14 Temmuz 2017 Cuma

SA4580/KY57-AHCZD25: Velâyet (Sufizm), İmâmet (Şiâ) ve Filozof'un Peygamberlikle Kıyaslanması

"İnsanlığın temel görevi, hem vahyi hem de vahyi bize ulaştırıp teblîğ ve tebyîn eden peygamberleri gerçek yönüyle tanımak ve onların getirdiği mesajı asıl şekliyle korumak anlamak ve hayata yansıtmaktır."


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi hidâyete erdiren ve kendine imân etme şerefini nasip eden, küfür ve şirkten nefret ettiren, modern tâğutlara boyun eğdirmeyen âlemlerin rabbi olan Allah’a kâinattaki zerreler adedince hamd’u senâ, üsve’i-hasene olan Resûlü Muhammed Mustafa’ya salât u selâm olsun.


SÛFÎLERDEKİ ‘VELÂYET’, ŞİA’DAKİ ‘İMÂMET’ VE FELSEFEDEKİ ‘FİLOZOF’UN PEYGAMBERLİKLE KIYASLANMASI

İslâm dünyası yapılan fetihler sonucu yabancı kültürlerle karşılaşınca, tercümeler ve felsefenin de katkısı ile nübüvvet meselesi ciddi anlamda tartışılmaya başlanmış; tarihi süreçte İslâm’ın ruhuna aykırı fikirler ortaya çıkmıştır. Din karşıtı düşünceler her dönemde varola gelmiştir. Bu akımlar direkt yaratıcıyı hedef alamadıklarından dolayı nübüvvet üzerinden bu saldırılarını yürütmüşlerdir.[1]

Resulullah’a has olan vasıfların ümmet içerisinde bazı insanlara ve zümrelere mutlak olarak tanınması neticesinde yeni (korsan)[2] dini meşruiyetlerin ihdas edilmesi meselesi önem arz etmektedir.

“Peygamberlik konusunda,  sûfîlerdeki[3] ‘velâyet[4]’, Şia’daki ‘imâmet’ ve felsefedeki ‘filozof’[5] kavramlarının peygamberlikle kıyaslanmasında, ortak bazı noktaların bulunduğu dikkatleri celbetmektedir. Teferruat bir kenara bırakılırsa, konunun özü itibariyle bu üç anlayıştaki ortak yaklaşımlar, her ne kadar velî, imam ve filozofu peygamber statüsünde görmüyorlarsa da (!)[6] gerek masumiyet anlayışları ( özellikle Şia ve sûfîlerdeki masumiyet anlayışı ) gerekse bilgi telakkîleriyle ( her üç grubun da bilgi telakkîleri ) farklı yorumlara kapı aralamaktadırlar.”[7]

Bahsi geçen gruplar, gecesi gündüz gibi apaydınlık bir din olan İslam’ı, Kur’an ve Sünnetten uzaklaştırıp vahiy dışı unsurların (bâtıni (ezoterik), mistik (gizemli) ve pagan) mahalli haline getirmede en önemli aktörlerdir. Yüzyıllar içinde açtıkları derin yara ve  Müslüman zihinlerdeki tahribatları hala devam etmektedir.

Bugün İran halkının dini hayatında on dört masumu “çardeh masumu” adıyla tek tek zikreden, onlara hayır ve bereket dileyen dualar önemli bir yer tutar. Okunması manevi bir ziyaret sayılan bu dualara “ziyarât-ı câmia” denilir. Bazı hal tercümelerinden çardeh masumun Şii müminlerin rüyalarına girdiği ve bunun mutlu bir olay sayıldığı anlaşılmaktadır.[8]

Şia gibi tasavvuf geleneğinde de peygamberlerin ismet sıfatı başka şahıslarda mevcuttur. Onlar velileri “mahfuz” kabul ederek, bir nevi günahsızlığı ve korunmuşluğu Hz. Peygamberden velilere tevarüs ettirmişlerdir. Veliler sünneti ihya konusunda Hz. Peygamber’e en yakın insanlardır. Onlar ruhen temizlenmiş ve her kötülükten arınmışlardır. Dünya sevgisi kalplerinden alınmış olan sûfîler, günahlara karşı korunmuş durumdadırlar.[9] Kuşeyrî, veli kavramını açıklarken iki hususa vurgu yapar: Birincisi, veli kimse, Allah’ın her işini üstlendiği kimsedir.[10] İbnü’I-Arabî, nebilerin şari’ olma vasıflarının gereği olarak zahir ve batın itibariyle tamamen korunduklarına, velilerin ise kalplerine gelen ilham konusunda mahfuz olduklarına ve bu iki kavram arasında farklılık bulunduğuna dikkat çekmiş, ancak bir anlamda peygamberlere has olan korunmuşluk sıfatını velilere de atfetmiştir.( Bulut, “ismet” mad., s. 136.)[11]

Sûfilerin peygamberlerdeki ismet sıfatını velilere de has kılmaları “hıfz” terimiyle kavramsallaşmıştır. Velinin korunması “hıfz”, onu koruyan Allah “hafız”, korunan veli ise “mahfuz”dur. Ancak tasavvufta velinin korunmuşluk inancı bazı mutedil mutasavvıflar tarafından makul bir noktaya çekilmiştir. Buna göre veli mutlak korunmuş değil, günahta ısrardan korunmuştur.[12]

Gayb bilgisi, peygamberi peygamber olmayandan ayıran temel bir özelliktir.( Maturidî, Te’vilât, c. II, s. 490.) Dolayısıyla Hz. Muhammed’den (sav) sonra tasavvuf erbabının ya da başka şahısların geleceğe, kıyametin vaktine, dünya işlerinin düzenlenmesine yönelik sözleri, görüş ve kararları dini meşruiyet dayalı değildir. Her kim Allah’tan vahiy yoluyla gayb bilgisi aldığını iddia ederse, bu onun peygamberlik iddiası ile eşdeğerdir.( Maturidî, age, c. XVI, s. 185.) Tamamen ictihadî nitelikte olan bu düşünceler, herhangi bir bağlayıcılık ifade etmez.[13]

Rüyası sadık olan ve rüyaları, uyanık haldeyken alınan bilgiler mesabesinde olan yegâne kişi Hz. Peygamberdir. Onun bu özelliği ümmete nesnel bir biçimde tevarüs etmez. Allah sadece peygamberleriyle bazen rüya aleminde konuşmuş ve bunu da elçilerine has kılmıştır. Son peygamber Hz. Muhammed (sav) ise vefat etmiştir. Onu rüyasında gördüğünü iddia edip bir hüküm ortaya koyan veya kendisine, konumuna dini meşruiyet sağlamaya çalışan kimse asla bağlayıcı bir delil ortaya koyamaz. Bir kimse rüyasında salih birisini gördüğünü söylese ve kendisine şöyle şöyle denildiğini iddia etse, bu istenileni yapmak için delil teşkil etmez. Zira İslam düşüncesinde rüyası delil olan sadece Hz. Peygamberdir. Onun dışındakilerin rüyasında Hz. Peygamber’i gördüğünü iddia etmesi de anlam ifade etmez.[14]

Nitekim Şâtıbî, İslam dininde bidat ve hurafelerin sebeplerini ve kaynaklarını açıklarken, “tasavvuf ehli olduğunu iddia edenlerin rüyalarla amel etme ve inanç tesis etme” adetlerini eleştirel olarak uzunca ele alır. [15]

Vahiy bilgisine paralel olarak ilhamın bilgi ve meşruiyet kaynağı ihdas edilmesi kabul edilir değildir. Hz. Peygamber’in Allah’tan bilgi aldığı gibi, ümmet doğrudan bilgi alamaz. Tasavvuf neredeyse tamamen keşf ve ilhamın üzerine kurulmuştur. Allah hakkındaki bilginin istidlal olmaksızın temelde ilhama dayalı olması onların asıl metodudur.( Keskin, Bilgi Teorisi, s. 101.) tasavvuf ehlinin dışında da ilhamın bilgi kaynağı olduğunu kabul edenler de olmuştur.(Yusuf Şevki Yavuz, “ilham” mad.,DİA, XXII/ 98-100.) Kelam, ilhâmı reddetmiştir. Bunun aksi bidat ve hurafelerin önün açmak, din alanında sıhhati kesin olmayan esasları meşrulaştırmaktır. Sezgi ve ilhamı bilgi kaynağı olarak kullanan kimileri, İslam’ın hukuk ve ahlakla ilgili zahiri kaidelerini aşabilmektedir. Batıni karakterli bu yöntem iman, ahlak ve ibadet alanında, beşerî ilişkilerde reddedilmesi gereken bir olgudur.

Şiî “masum imam” inancı ve sûfi “mahfuz baba, şeyh, hoca” anlayışı Hz. Peygamber’in  masumiyet vasfından rol çalmadır ve herhangi bir şahsın dini zırha bürünmesi anlamında geldiği için merduddur.[16]

Bugün altı çizilmesi gereken husus, vahyin kesildiği, insanların peygamber gibi doğrudan ve normatif kural koyucu biçimde Allah’tan bilgi alamayacağı, bunun dışında müminlere miras bırakılmış olan şeyin Kur’an ve sünnet olduğudur. Dolayısıyla günümüzde müminlerin her hangi bir insan hakkında –ilham ve rüya yoluyla- “Allah ile ya da peygamberle görüşüyor” şeklinde bir yanılgıya düşmemesi ve bunu bir meşrulaştırma aracı olarak kabul etmemesi gerekir.[17]

Vahyin kesilmesinden sonra nübüvvet sona erdiği gibi, vahyin aktif müdahalesi de son bulmuştur. Bundan sonra Allah’ın rolü müminlere rehberlik ve manevi destektir. Bunun yolu ise inananların Kur’an ve sünnete tabi olmalarıdır. İnanan ve bu iki “ipe” sarılan herkes, epistemik ve psikolojik olarak imanından yardım alır. Vahyin insanlara katkısı gelişen olaylar doğrultusunda yeni bir bilgi ve aksiyon çizmek değildir. O ancak mushaflarda riayet edilmeyi bekleyen bir bilgi ve motivasyon kaynağı olarak hayatın içindedir.[18]

Bâtinî bir Örnek: İbn Arabi

“İbn Arabi’ye göre velâyet, daha genel, daha kuşatıcı mânâya sahip bir alandır. Bu sebeple velayet makamı asla son bulmaz ve bu kuşatıcı, küllî makam için umûmî nübüvvet (en-nübüvvetü’l-âmme) söz konusudur. Daha husûsî bir alana işaret eden nübüvvet ve risalet ise Hz. Muhammed(s) ile birlikte son bulmuştur. Dolayısıyla Hz. Peygamberin irtihâliyle birlikte, ne yeni bir şeriat vazeden risalet makamına (müşerri’) ne de, Hz. Mûsa(a) ’nın şeriatine tâbî olan Benî İsrâil nebîleri gibi yeni bir şeriat getirmemekle birlikte nübüvvet görevlerini yerine getiren nebîlere (müşerre‘un leh) tevdî edilen husûsî nübüvvet makamına açık kapı kalmamıştır.[19] Yoksa Şeyhü’l-Ekber’in umûmî anlamda  kullandığı şekliyle nübüvvet ve risalet, bir makam olarak aynıyla ve bütün hükümleri îtibarıyla nesh edilmiş değildir. Sâdece bu umûmî nübüvvet makamının husûsî bir veçhesi son bulmuştur ve bu husûsî şekliyle nübüvvet iddiası Allah(c) katında şiddetli bir muahezeyi gerekli kılar.[20] Hz. Peygamberin irtihâli ile birlikte, yeni bir şeriat vazetmek ve şer‘î hükümleri tebliğle mükellef kılmak üzere nebîlere inen hususî vahiy kesilmiş ve bu teknik anlamıyla nebî ya da resul isminin her hangi bir kimse için kullanımına kesin bir engel getirilmiştir. Fakat nübüvvetin özünden kaynaklanan mübeşşirât ve bir vâris sıfatıyla müçtehit imamların içtihatları devam ettiği[21] için umûmî nübüvvet özü, bâtını îtibârıyla süreklidir. Zîrâ zâtı itibârıyla sürekli olan bu umûmi nübüvvet, Şeyhü’l-Ekber’e göre bütünüyle âlemin gıdasıdır. Âlemin muhafazası ancak sürekli olan vahy-i İlâhî ve inzâlât-ı Rabbânî ile mümkün olduğu için âlem, bu umûmî nübüvvetle beslenerek varlığının bekâsını temin eder. Tarihî ve zâhirî olarak son bulan teşrîî nübüvvet ise kıyamete kadar sâri olan bu özün cüzlerinden bir cüzdür.[22] Dolayısıyla Hz. Peygamberden sonra onun velâyet makamından tevârüs eden mîras iki kanaldan devam etmektedir: Şer‘î ilimlerde müçtehit imamlar ve sülûk ile makamları geçip kemâle eren Allah dostları.[23] İbnü’l-Arabî nübüvvetin bütün hükümleriyle ve aynıyla son bulmadığının, Allah’ın velî kulları için nübüvvetten bir haz, bir pay olduğunun delili olarak Hz. Peygamberin Kur’an’ı hıfzeden bir kimse için ‚Nübüvvet bu kimsenin derûnunda derç olunmuştur‛[24]hadisini zikreder. Umûmî anlamında bir velîde derç olunmuş olarak nübüvvetin gizli bir hükmü devam etmekteyken husûsî anlamında nebîlerde bizzat müşahede edilen hükmü Hz. Peygamberle birlikte son bulmuştur[25].” [26]

“Şeyhü’l-Ekber’e göre‚ nübüvvet, risalet ve velâyet kavramları arasında ‚velâyet‛ en geniş ve en kuşatıcı olan iken[27] ‚risalet‛ en husûsî olanıdır. Hattâ ona göre nübüvvet ve risâlet, umûmî velâyet makamının ihtivâ ettiği mertebelerden bâzısına taalluk eden husûsî mertebelerdir ve nebî ve resûller de husûsî birer velîdirler (el-veliyyu’l-hâss).[28] Bu sebeple risâlet, en kuşatıcı ve en geniş alana sahip olan velayette husûsî bir makamdır.[29] Ona göre velâyet makamı, kendisinden kaynaklanan nübüvvet ve risâlet makamlarını kuşattığı için bu her üç niteliğe sahip olan kişinin şahsında velayet makamı diğer iki makamdan üstündür[30].”[31] Dahası nebî ve resûllerin nihâî olarak dönüp sığınacağı makam da ilim ve velâyettir.[32] Makamlar dikkate alındığında hâl böyle iken bir resul, nebî ya da velînin ayrı ayrı şahısları söz konusu olduğunda ise bu kuşatıcılık ve üstünlük tam tersine dönmektedir.”[33]

“Nebî ve resuller hâricindeki insan-ı kâmiller, velâyet makamları îtibârıyla her ne idrak ediyorlarsa etsinler, mertebe bakımından önlerinde ya da üstlerinde bulunan nebîlerin peşinde bulunma hicabının (hicâbu’z-zahr) arkasından idrak ediyorlardır.[34] Hz. Peygamber ile son bulan bu husûsî nübüvvet makamı ise ancak ihtisâs-ı ilâhî ile mümkündür. Allah(c) dilediği kulunu bu makamla şereflendirmiştir. Hâlbuki velâyet makamı ise nübüvvet nuru vâsıtasıyla kıyamete kadar kesp edilebilir. Her kim bu velayet makamının hâsıl olması için çok gayret ederse onun için bu makam hâsıl olabilir. Fakat bu husustaki gayreti de Hak Teâlâ rahmetiyle dilediği kuluna verir. Bu yönüyle velâyet makamı da ihtisâs-ı ilâhî ile kesp edilebilir[35].” [36]

“Risalet ve nübüvvet makamı sona erdiği için Hz. Peygamberden sonra artık hiç kimse bu husûsî anlamıyla nebî ve resûl diye isimlendirilemez. Allah(c)’ın muttakî kullarının O’na yakınlık makamlarını ifade eden genel bir isim kalmıştır o da velî ismidir. Zîrâ Allah(c) kullarına lütuf ve merhametiyle muamele ederek onlar için Hz. Peygamberin vefatından sonra, her hangi bir şekilde şer‘î hüküm getirmeyen umûmî nübüvveti yâni velayet makamını bırakmıştır[37].”

“Kısaca, İbnü’l-Arabî’ye göre Peygamberlerin velî, âlim ve ârif olma husûsiyetleri onların elçi olma hûsûsiyetlerinden daha mükemmel ve daha tamdır.[38] Bu yönüyle de onlar, beşerî bütün kemâl mertebelerinin üstündedirler.[39]”  “Müritlerin nihâyeti, sûfîlerin bidâyeti; sûfîlerin nihâyeti, nebîlerin bidâyeti; nebîlerin nihayeti, resullerin bidâyeti; resullerin nihâyeti ise Hazreti İlâhiyye’nin sıfatlarının ilkidir.”[40]

“İbnü’l Arabî, Fütûhât’ta şu şekilde açık bir efdaliyet sıralaması yapar: ‚Allah(c) beşeriyet içerisinden mü’minleri, mü’minler içerisinden velîleri, velîler içerisinden nebîleri, nebiler içerisinden resulleri seçti ve resullerden de bazısını diğer bazısına tafdîl etti.”[41]

“Bir mânevî tecrübesini tasvîr ettiği bu pasajda Şeyhü’l Ekber şunları söyler: Zamanımdaki vâsılûn arasından ben de bu yüce kapıya ulaştığımda onu açık, muhafazasız ve bekçisiz buldum. Nebevî verâset hil’ati bana giydirilinceye kadar orada kaldım. O zaman kapalı bir pencere fark ettim. Açılması için o pencereye vurmak istedim, fakat bana şöyle söylendi: ‚Boşuna deneme açılmayacak.‛ ‚O halde neden orada?‛ diye sordum. Şöyle cevap verildi: Bu, nebî ve resûllere mahsûs penceredir. Din kemâle erdiğinde kapatılmış, sürgüsü çekilmiştir. Peygamberlere şeriat hil’ati bu pencereden giydirildi.”[42]

“Nebîler ile velîler arasında, rûhânî/mânevî tecrübeler noktasında bazı benzerliklerin bulunduğunu söyleyen İbnü’l-Arabî aralarındaki bazı esaslı farklılıklara da hemen dikkat çeker. “Şeyhü’l-Ekber’e göre nebiler ile veliler arasında üç ortak nokta vardır: 1. Herhangi bir şekilde tedrîs ya da kesp söz konusu olmaksızın vehbî/ledünnî olarak ilim elde etme. 2. Himmet ile muamelede bulunma. 3. Yakaza halinde iken hayâl âlemini görme.” [43] Velîler ancak peygamberlere îmân edip tâbî olarak, onların gayet saflaşmış aynaları vasıtasıyla bazı hakîkatleri müşâhede edebilirler.[44]

“Peygamberler, kimi zaman bir beşer sûretinde de temessül edebilen ve kendilerine risâlet görevini getiren Rûhu’l-Kuds’u açıkça görüp müşahede ederler. Hâlbuki veliler, vahiy meleğini bu şekilde açıkça göremezler, sadece onun kendi nefislerinde bıraktığı etkiyi manevî bir zevk olarak hissederler.[45] Bu îtibarla velîler, karşısında bir şahsın mevcûdiyetini hisseden fakat onun kim olduğunu bilemeyen görme özürlüler gibidirler. Zîrâ nebîler, nübüvvetin müşahedesini sağlayacak olan açık bir göze sahip iken velîler, sâdece velâyeti müşâhede eden bir göze sahip oldukları için husûsî anlamda nübüvveti müşahede etme şerefi onlara verilmemiştir.”[46]

 SONUÇ

Geçmişten günümüze zihnimize ve müşahedemize düşen bazı kabullerde, yanlış peygamber tasavvurunun izlerini görmek mümkündür. Bunun nedeninin, temelde nübüvvete ilişkin kavramların farklı anlamlandırılmış olmasıdır. Hz. Muhammed’in (sav) şahsında mündemiç sıfatların bazı grup, mezhep, tarikat, cemaat, akım ve ideolojiler tarafından liderlerinde tecelli ettiği iddialarını bu meyanda zikretmek mümkündür. Peygamberin “ismet” sıfatı Şiîlerde “masum imam”, sûfilerde “mahfuz şeyh”; mucize olgusu Şiîlerin ve Sünnilerin imam, şeyh, evliya, dini lider vb. şahsiyetlerde “keramet” olarak evirilmiş ya da tecelli etmiştir. Yine peygamber bilgisinin mutlak kaynağı olan vahye mukabil, ehl-i tasavvuf ve cemaat liderlerinin ilham/rüyayı bağlayıcı ve kat’î bilgi/emir olarak kabul etmelerini bu çerçevede okuyabiliriz. Bu yanılgılar ismet, fetânet, mucize, gayb bilgisi, vahiy, ilham gibi kavramların doğru bir şekilde anlaşılması ve peygamber ile peygamber olmayan arasında net bir ayırımın ortaya konulmasını elzem kılar.[47]

İnananların gönül verdikleri ve dinî şahsiyet olarak addettikleri kimseleri peygamberin ismet sıfatını çağrıştırır bir biçimde hatadan ve günahtan mücerret/korunmuş olarak kabul etmeleri bazı aktörlerin toplumda ileri derecede muteber ve sorgulanmaz olarak kabul edilmelerine, onların dinî-dünyevî, genel-özel, ekonomik-politik vs. konularda görüş ve düşüncelerinin mutlak olduğu inancına neden olmuştur. 

Halbuki Peygamberin ümmetine tevarüs eden yönleri onun tebliğ, ahlak, sosyal sorumluluk gibi vasıflarıdır. Müslümanlar bunlara uydukları takdirde Hz. Peygamber gibi yücelirler. Allah Resulü, kendisinden sonra kimseye dinî meşruiyet bırakmamışken, Müslümanların nebevî sıfatları belli şahıslara münhasır kılması, toplumu tebaa durumuna düşürmüştür. Buna karşın İslam, bireylerini her türlü vesayetten arındırmıştır. Hz. Muhammed’in (sav) beşer olması hasebiyle hatalarının söz konusu olduğu ve sadece vahiy konusunda korunmuşluğu gerçeği dururken, İslam peygamberden sonra da kimseye mutlak masumiyet ya da korunmuşluk (hıfz) ayrıcalığı tanımamıştır.[48]

Peygamberlere duyulan ihtiyaç bir realitedir. İnsanla ilgili hükümleri belirleyen Yüce Yaratıcı bunları kullarına peygamberleri aracılığı ile iletmiştir. Onlar önemli bir görev olan tebliğle memurdurlar. Peygamberler, geçmişten verdikleri örneklerle ibret almaya ve hataların tekrarlanmamasına çağrı yapmışlardır. İnsanların gafletten uyanması, aklını kullanıp varlıklar hakkında tefekkürde bulunması onların irşadıyla sağlanmıştır. Batıl inanç ve yanlış din anlayışlarının önlenmesi peygamberler eliyle gerçekleşmiştir.

Güzelliklerden ve insani değerlerden mahrum olan beşer Allah’ın gönderdiği peygamber eliyle üstün değerlere kavuşmuştur. İnsanın bâtılı tanıyıp, hakka sarılması ve iyi insan/iyi Müslüman olmalarını sağlamışlardır. 

Peygamberler, şeytan ve yandaşlarının en büyük düşmanları ve de Müslümanların da en büyük moral kaynağı ve rehberleri olmuşlardır. Onların gönderildiği ortamı kendilerinin gelişinden sonra yaşanan farklılıkla karşılaştırdığımızda insanları her iki âlemde bahtiyar edecek olan maddi ve manevi imkânları sağladıkları görülür. 

İnsanlığın temel görevi, hem vahyi hem de vahyi bize ulaştırıp teblîğ ve tebyîn eden peygamberleri gerçek yönüyle tanımak ve onların getirdiği mesajı asıl şekliyle korumak anlamak ve hayata yansıtmaktır.


Ahmet Hocazâde, 14.07.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair
Ahmet Hocazâde Yazıları



[1] Mustafa YÜCE, Allah-Âlem-İnsan İlişkisi Bağlamında Nübüvvet Meselesi, Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt 13, sayı 1, 2011, s. 35.
http://isamveri.org/pdfdrg/D02042/2011_1/2011_1_YUCEM.pdf
[2] Yrd. Doç. Dr. Mustafa Ünverdi, Hz. Peygamber’in Ayrıcalıklı Yönlerinin Tevarüs Etmesinin İmkânı (İsmet Sıfatı Örneği), Kelam Araştırmaları 13:1 (2015), s.374.
[3] Bkz. İbn Teymiyye, Mecmûatü’l-Fetâvâ, c. XI, s. 223, 366, 373; Risâletün fî Hakikati Mezhebi’l- İttihâdiyyîn (Mecmûatü’r-Resâil), c. IV, s. 61.; İbn Teymiyye, Mecmûatü’l-Fetâvâ, c. XI, s. 223, 366; Risâletün fî Reddi alâ İbn Arabî, (Câmiu’r-Resâil), c. I, s. 206; Risâletün fî Hakikati Mezhebi’l-İttihâdiyyîn (Mecmûatü’rResâil), c. IV, s. 61, 62.
İbn Teymiyye’ye göre Kur’an’da mü’minlerin kemal yolundaki mertebeleri efdaliyyet sırasına göre‚nebiler, sıddîkler, şehidler ve sâlihler‛ (Nisa 4/69) şeklinde sıralanmışken kâmil bir filozofu nebîden üstün sayan mülhid filozofların yolunu tutan bazı sûfiler, velilerin nebilerden üstün olduğunu iddia etmişlerdir. Bk. Mecmûatü’l-Fetâvâ, c. XI, s. 223, 363, 373; İbn Teymiyye, er-Reddu ale’l-Mantıkıyyîn, Dâru Tercümân, Pakistan 1976, s. 511.
[4] İbnü’l-Arabî taraftarları ile muârızları arasında süregelen bu polemiğin ayrıntıları ve literatürdeki iz düşümü hakkında detaylı bilgi için bk. Alexander Knysh, Ibn ‘Arabî in The Later Islamic Tradition, State University of New York Press, New York 1999.
[5] Örneğin Farabi nübüvvet nazariyesini, Aristo ve onun talebelerinin Ruhbiliminin verileriyle ve O'nun rüyalar ve kehanet konusunda ortaya koyduğu helenistik malzemeyi kullanarak ele aldığı söylenir. Fazlurrahman, İslam, çev. Mehmet Dağ Mehmet Aydın, Selçuk, 4. bsk. s. 168; Emiroğlu, İbrahim, İslam Felsefesi Tarihi Ders Not/an, s. 51; Aydınlı, Yaşar, Farabi'de Tann-İnsan İliş­ kisi, İz, İstanbul2008, s. 82,90.; Bkz. Salih Aydın, Farabi'nin Sisteminde Nübüvvet Ve Filozofi, Cumhuriyet Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Dergisi, 2011, Cilt: XV, Sayı: 2,s.288.
İbn Sina' da nübüvveti insani kemalin zirvesi olarak kabul etmektedir. Bkz. İbn Sina, "Peygamberliğin İspatı ve Kullandıklan Sembol ve Örneklerin Yorum u Hakkında Risale", Risaleler, çev. Alpaslan Açık genç-M. Hayri Kırbaşoğlu, Ankara 2004, s. 38.
[6] İbnü’l-Arabî’nin Fusûs’taki ifadesinde “veliyi nebiden üstün görür”: (Hâtemü’l-evliyâ) peygambere vahiy getiren meleğin aldığı mâdenden alır.‛( Bk. İbnü’l-Arabî, Fusûs, s. 63.) Ona göre İbnü’l-Arabî’nin bu sözü, evliyanın enbiyadan üstün olduğu fikrini barındırır.
Allah'tan, kendi istek ve arzusu olmadan vahiy alan peygamberler bile isteyerek, gayret sarfederek, kendisini yetiştirerek Allah'tan bilgi alan İnsan-ı Kâmil'den yüce değildir. İbn Arabî tamamen kendi hayal ürünü bu düşüncelerini dile getirdikten sonra, son ve asıl iddiasını ortaya atar: Kendisi zamanının İnsan-ı Kamilidir. Hatta evliyanın en üstünü ve sonuncusudur. (Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, Pınar Yy.,İstanbul 1991,s. 178-184.)
Ayrıca Fârabî’ye göre en mükemmel insan Aristo’dur (Muallim’ul Evvel) ve Ona göre filozoflar peygamberlerden üstündür. O, filozof - peygamber karşılaştırması yapar ve üstünlük önceliğini birincisine verir-. Bu görüşündeki delili de peygamberin, isteği ve arzusu olmadığı bir durumda vahiy aldığı, halbuki filozofun çalışıp, gayret sarf ederek İlâhi bilgiyi (hakikati) elde ettiği, bu nedenle çalışanın çalışmayandan her zaman üstün olacağı biçimindedir.” (Hatem'ül Evliya)(Celaleddin Vatandaş, Vahiyden Kültüre, Pınar Yy.,İstanbul 1991,s.127-128,130.)
Filozofluk ve peygamberlik vasıflarını birlikte taşıyan Farabi’nin ideal devletinin ilk reisi hakkında T.J.De Boer, şu benzetmeyi yapar: “O, Peygamber Hz. Muhammed’in kisvesine bürünmüş olan Eflatun’dur.”( T.J.De Boer, İslam’da Felsefe Tarihi, çev., Yaşar Kutluay, Anka Yay., İstanbul, 2001, s. 152.)
http://www.maturidiyeseviotagi.com/wp-content/uploads/2015/04/%C4%B0bn-Sinan%C4%B1n-n%C3%BCb%C3%BCvvet-vahiy-ve-mucize-anlay%C4%B1%C5%9F%C4%B1-y%C3%BCksek-lisans-tezi.pdf
[7] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.20.
[8] Hamid Algar, “Çârdeh Ma’sûm-i Pâk” mad.,TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1993, c. VIII, s. 228.
[9] Şihabüddîn es-Sühreverdî, Avârifu’l-Meârif, Çev. Dilaver Selvi, Semerkand Yayınları, Ankara 1999, 5. Basım, s. 56-7.; Mustafa Ünverdi, a.g.m., s.390.
[10] “O, Salihlerin işlerini üstlenir” A’râf, 7/196. Ayet, mutasavvıfların iddia ettiği gibi evliyayı masum kılan içerikte değil, bilakis putları ilahlaştıran ve onlardan medet uman müşriklere karşı meydan okuyan ve Hz. Peygamber ile tüm salih müminlerin mutlak koruyucusunun Allah olduğunu beyan eder niteliktedir. Bkz. İbn Kesir, Tefsir, c. III, s. 530.; Bkz.Mustafa Ünverdi, a.g.m., s.390.
[11] Bkz. Mustafa Ünverdi, Hz. Peygamber’in Ayrıcalıklı Yönlerinin Tevarüs Etmesinin İmkânı (İsmet Sıfatı Örneği), a.g.m., s.391.
[12] Mustafa Ünverdi, a.g.m., s.391.
[13] Yrd. Doç. Dr. Mustafa ÜNVERDİ, ag.m., s.401.
dergipark.ulakbim.gov.tr/kader/article/download/1076000360/1076000363
[14] Mustafa ÜNVERDİ, ag.m., s.401.
[15] Şâtıbî, el-İ’tisâm, tahk. Hamit Ahmet Tahir, Dâru’l-Ğaddi’l Cedîd, Kahire 2008.s. 193-197.; Mustafa ÜNVERDİ, ag.m., s.401.
[16] Mustafa ÜNVERDİ, ag.m., s.400-401.
[17] Mustafa ÜNVERDİ, ag.m., s.403.
[18] Mustafa ÜNVERDİ, ag.m., s.403.
[19] İbnü’l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem, thk. Ebu’l-Alâ Afîfî, (Dâru İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye), Kahire 1946, s. 134, 135; Fütûhât (byr.), c. III, s. 6.
[20] İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, (byr.),  thk. Osman Yahya, (el-Hey’etü’l-Mısrıyye), Kahire 1985. c. III, s. 351.
[21] İbnü’l-Arabî, Fütûhât (byr.), c. III, s. 380, 381, 393.
[22] İbnü’l-Arabî, Fütûhât (byr.), c. III, s. 135; c. V, s. 421.
