzî 60, Tevhid 1, Tefsir, Âl-i İmrân 14, Berâet 6, Hiyel 3; Müslim, Îmân 31, (19), 32, (20), Zekât 26, (987), 32, (1658, 1659, 1660); Tirmizi, Zekât 6, (625), Îmân 1, (2610); Ebu Davud, Zekât, 1, (1556), 4, (1584), 4, (1575); Nesai, Zekât, 3, (5, 14), 46, (5, 55), 4, (5, 15, 16), 2, 6, (5, 12–14); Maliki, Zekât 30, (1, 269), Cihâd 3, (2, 444).
[12] M. F. Abdülbâkî, el-Mu’cemü’l-Müfehres, 331.
[13] Ayşe YAVUZ, “HZ. PEYGAMBER’İN ZEKAT MEMURU OLARAK GÖREVLENDİRDİĞİ SAHABİLER”, s.7.
[14] Bünyamin ÇALIK, Zekât ve “Temlik” Esası,  s.65.  http://dergipark.gov.tr/download/article-file/180040
[15]  Ayşe YAVUZ, “HZ. PEYGAMBER’İN ZEKAT MEMURU OLARAK GÖREVLENDİRDİĞİ SAHABİLER”, s.10.
[16] Said Havva, el-İslâm,115; Ayşe YAVUZ, a.g.t., s.13.
[17] Bünyamin ÇALIK, Zekât ve “Temlik” Esası,  s.66-67. 
[18] Ayşe YAVUZ, “HZ. PEYGAMBER’İN ZEKAT MEMURU OLARAK GÖREVLENDİRDİĞİ SAHABİLER”, s.15.
[19] Ayşe YAVUZ, “HZ. PEYGAMBER’İN ZEKAT MEMURU OLARAK GÖREVLENDİRDİĞİ SAHABİLER”, s.16.
[20] http://acikerisim.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/1731/294489.pdf?sequence=1
[21] Yunus Vehbi Yavuz, İslam’da Zekât Müessesesi, İstanbul: Feyiz Yayınları, 1972.s.465.
[22] Yavuz, a.g.e. s.466.
[23] Yusuf Kardâvî, Fıkhü'z-Zekât, Beyrut: Dârü’l-İrşad, 1969. II,749–751. Bkz. Bünyamin ÇALIK, Zekât ve “Temlik” Esası,  s.67. 
[24] Ayşe YAVUZ, “HZ. PEYGAMBER’İN ZEKAT MEMURU OLARAK GÖREVLENDİRDİĞİ SAHABİLER”, s.16.
[25] Bünyamin ÇALIK, Zekât ve “Temlik” Esası,  s.69. 
[26] Bünyamin ÇALIK, Zekât ve “Temlik” Esası,  s.70.  



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı