9 Ekim 2017 Pazartesi

SA4983/KY1-CÇ427: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/Roman I-9

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak, bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

Birinci Bölüm
AFRİKALILARIN SAVAŞ HAZIRLIĞI
-9-

- Olağanüstü bir Panorama- İniş Hesap Cetveli- Valinin Yanında- Cezayir’de Korku- Fransız Kıtalarının Toplanması- Muhammed El Şerif Camiinde- Gizli Bir Toplantı- Bir Arap Vaizi- Cennet Ve Cehennem- Tarikatlar- İlk İhanet-

Mühendis:

- Aziz yeğenim bu manzaraya ne dersin? dedi

- Mükemmel!

Cezayir, vapurla gelen yolculara pek hoş bir manzara sunduğu halde balonla yolculuk edenler gözünde daha muhteşem bir görüntü, büyülü bir hoşluk sunuyordu! 

Bir biriyle eşit olmayan ve kötü yontulmuş taş kitlelerine sahip beyaz mermer ocağına benzeyen arap şehri, kasabaya hakim üçgen tepenin yamacında kurulu dalgalanan yapılar, taş yığınlarını gören bakışlara eşsiz doğal güzelliği sunuyor, bu şaşaalı şelale hoş bir yönelişle rıhtım kenarında bulunan Avrupalılara özgü evlerle genel yapılardan oluşmuş sedde kadar uzanıyordu.

Meşhur Cezayir beyi Hayrettin tarafından yapılarak şehri “Cezayir” diye adlandırmasına neden olan dört küçük adayı kasabaya birleştiren meşhur eserden ötürü “Hayrettin Rıhtımı” diye anılan rıhtım yüksekten pek göz alıcı bir biçimde görünüyordu.

Dev bir yengecin iki kıskacına benzer, fenerden ve Uzun Kapı istihkamından itibaren inşa edilen diğer rıhtım da liman ağzından çıkan bir vapuru avuçlarıyla sıkmak istiyormuş gibi bir görüntü sunuyordu.

Selahaddin, mühendisin gayr-i ihtiyarı uzattığı eli büyük bir arzu ile sıkarak:

- Derin saygılarımı, takdirlerimi kabul buyurunuz.. gerçi biraz geç olduysa da bu da bu görkemli yolculuk sırasında bazı fiziksel ve ruhsal rahatsızlıklarımdan dolayı olmuştur. Size şen bir yol arkadaşı olamadığımdan dolayı bana gücenmeyiniz. Bu hoş manzara bütün üzüntülerimi unutturdu. Fransa kıyısından buraya sekiz saatte gelmek cidden anlatılması zor bir başarı ve görkemli bir iştir.. dedi.

Mühendis eğilirken ve yeğeni de yolun yarısından fazlasını kamarasında geçiren ve şimdide böyle konuşan bu adama hayretle baktı. Bütünüyle değişen tercüman, balon kıyıya yaklaştıkça şehrin dikkat çekici noktalarını ve civarını parmağıyla gösteriyordu.
  
Uzakta, sağda, Peskat burnunun arkasında: Cezayir’in yazgısını birkaç saat içinde belirleyen ve terapist tarikatı rahiplerinin, manastırlarının temellerini gülle yığınları üstüne kurdukları Sıtavili meydan savaşını anlatan bir heykel kompozisyonu vardı.

Solda görünen Matifu burnu olup bu iki burun arası da, sonunda Mezunfarre, kardinal Laviçerin’in arap okulu, Dafrik Nöturdam Katedrali bulunan dairesel hoş koyuydu.

Balon iki rıhtımın üstüne ulaştı. Kuzeyde, Bab-ül Vade vadisi, batıda, sabık emir Abdulkadir’in torunu Halid bin Haşimi’nin köşkü ve valinin yazlık sarayı bulunan seçkin vadinin zümrüde benzer meydanı gözü okşuyordu. Uzakta, sahilin yavaş yavaş yükselen sırtlarının gölgesi Atlas sıradağlarına düşüyordu.

Mühendis:
- Yavaş gidelim! dedi.

Eğim açısı küçülmekle bir saniye içinde balon ilerlemeksizin asılı duruyor sanıldı.

Tercüman:

- Ne kalabalık! Rıhtımlar, setler, meydanlar insandan görünmüyor… dedi.

Küyi sordu:

- Nereye inceceğiz?

Mühendis parmağıyla tepenin üstündeki beyazlığı göstererek:

- İmparator istihkamının yakınına; orada hafif bir yer arazisi olup istihkamı, yaylanın batı yönünden ayırır. Orda hem deniz rüzgârlarından korunuruz ve hem de güneye hareket etmek için deniz yüzeyinden 200 metre kadar yüksekte bulunmuş oluruz.

Küyi barometreye baktı: 1340 metreyi gösteriyordu; eğer ağır, ağır yani oldukça küçük bir iniş açısıyla anılan yere inmek istenilirse önce daha az düşük bir yüksekliğe inmek gerekiyordu.
İniş hesap cetvelini inceledi. Bu gerçekten dahice bir eserdi. Mühendis iki yıl çalışarak bunu yapmayı başarmıştı.

Rakımı bilinen yerin belirli bir noktasına belli bir açı içinde inmek için hangi yüksekliğe kadar inmek gerekiyorsa orada, hesaba gerek kalmaksızın sırf bir göz gezdirmekle bulunabiliyordu.

Delikanlı birinci sütunda 216 rakamını aradı: bu, pek sağlıklı bir deniz haritasına göre imparator istihkamının rakımıydı.

Bu rakım 500 metreden 500 metreye yatay aralığa karşılık geliyordu; balon henüz iniş noktasından 5500 metre uzakta bulunuyordu; bu miktarın karşısında, Küyi, istenilen yüksekliği ve iniş açısını buldu.

Birkaç saniye içinde Çar istenilen yükseltiye inerek yoluna devam ediyordu. Yavaş, yavaş gemiler ve sandallarla dolu limanın ve 300 metre yüksekten Bab-ı Uzun’un üstünden geçti; Ağa Mahallesini solda, kasaba ile yeşillikler içinde bulunan Taqaret mahallesini sağda bıraktı; sonra halkın uzaktan yansıyan mırıltıları içinde alışkın bir kuş gibi iniş için belirlenen bağlık vadiye indi.

Mühendis:

- Dikkat ettiniz mi halk içinde hemen hemen yerlilerden kimse yok gibiydi.. dedi.

Tercüman:

- Pek doğru, bornozları pek göremiyorum.

Mühendis:

- Buna karşılık Avrupalıların pek çoktu; ömrümde, gemi ile dolu böyle bir liman görmedim.
Bunun da sebebini, inişten biraz sonra bir yaver aracılığıyla gittiği vali ve komutanın yanında öğrenecekti.

Cezayir’de pek fazla korku ve telaş hüküm sürüyordu.

Güneydeki birliklerden yüksek yaylaları yöresine yayılan bu korku Cezayir’i de korkunç pençesinde eziyordu.

Göçmenler, üç aydan beri Tuat’de toplanan çokça Arabın güney yönünden geleceğini sezerek mümbit vahalarla halfa otu tarlalarını tehditkâr araplara bırakarak Jervil’den, Celfa’dan, Laquat’den, Piskra’dan kaçmışlardı. 

Sonra korku gittikçe büyüyerek Maskara, Tiyaret, Buqar, Omal, Batna’ya ve oradan gittikçe büyüyen bir kar topu gibi, bir ay içinde halkı iki misline çıkan Cezayir süvarilerine kadar gelmişti.

Yalnız Fransız kıtaları, müfreze karakollarını topladıktan sonra son dereceye kadar savunmak üzere stratejik önemi olan Neqat’ı işgal etmişlerdi.

Aynı zamanda hem vali ve hem de on dokuzuncu kol ordu komutanı olan general, öyle gürültüye pabuç bırakan adamlardan değildi; ancak Cezayir halkının bu şekilde kaçarak canlarını kurtarmak istediklerini önceden düşünerek İspanya, Fransa ve İtalya’ya ait gemileri bu nedenden ötürü limanı doldurmuşlardı.

Vali ve komutan, 1870 de Fransa bayrağının şanının yücelten kahramanlarının oğullarından biri olan General Seul’dü. Pek dirençli ve soğuk kanlı olduğundan halkın bu şiddetli heyecanı içinde mühendisi tam bir samimiyetle kabul ederek yolculuğundan dolayı kendisini kutladı ve Sahra-i Kebir tren yolu mühendisinin iltifat dolu mektubunu okudu.

Tren yolu mühendisini çok yıllar önce tanımış ve giriştiği bu büyük projeye bütün gücüyle katkıda bulunmaya çalışmıştı.

Bu mektubun, yüzbaşı Meluel’e ait kısmını gözden geçirince üzüntülü bir biçimde başını salladı.

- Bu zavallı mösyö Füritye, bu subayı bulacağınızı pek o kadar ümit etmemiştir; düşününüz, Mumaliye bizim işgal hattımızın en son noktasındaydı. Varsayalım ki katliamdan kurtulsun, Asya kabileleri arasına Tuareqlerin mekik dokudukları 1500 kilometrelik boş bir sahayı, çölü geçip gitmek zorunda kalacak… kendisi, son derece takdir edilen bir subaydı. Ancak diğerleri gibi o da öldü; artık kuşkuya gerek yok… dedi.

Mühendis, üzüntüsünü belirten bir işaretle cevap verdi, general sözlerine devam etti:

- Henüz bu ayaklanmanın hangi amaçla olduğunu bilmiyorum; her halde Sudan’ın öte tarafından baş gösterdi. Acaba, bizim Cezayir kabilelerinin bunlarla işbirliği ne kadar? Bunu söyleyemem; ancak elde edilen bilgiler pek müthiştir. Mıntıka komutanlarının ve mülkiye memurlarının işaret ettiklerine göre, eğer biz daha önce davranarak bastırmazsak ve asilerin yaklaşmasına izin verirsek isyanın genelleşeceği anlaşılıyor.

- O halde, karşı saldırıya geçebilecek misiniz?

- Karşı saldırıya başladık; her an sıkıntılı haberler bekliyorum. Bunu da anlarsınız..

- Anlıyorum Sayın General; zira, sizi böyle sakin görmekle..

- Eğer komutan heyecanlı olursa sonra kimde sükunet kalır? Fakat kalbimi okuyabilseniz müthiş bir ıstırap göreceksiniz; çünkü düşmanlarımız bu günkü kadar hiçbir vakit düzenli ve yeni gelişmiş silahlarla silahlı olmadıkları gibi bu kadar da kalabalık değildiler. Yok edilen birlikler, firara eden kıtalar, her yerde halkı cihada kışkırtan dervişler… özetle bunların hepsi endişeyi gerektiren şeylerdir; bu kışkırtıcılardan birkaç düzinesini kurşuna dizdirdim; yerlerine hemen başkaları geldiler.. sürekli artan bu topluluğa karşı benim sevk ettiğim üç kol ne yapabilir?

- Üç kol yolda mı?

- Evet: Meşeriya’dan, Jervil’den, Laquat’den hareket eden bu kollar Elebyaz Seydi Şeyh’de birleşeceklerdir; arapların bu velinin türbesi etrafındaki toplantıya bakılırsa Tuat’den gelmek üzere bulunan kitlelerin hareket noktasının burası olması gerekir.

- Bu kolların bireysel hareket etmemesi gerekir değil mi?

- Ben de bu düşüncedeyim. 32 bin kişilik bir askeri gücü toplayabilmek için üç eyaletten yardım istemem gerekti.

- Bunlar Fransız askeri mi?

- Evet hep Fransız askeri. Bütün Cezayir kıtasında hatta iki kat maaş verilmiş olsa bile bir avcı taburu kuracak kadar adam bulunmaz… işte bu ayaklanmada asıl beni korkutan, endişeye düşüren arapların birlik olmalarıdır.

- Bu kıtalarla doğrudan doğruya haberleşebiliyor musunuz?

- Evet..yaklaşık 12 bin kişiden oluşan Meşeriya ve Jervil kolları, bir gece yürüyüşünün ardından bu sabah Elebyaz’a ulaşacaklardı. 20 bin kişi gücünde olan üçüncü kol da 40 kilometre kadar doğuda Berezinade’dir.

- O halde bunlar belki yarın birleşirler. Mükemmel silahla donanmış 32 bin Fransız askerinin parlak bir başarı elde etmesi kaçınılmazdır. Cezayir’in kurtuluşu bu başarıya bağlıdır. 

- Hayır; durumun kazandığı tehlikeli boyuta göre bir başarı yetmez. Bunu izleyen güney doğudan gelerek birkaç gün içinde Tuquret’e ulaşacak kitlelerle uğraşacağız. Casuslarımızı, bu kitlelerin Tuareqlerden oluşan büyük bir keşif gücün olduğunu iddia ediyorlar.

- Pek korkunç ve tehlikeli düşmanları… bunlara ne ile karşılık vereceksiniz?

- Tunus kıtaları ve Konstantin eyaletindeki yedeklerle… Piskra ve Tebese’de toplanmaya devam ediyorlar.

- Fakat nasıl oluyor da bu isyanı size daha önce haber vermediler?

- Nedenini şimdi söyleyeceğim. Araplar genellikle bir birlerine düşman fırkalara bölünmüş olduğundan yetmiş yıldan beri biz bu ayrılıktan yararlanıyorduk. Bu gün, Nijer’den geldiği bildirilen bir emir üzerine bunlar tek vücut olarak hareket edip aralarındaki düşmanlıkları unuttular…yarım asırdan beri Fransa’ya sadık kalan Düeir ve Ticani gibi bazı kabileler bile bu bağlılıktan saparak asilere katıldılar. Yahudilerden başka casusluk yapacak kimseyi bulamıyoruz. Fakat her sabah eski şehrin sokaklarında bunlardan bazılarını da öldürülmüş gördüğümüz için artık bunlardan da yararlanamıyoruz.

- Sayın General, işte gayet zor bir durum..

- Evet pek vahim.. Fransa’dan istediğim 30 bin askeri göndermede kararsızlık gösteriyorlar. Bu gidişle bir ay sonra 30 bin kişi daha isteyeceğim.

- Düşmanın gücü ne kadardır?

- Bunu tahmin etmek mümkün değil. Yalnız pek fazla olduklarını söyleyebilirim. Varqle ve Aluved’e kadar her yerde sınırlı savaş ve çatışma oldu 33. enlemin altında ne olup bittiğini bilmiyoruz.

- General, Allah yardım ederse size bu konuda tam bir bilgi veririm.

- Pek doğru; olağanüstü yolculuğunuz, istenildiği yöne istenildiği zamanda gidebileceğinizi kanıtlıyor. Ne kadar hızla hareket ediyorsunuz?

- Sakin havada 23 derecelik iniş açısıyla saatte 130 kilometre.

- Mükemmel… hangi yolu izleyeceksiniz?

- Ben de bunun belirlenmesini sizden isteyecektim; emrinize tabi değil miyim?

- Sayın Mühendis, hizmetiniz kabul ediyorum; bu buhranlı zamanda pek değerlidir. Düşünceme kalırsa: önce Laquat’e gider ve orada bilgi almak üzere yere inersiniz; sonra Berezina yoluyla kollarımıza gider ve onlara komuta eden general ile görüşürsünüz.

- Bu komutan kimdir?

- General Karteron… Ordunun ilerisinde giderek kaşiflik görevini yerine getirirsiniz; oradan ilerisine dair size kesin bir bilgi veremem. En iyisi General Karteron’a tabi olmaktır.

- Paris’te iken bana, korkulduğu gibi isyanın genel olup-olmadığını anlamak üzere Nijer’e ve mümkünse daha uzağa gitmemi söylemişlerdi.

- Daha uzağa mı? Söylemesi pek kolay!

- Ben duruma göre hareket edeceğim.

- Her halde, daha güneye gitmeden Laquat’ten bana telgraf çekiniz.

- Güveniniz!

General elini baloncuya uzatarak:

- Şansınız açık olsun! Allah yardımcınız olsun! dedi.

***

Hükümet konağında bu konuşma olurken, Cezayir’in en ücra bir köşesinde başka türlü bir olay geçiyordu.

Büyük bir bornoza bürünen bir arap, kukuletasını gözlerinin üstüne kadar indirerek yüzünü göstermeksizin kasabaya doğru hızlı hızlı yalnız olan dar dehlizlerden birinin merdivenlerinden çıkıyordu. 

Buradan diğerine atılan kemerlerin altına yılankavi bir biçimde devam eden dolaşık sokaklardan zorlanmadan geçerek antika sütunlar üzerine kurulmuş kubbelerin altından gürültüsüzce geçip gidiyordu.

Yolda birçok mağribiye rastlamakla beraber başını çevirmeksizin gidiyordu.

Koyu elbiseli sufi zencileri, işlemeli yelekler giyinmiş Biskriler, cevval bakışlı Yahudiler yanından geçiyorlardı.

Arkadaşları tarafından tanınmaması için kıyafet değişikliği yapan bu arap: Selahaddin idi.
Muhteşem manzaralı bir kapının önünde durup itti. Kapı aralanınca karanlıkta iki göz parladı.

- Ne istiyorsun?

- Şelale müritlerindenim. 

- Şeyhin kimdir?

- İbn-i Ali Şerif.

- İmamın?

- El Faruk.

- Müftün?

- El İlvan.

- Bir sure oku!

Selahaddin okudu. Kapı açılarak içeri girince tekrar kapandı. Selahaddin küçük, dar ve fakat pek yüksek bir salonda buldu kendini. Burası lamba ile aydınlıktı.

Önünde duran yarı çıplak bir zenci, elindeki hurma ile dolu bir tahta tepsiden hurma ikram etti.
Biraz kuşkulandı; limanın yanında önceden tanıdığı ve ettiği hizmete karşılık parolayı kendisinden öğrendiği tarikattan birine rastlamıştı; ancak toplulukça kararlaştırılan bir işaret olması muhakkak olan bu ayrıntıyı adam söylememişti. 

Yerde, ısırılarak bırakılan hurmalarla dolu diğer bir sahan gördü. Bu yörenin örf ve adetini bildiği için işi anladı. Ve hurmalardan birini alıp çekinerek yere attı.

O zaman, kapıyı açan arap dar bir kapıyı örten bir perdeyi kaldırdı. Selahaddin öncekinden daha küçük bir odaya girdiyse de burada kimseyi göremedi.

Duvarların boyunca bir çok dağınık ve rengârenk ayakkabılar duruyordu. Kendisininkini de çıkararak diğer bir kapıdan daha geçip:

Tavanı yüksek, yeşil ve kırmızı sütunlarla süslü, üç büyük avize ile aydınlatılmış büyük bir yere girdi.
Yalnız tilmizleri tarafından bilinen gizli bir kapıdan Muhammed el Şerif camiine girmişti. Bu mübarek zat, Cezayir’de kerametler göstermiş büyük velilerden biriydi. Cezayir’in Osmanlı Devleti idaresinde bulunduğu sırada paşa olan Muhammed El Hasan zamanında pek şöhretli olan bu valinin mübarek cesedi kendi adı verilen bu camide bulunan özel bir mezarlıkta toprağa verilmişti.

Akşam namazı vakit olduğundan yüzlerce dervişler akşam namazını kılıyorlardı. Selahaddin de diz çöktü… namaz son bulduktan sonra hatip minbere çıkmıştı.

- Alemlerin rabbi rahman olduğu gibi azabı da pek şiddetli ve büyüktür.

Mihrapta duran imam yüksek sesle:

- Azap günü yakındır! dedi.

Konuşmaya devam etti:

- Size ilahi intikamın pek şiddetli olacağına yemin ederek söylüyorum. Adn kavmine ne olduğunu biliyorsunuz… işte ceza günü yaklaşıyor; intikam yakındır.

Camidekiler:

- Amin! Amin! diye bağırdılar.

Hatip konuşmaya devam etti:

- Şimdi size kafirlerin kıyamet günü görecekleri azaptan bahsedeceğim. Cehennemde yanmağa mahkum olan kimseye, bağırsaklarını kavuracak, parçalayacak kaynar su içirilecektir. Cehenneme girecek olanların vay hallerine! Bunlar veba saçan bir rüzgârın ortasında kaynar zift kuyusuna sokulacaklar.

Yeniden bir sessizlik ortalığı kapladı. Hatip yeniden konuşmaya başladı:

- Sizlere, ey cenabı hakkın mümin, dindar kulları… kanların akacağı zaman gelince dinimizin hakkı için kanlarınızın son damlasını akıtmaya söz veren sizlere… cenabı hak cennetini vaat ediyor… orada bütün mutluluklara ve arzulara ulaşacaksınız….

İmam sesini yükseltti:

- Ey ümmet-i Muhammed bu mükafatı kazanmaya hazır mısınız?

Hepsi birden:

- Hazırız! dediler.

- Sultan Ebu Muhammed verilecek emri, belirlenecek saati size haber verinceye kadar bekleyiniz!

- Bekleyeceğiz!

- O gün, artık kalplerinizden merhameti çıkarınız, dünya ile bütün ilişkinizi kesiniz.

Bunun üzerine hepsi birden son defa olarak eğildiler. 

İmam gür sesle bir duaya başladı:

- İlahi, dini İslam’ın yücelmesine çalışanların şan ve şereflerini yücelt. İslam için kanlarını dökmekten çekinmeyen bu din savaşçılarına yardım et.”

Namaz ve dua bitmişti. Müminler yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladılar; fakat kapıya yönelmeden önce imamın önünden geçiyorlar ve o da tanıdıklarını adlarıyla çağırarak ayrıca dua ediyordu.

Selahaddin, işittiği isimlerden, Cezayir’deki başlıca tarikatların müritlerinden oluşan gizli bir toplantıda olduğunu anladı.

Burada Kadiri, Senusi ve diğer tarikatların tilmizleri, en meşhur tekkelerin dervişleri bulunuyordu.
Selahaddin önünden: tilmiz, mürit, fakir, sufi süluk, meczup gibi tarikat yapılarındaki derecelere mensup birçok kişilerin geçtiğini gördü.

Yalnız kendisi görünüşte kendinden geçmiş tövbe ediyormuş gibi duruyordu. Hatip omzuna dokundu.

- Artık gitme vakti geldi. El Faruk bereket ihsan etti.

- Kendisiyle özel olarak görüşmek isterim.

- Bir tekke işi için mi?

- Hayır.

- Dini bir sorun için mi?

- Hayır.

Arap dikkatle Selahaddin’e bakarak:

- Büyük görev için mi? diye sordu.

- Evet.

- O kadar önemli mi?

- Evet.

- Acele mi?

- Hem de çok acele.

- Gel!

Hatip minberin yanındaki İzmir halısıyla örtülü küçük alçak bir kapıdan içeri girmişti.

Selahaddin de peşinden odaya girdi. İmam yalnız değildi. Karşısında kır sakallı, ciddi görünüşlü bir kişi bulunuyordu.

Hatip imamın kulağına bir şey söyleyerek bir köşede diz çöküp oturdu.

Selahaddin’in ayakta beklediği bir anlık sessizlikten sonara imam yavaşça:

- Büyük görev için mi? diye sordu.

Evet, anlamında başını salladı.

- Burada serbestçe konuşabilirsin.. bu zat, Cezayir müftüsü Seydi Ellivan hazretleridir. Hangi tekkedensin?

Selahaddin başındaki sarığı çıkararak:

- Tekke mi soruyorsun? Tekkem yok; ne müridim ve ne de derviş, ben bir arkadaş, bir dostum.

İki arap da sapsarı kesildi. Hatip oturduğu köşeden kalkarak hançerini çekti.

Selahaddin:

- Bu adama söyle rahat olsun; eğer sen beni öldürürsen, arayacak adamlar vardır. Çünkü buraya girdiğimi biliyorlar. Sonra bu işte sen aldanıyorsun.

İmam sordu:

- Sen kimsin?

- Deminde söyledim; size bu işte yardım edecek bir arkadaş.

- Sen bu işi biliyor musun?

- Biraz önceki vaazı dinledim. Otuz beş yıl İslam içinde yaşadığım halde bu anda Cezayir içinde ne olup-bittiğinden haberim yok mu sanıyorsun?

- Sen Hıristiyan mısın?

- Hayır, inançları sağlam bir Müslümanım.

Müftü:

- Senin bir Müslüman olduğunu kim kanıtlayacak? dedi.

- Söyleyeceğim sözler…

Bunun üzerine Selahaddin soyunu-sopunu anlattı; muhataplarını aldatmak için bazen uydurmaya ve bazen değiştirme suretiyle yaşam öyküsünü anlattı. Rumların yanına büyük memuriyetlerde bulunduğu halde bile yine inançlarına helal getirmediğini, Maliki mezhebinden olan kardeşlerini unutmadığını açıkladı.

Yaşamının bazı yönlerini örneğin, aslen Yahudi olduğunu, sonra döndüğünü, bir Hıristiyan kızını sevdiğini ve bundan ötürü Hıristiyanlara kin ve nefret bağladığını söylememişti.

Sonunda, eğer düşündüklerini gerçekleştirmeyi başarırsa İslam alemine pek büyük hizmetler edebileceğini söyleyerek konuşmasını bitirdi.

Müftü sordu:

- Nasıl hizmet?

- Bu sabah deniz tarafından gelen bir hava gemisinin istihkam tepesine indiğini görmedin mi?

- Evet, minarede ezan okurken o da geçmişti; bu memlekette asla böyle bir makine görülmemiştir.

- İşte ben bu hava gemisinin içindeyim; şimdi sana onun buraya niçin geldiğini söyleyeceğim.

Araplar hayretler içinde kalmışlardı. Zaten şehirde hep bundan konuşuluyordu. Herkes de önemli endişeler doğurmuştu.

Hançerini elinden bırakmayan hatip yerine oturdu.

Selahaddin söze başladı:

- Bu makine, Afrika’yı dolaşmak ve oradaki hareketten haber almak, ayaklanmayı başlatan kişiyi bularak ordusunun içinde kapıp uçmak için Fransa’dan gönderildi. Yerle beraber gider, en yüksek dağların üstünden aşar, rüzgâra ve fırtınaya önem vermez. Kurşun işlemez. Eğer bu, görevini yerine getirirse on beş gün sürmez cihad komutansız kalacaktır.

Araplar başlarını salladılar ve güvensizlikle bir birlerine baktılar. 

Selahaddin müftüye seslendi:

- Kuşku duyuyorsun, ışığa karşı gözlerini kapıyorsun; bir zamanlar senin gibi Cezayirliler de Fransız silahlarının gücünü hafife almışlardı. Fakat, dikkate almaya mecbur kaldılar, o zaman da iş işten geçmişti. Batılılar buraya toplar getirdiler; bu şekilde arapları uzaktan, görünmeden bile öldürüyorlardı. Feylipuyelde, camiler kadar büyük kayaları denizde yok ettiler. Kahır vadisinin kurumuş yatağında oldukça derin kuyulardan sıcak su fışkırttılar. Şu an Cezayir’deki komutan yüzlerce saat uzakta bulunan çöl ordusu komutanıyla konuşuyor. Bu söylediklerimden kuşku duymuyorsun ya? Hayır değil mi? Çünkü, bunlar gözlerinin önünde olan şeylerdir. Geçen sene, Tuat isyan ettiği zaman, develerin üzerinde binen askerlerin kullandıkları yeni tüfeklerin araplara ne kadar dehşet verdiğini bilmiyor musun? Dumansız ve sessiz olarak dakikada 100 mermi atıyorlardı. Bunların hepsine inanıyorsun değil mi?