[23] Bk. Aynı eser, c. I, s. 231, s. 337.
[24] bk. Ebu Bekr Ahmed b. Huseyn Beyhakî, Şu‘abü’l-İman, tahk. Muhammed es-Said Besyûnî, Beyrut 1410 H., c. II, s. 522, hadis no: 2591.
[25] Bk. İbnü’l-Arabî, Fütûhât (byr.), c. II, s. 247; c. III, 382.
[26] Dr. M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU, İbnü’l-Arabî’nin Nübüvvet-Velayet Hakkındaki Görüşleri ve İbn Teymiyye’nin Bu Husustaki Eleştirileri, Tasavvuf | İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnü’l-Arabî Özel Sayısı-1), yıl: 9 [2008], sayı: 21,  s.224.
[27] İbnü’l-Arabî, Kitâbu’t-Tecelliyât (Resâil), s. 417; Fusûs, s. 134; Fütûhât (byr.), c. III, s. 386, 387; Tenezzülü’l-Emlâk min Âlemi’l-Ervâh ilâ Âlemi’l-Eflâk, haz.:, Abdulvâris Muhammed Ali, Dârü’lKütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2000, s. 26.
[28] İbnü’l-Arabî, Fusûs, s. 136; Fütûhât (byr.), c. III, s. 37.
[29] Bk. İbnü’l-Arabî, Fütûhât (byr.), c. III, s. 387.
[30] Bk. Chodkiewicz, Michel, Seal of The Saints, Prophethood and Sainthood, trans., Liadain Sherrard, (The Islamic Texts Society), Cambridge 1993. s. 52, 55.
[31] Dr. M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU, a.g.m.,  s.226.
[32] İbnü’l-Arabî, Fusûs, c. s. 135.
[33] M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU, a.g.m.,  s.227.
[34] Bk. İbnü’l-Arabî, Fütûhât (byr.), c. V, s. 20.
[35] Bk. Aynı eser., c. V, s. 21.
[36] M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU, a.g.m.,  s.229.
[37] İbnü’l-Arabî, Fusûs, s. 135.; M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU, a.g.m.,  s.230.
[38] İbnü’l-Arabî, Fusûs, s. 135.
[39] Bk. İbnü’l-Arabî, Kitâbu’l-Kurbe, (Resâil), s. 78.; M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU, a.g.m.,  s.230.
[40] Bk. İbnü’l-Arabî, Meşâhid, v. 75 a-b.; M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU, a.g.m.,  s.231.
[41] Bk. İbnü’l-Arabî, Fütûhât (byr.), c. II, s. 130.; M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU, a.g.m.,  s.232.
[42] Bk. İbnü’l-Arabî, Fütûhât (byr.), c. VI, s. 315. M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU, a.g.m.,  s.232.
[43] Bk. İbnü’l-Arabî, Risâletü’l-Envâr (Resâil), s. 153; Kitâbu’t-Terâcim (Resâil), s. 292.; M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU, a.g.m.,  s.233-234.
[44] Bk. İbnü’l-Arabî, Risâletü’l-Envâr (Resâil), s. 153.; M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU, a.g.m.,  s.235.
[45] İbnü’l-Arabî, Fütûhât (thk.), c. III, ss. 264-266; (byr.), c. III, s. 383, 384, 388; c. V, s. 20, 21, 56, 57, 353; Kitâbu’l-Kurbe, (Resâil), s. 77; Meşâhid, v. 72 b. Burada vurgulamakta fayda var ki İbnü’lArabî, velîlerin kalbine meleklerin inzâlini külliyen reddediyor değildir. Hattâ bu hususta o, meleğin nüzûlünü nebîler ile velîler arasındaki temel fark olarak gören Gazâli’yi açık bir şekilde eleştirir. Zîra İbnü’l-Arabî’ye göre melek, nebîye gelen şeyi açıklamak kastıyla tâbi olan veliye de nüzûl edebilir. Asıl fark nebîye getirdiği ile veliye getirdiğindedir. Bk. İbnü’l-Arabî, Fütûhât (byr.), c. VI, s. 35.
[46] M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU, a.g.m.,  s.238.
[47] Yrd. Doç. Dr. Mustafa ÜNVERDİ, ag.m.,  s.403.
[48] Yrd. Doç. Dr. Mustafa ÜNVERDİ, ag.m., s.405.



Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Seçkin Deniz Twitter Akışı