Araplar sessiz bir halde duruyorlardı. Selahaddin devam etti:

- Bu yeni icat da aynı şekilde dehşet vericidir. Demin söylediğim gibi Çöl Sultanı’nı bularak, önceleri Aynselah’da isyan eden Ebu Haddad nasıl zincire vurulduysa, onu da zincire vurup Cezayir’e getirinceye kadar yer yüzündekilere dehşet saçacaklar.    

- Ne yapabilirsin ve ne istersin?

- Ne yapabilirim? Evvela kendi aleyhine gönderilen bu müthiş makineyi sultana teslim edebilirim.
Yeniden iki arap bakıştı. Acaba karşılarındaki adam bir deli mi yoksa Fransızlar tarafından gönderilen bir casus muydu?

Tercüman bunların kararsızlıklarının nedenini anladı.

- “İnan bana inanayım sana!” eğer sizi ele vermek ve tutuklatmak isteseydim burada kalarak zaman yitirir miydim sanıyorsunuz? Diğerleriyle beraber buradan çıkar ve hemen emniyet genel müdürü albaya gider, duydukları söylerdim… siz de o zaman hapı yutardınız.

Dolayısıyla, kuşkulanmanız pek yersizdir; bu şekilde efendinize edeceğim hizmetten kendisini yoksun bırakmış oluyorsunuz.

Müftü:

- Düşünceni açıkça ortaya koymuyorsun… eğer kalbinde hakikatten eser yoksa cenabı hak seni kahretsin! dedi.

***

Selahaddin camiden çıkınca öğreneceğini öğrenmişti. Cami el Kebir’den aldığı kâğıdı sımsıkı koynunda saklamıştı. İhanet yolunda ilk adımı atmıştı. İntikamı gerçekleşmeye yüz tuttuğundan bu düşünce kendisine pek tatlı geliyordu.

Şimdi artık ne yapacağını biliyordu. Elde edeceği amacı iyiden iyiye görüyordu.

Bunu ne şekilde başaracağını henüz bilmiyorsa de her halde o aracı da bulacağına inanıyordu.

Asıl, balonun Afrika asi kitlelerine rastladıktan sonra durmaksızın Çöl Sultanına doğru gitmesiydi. 
İlk önce bunu öğrenmesi gerekti.

Gece olduğundan sokaklar karanlığa boğulmuştu. Fakat Selahaddin eski Cezayir’î kendi memleketi gibi bildiği için kendisini kabul ve elbiselerini bulan dostunun evini zorluk çekmeden bulmuştu. 

Bu: Taqaren mahallesinde bir arap ilkokulunda öğretmendi. Yusuf isminde tam bir Müslüman olan bu hoca, tercümanın ne istediğini anlamakta güçlük çekmişti.

Selahaddin’in yazdığı uzun yazıyı gözden geçirdi.

- Anladım; yarın yerine gidecek. dedi.

Ertesi günü şafakla beraber balon göğe yükseldiği sırada gözleri pek keskin olan Selahaddin, bir sarı sabır çalılığının içinde diz çöken birkaç arap gördü ki bunlardan birini tanıyordu. Sabahın erken saatleri olduğundan izleyiciler o kadar yoktu.

Mühendise:

- Bakınız, bu üç şeyh bizim hareketimizi izliyor! dedi.

Şapkasını çıkararak, onların tarafına eğilip alaycı bir tavırla selamladı. Gülerek:

- Allahaısmarladık ey fesat tohumu!.. dedi. Dudakları gülüyordu. Başını açarak kendisini tanıtmak istemişti. Zira, bunların içinde en ihtiyar olanı tanıdı. Cami-i Kebir’in hatibiydi. Müftü güvensizlik etkisiyle, dünkü muhatabının kimliğini araştırmak için bunu balonun yanına göndermişti.




<< Önceki                   Sonraki>>




Cemal Çalık, 09.10.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman
İstilâ-i Cihan-Kara Öfke

Cemal Çalık Yazıları








Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı