1 Haziran 2017 Perşembe

SA4401/KY57-AHCZD10: Diyanet'in 'Olağanüstü Yüksek Şûra Kararları'nı Tekrar Düşünmek

"Aynı paralel bâtinî anlayışa sahip, iliklerine kadar bid’âte saplanmış ama FETÖ kadar semirmemiş, örgütün imkanlarına henüz kavuşmamış, darbeye teşebbüs etmemiş ama aynı kulvarda ilerleyen; hakkı tekeline alan, dini hunharca sömüren, emperyal güçler tarafından kullanılan ya da kullanılmaya hazır; kendi geleceği ve saltanatı tehlikeye girdiğinde “öküz öldüğünde ortaklığı darmadağın” edecek, FETÖ gibi benzer tepkiler verecek birçok yapı var."


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi hidâyete erdiren ve kendine imân etme şerefini nasip eden Allah’a hamd, Resûlüne salât u selâm olsun.

Bugün yoğun bir şekilde nefret ve kin dolu saldırıların hedefinde bulunan Diyanet İşleri Başkanlığının “OLAĞANÜSTÜ YÜKSEK ŞURA KARARLARI” nı tekrar okuduğumda şunu fark ettim. Sapmalar ve hastalığın tespiti anlamında gerçekten çok önemli şeyler söylenmiş. Lakin iki önemli problem var:

Birinci problem, tespit edilen hastalıkların tedavisine tam anlamıyla geçilememiş olmasıdır. İkinci problem ise, tespit edilen sapma ve hastalıkların, hastalıklı mistik/bâtinî anlayışın sadece FETÖ terör örgütünde bulunduğu izlenimi.


Kararlar tekrar okunduğunda, hastalıklara ve sapmalara iyi bakıldığında görülecektir ki ne yazık ki hastalık sadece FETÖ’ye münhasır değildir. FETÖ bu hastalık ve sapmaların bir ürünüdür, ama yalnız değildir. 

Aynı paralel bâtinî anlayışa sahip, iliklerine kadar bid’âte saplanmış ama FETÖ kadar semirmemiş, örgütün imkanlarına henüz kavuşmamış, darbeye teşebbüs etmemiş ama aynı kulvarda ilerleyen; hakkı tekeline alan, dini hunharca sömüren, emperyal güçler tarafından kullanılan ya da kullanılmaya hazır; kendi geleceği ve saltanatı tehlikeye girdiğinde “öküz öldüğünde ortaklığı darmadağın” edecek, FETÖ gibi benzer tepkiler verecek birçok yapı var.

Kendisine Ehl-i Sünnet diyen hatta kendisini tek Ehli Sünnet gurubu olarak kabul eden ama bâtinî ve mistik bir düşünce/hayat/hareket tarzını benimsemiş bir türden bahsediyoruz. Ne Kur’an da ne Allah’ın elçisi Muhammed Mustafa (sav) hayatında ne de vahyin ilk talebeleri olan ashabı kiram da görülmeyen şeyleri yapan, söylenmeyen şeyleri söyleyen ve bir şekilde kendisini öz/hakiki/orijinal tek örnek Müslüman yegâne Ehli Sünnet olarak pazarlayabilen bir anlayıştan bahsediyoruz. 

Vahiy dışı, kültürel İslam denilen şeyle yoğrulmuş, keşif/rüya ile konumunu güçlendirebilen, takiyyeci, bâtıni (ezoterik) ve mistik (gizemli) bir inanca sahipler. Neredeyse çiğnenmeyen bir esas ve hüküm, istismar edilmeyen bir  değerin kalmadığı bir sapmadan bahsediyoruz.

Kur'an ve Sünnet rehberliğinde değil; belli bir “üst akıl” ile sevk ve idare edilen, mesiyanik özellikli, karizmatik ve otoriter kimlikli bir dinî liderliğe dayanan, sıkı bir hiyerarşik yapılanması bulunan, açık teşkilat biçimlerini kullanmakla birlikte gizli, kendine mahsus ve komplike bir iç örgütlenmeye sahip bir yapılanmaya sahip olan, her türlü yolu mübah gören, dini ve dinî duyguları istismar eden; fitne, fesat, yalan ve desiselerle kendine insan ve imkân devşiren; hurufîlik ve cifir ile meşgul olan; kendinde teşrî yetkisi görüp helal ve haram tesis eden; velâ ve berâ kavramlarını hiçe sayan; gelecekte kurtarıcı mehdi/mesih bekleyen bu bâtıni (ezoterik) ve mistik (gizemli) inanç, imanın ve akîdenin sınırlarını zorlar hale gelmiştir.

Allah’la özel bir irtibatı olduğunu düşündükleri liderlerine âdeta peygamberlere tanınan “korunmuşluk” vasfını yükleyen; Dinî kural ve esaslara tamamen ters düşse dahi, verilen emirleri, “mutlaka bilmediğimiz bir hikmeti vardır” ön kabulüyle yöneticilerden gelen her türlü talimatı âdeta “Allah ve Peygamber emri” olarak kabul eden ve “kayıtsız şartsız itaat kültürü” nü dayatan; başlarındaki şahsın, masum, yanılmaz ve seçilmiş olduğu ve “hakkı” temsil ettiğine, hem dinî hem de dünyevî saadeti elde etmenin yolunun ona teslim olmaktan geçtiğine inanan bir anlayıştan bahsediyoruz.

Allah adı kullanılarak çeşitli kişilere, yapılara ve hiziplere yönelik davet, insanları din ve Allah diyerek aldatmaktır. İslam’ın temel bilgi kaynaklarından çok, ilham, rüyalar, keşif, kerâmet, gizemli hikâyeler revaç bulmuş, bunlar aracılığıyla masum kitleler aldatılıp efsunlanmış, hastalıklı bir zihniyet oluşturulmuştur. Herkesin kendi grubuna kutsallık atfettiği, menkıbelerle, abartılı hikâyelerle henüz fıtratları bozulmamış gençlerin o tertemiz duygularını sömürülerek vahiyden uzaklaştırıldığı; Allah’ın yarattığı ve sadece Allah’a kulluk etmeleri istenen insanlardan emre amade robotlaştırılmış ve akletme melekeleri devre dışı bırakılmış müntesiplerin üretildiği bir anlayıştan bahsediyoruz.  

Hâsılı bugün Türkiye de kendisini tarikat ehli olarak tanımlayanların çoğu Ehli sünnet çizgisinde (sünni) değildirler. Yani Ehli sünnet görünümünde bâtınîdirler[1].  Bugün Kur’an ve sünnet ehliyiz iddiaları artık bâtınî oldukları gerçeğini kapatmaya yetmiyor. Artık mızrak çuvala sığmıyor. Kendi konumuna ‘meşruiyet’ kazandırmak için dinin esas, değer ve hükümlerini ‘araçsallaştırmaya’ çalışanlar hep olmuştur ve olacaktır.

“Olağanüstü Din Şûrası Kararları”nı tekrar gözden geçirirken,  ilgili kararlarından FETÖ’yü çıkartıp yerine benzer yapılanmalar konulduğunda tespit edilen maddelerin onlara da uyduğunu, tehlikenin geçmediğini fark edeceksiniz.

“Bu tür dinî yapıların toplumu bir kez daha aldatmasına fırsat vermemek için, din eğitim ve öğretim politikaları yeniden değerlendirilmeli ve bu çerçevede her seviyede din eğitimi ve öğretimi gözden geçirilmelidir.”[2]

OLAĞANÜSTÜ DİN ŞÛRASI KARARLARI[3]

1. Gizli ve karanlık emellerine ulaşmak için her türlü yolu mübah gören, dini ve dinî duyguları istismar eden; milletimizin zekâtını, sadakasını, kurbanını çalan, evladını elinden alıp yanlış yönlendiren, dinimizin temel değerlerini, kavramlarını tahrif ve tahrip eden, gayr-i İslamî ve gayr-i ahlakî tutum ve davranışlarla fitne, fesat, yalan ve desiselerle kendine insan ve imkân devşiren, devletin tüm organlarına sızarak, milletin geleceğini ipotek altına almaya çalışan ve son darbe girişimiyle millet tarafından suçüstü yakalanan Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ/PDY) dinî bir oluşum olarak nitelenemez. Bu örgütün elebaşı “din âlimi” ya da “hocaefendi” olarak kabul edilemez.[4]

Din kisvesi altında faaliyet gösteren örgüt mensuplarının karakterleri, Medine döneminde yaşayan münafıklar ile büyük ölçüde örtüşmektedir. Nitekim münafıklarla ilgili ayetlerde bu kimselerin kalben hastalıklı oldukları, inananlara sinsice tuzak kurdukları, gizli ajandalarını gerçekleştirme adına şeytanî odaklarla buluştuklarında onlarla beraber olduklarını beyan ettikleri anlatılmaktadır. Yine bu konudaki ayetlere göre onlar mü’minleri bırakıp gizlice işbirliği yaptıkları gayrimüslimleri üst ve dost (veli) edinerek Müslümanların aleyhine çalışırlar. Onlar, yaptıkları fitne ve fesat işlerini “sulh” adına yaptıklarını iddia ederler. Kendilerini dinletecek kadar güzel konuşurlar [Bakara, 2/8-15, 204-206; Münafikûn, 63/2-4]. Onlar, kendilerini o kadar iyi gizlerler ki, Hz. Peygamber bile onların iç yüzlerini ancak Allah’ın haber vermesiyle bilebilir [Tevbe, 9/101; Muhammed, 47/ 30].

Kendisini, başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak takdim eden Gülen grubu, önce dinî bir kült, ardından bir terör örgütü hâline dönüşmüştür. Nitekim bazı araştırmacılar örgüt yapılanmasını, “mesiyanik özellikli, karizmatik ve otoriter kimlikli bir dinî liderliğe dayanan, sıkı bir hiyerarşik yapılanması bulunan, açık teşkilat biçimlerini kullanmakla birlikte gizli, kendine mahsus ve komplike bir iç örgütlenmeye sahip bir yapılanma” olarak tarif etmektedirler. Bu hastalıklı yapı, dinî bir cemaat değil, küresel sistemin sinsi bir projesidir. Dolayısıyla Kur'an ve Sünnet rehberliğinde değil; belli bir “üst akıl” ile sevk ve idare edilen, dış güçlerle işbirliği içerisinde olan, egemen güçlerin gizli emellerine hizmet eden bir yapı asla dinî bir teşekkül olamaz.[5]

2. İslam’a göre Hz. Peygamber’den başka, “masum ve tartışılmaz” bir otorite ve rehber kabul edilemez. Hiçbir kimse ve hiçbir yapı, kendisini dinin mutlak temsilcisi olarak göremez ve insanları kendisine kayıtsız şartsız itaat ve bağlılığa çağıramaz. İslam’da mutlak itaat ve bağlılık, çerçevesi Kur’an ve Sünnet tarafından belirlenen ilkeler için söz konusu olduğundan, İslam’a göre hiçbir kişinin kendisini yanılmaz bir otorite ve rehber olarak kabul etmesinin veya bağlıları tarafından böyle görülmesinin bir geçerliliği yoktur. Bu, Allah’ın kitabına ve Hz. Peygamber’in sünnetine açıkça aykırıdır. Bu çerçevede bir kişinin, özel, seçilmiş ve yanılmaz olduğu, beyan ve öğretilerinin kutsiyet arz ettiği iddiası dinen kabul edilemez.[6]

“Masumiyet” ve “masûniyet” kavramlarını, tek kelimeyle ifade edecek olursak “korunmuşluk” anlamına gelir. Bazı dinî grupların, önderlerine yaptıkları gibi Gülen örgütü mensupları da liderlerine âdeta peygamberlere tanınan “korunmuşluk” vasfını yüklemektedirler. Oysa “masumiyet” veya akaid metinlerinde geçtiği şekliyle “ismet” sıfatı sadece peygamberlere özgü bir sıfat olup onların görevlerini yerine getirirken Yüce Allah tarafından korunmuş olmalarını ifade eder. Bu sıfat her ne ad altında olursa olsun peygamberler dışında hiçbir kişi veya gruba verilemez.

Yıllar boyu aldıkları eğitimden, daha doğrusu telkinlerden sonra örgüt mensupları, liderden ve abi/abla adı verilen yöneticilerden gelen her türlü talimatı âdeta “Allah ve Peygamber emri” olarak görmüşlerdir. Dinî kural ve esaslara tamamen ters düşse dahi, verilen emirleri, “mutlaka bilmediğimiz bir hikmeti vardır” ön kabulüyle hiçbir fikir beyan etmeden, tartışmadan, kayıtsız şartsız yerine getirmişlerdir. Onlar liderlerine sorgusuz sualsiz itaat ederken, İslam’da yer alan şu ilkeleri görmezlikten gelmişlerdir: “Yaradan’a isyanın olduğu yerde, yaratılana itaat yoktur. İtaat, ancak maruftadır.” Yani din ve akıl tarafından doğru kabul edilen husustadır [Buhârî, Ahbâru’l-âhâd, 1; Ahkâm, 4; Müslim, İmâre, 40; Ebû Dâvûd, Cihâd, 87; İbn Hişâm, es-Sîre, VI, 53].[7]

Yıllar boyu yapılan bu dinî görünümlü yoğun telkinlerle “kayıtsız şartsız itaat kültürü” ortaöğretim seviyesindeki körpe zihinlere öylesine kazınmıştır ki, artık bu gençlerde “muhakeme gücü, eleştiri yeteneği, hakikati araştırma hedefi” gibi hiçbir aklî çaba kalmamış, bunun yerini lidere ve abilere/ablalara teslimiyet almıştır. Hâlbuki her insandan, Yüce Allah’ın kendisine verdiği aklı kullanarak hak ve batılı ayırabilmesi beklendiğinden, liderlerine “mutlak itaat edenler” sorumluluktan kurtulamazlar.

Zira, Yüce Allah’ın beyanına göre sadece saptıran liderler değil, onların peşine takılarak sapanlar da cehennem azabına düçar olacaklardır [Bkz: A’râf, 7/38; Ahzab, 33/67]. Kur’an-ı Kerim, körü körüne hareket etmeyi yasaklamakta, bilinçli davranmayı ve delille ve basiretle hareket etmeyi emretmektedir.

Gülen’in, dinî kuralları belirlemede kendisini Kur’an ve Sünnet’in mutlak otoritesi yerine ikame ettiği anlaşılmaktadır. Zira, korunmuşluk iddiasını kendisine kalkan edinerek söylediği her sözün hak ve hakikat olduğuna müntesiplerini inandırmıştır. Bağlıları, Gülen’in “hakkı” temsil ettiğine ve hem dinî hem de dünyevî saadeti elde etmenin yolunun ona teslim olmaktan geçtiğine inandıkları için onun her söylediğine mutlak itaat etmektedirler. Bu inanış, âdeta “masum imam” (Allah’ın koruması altındaki seçilmiş şahıs) anlayışını çağrıştırmaktadır ki, pek çok mezhep âlimi böyle bir inanışı şiddetle reddetmişlerdir.

Mü’minin, sözü dinleyip en güzeline uymasını, aklını çalıştırmasını isteyen Kur’an [Zümer, 39/18], körü körüne bir kabule girmesini veya bir kişiye sorgulamaksızın bağlanmasını yasaklar. Nitekim Yüce Allah, “Allah’ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini, özellikle Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler.” [Tevbe, 9/31] buyurarak Hristiyan ve Yahudileri sert bir şekilde eleştirmiş, Allah Rasulü de bu ayeti: “Aslında onlara tapınmıyorlardı, fakat onların helâl kıldıklarını helal, haram kıldıklarını da haram kılıyorlardı.” şeklinde açıklamıştır [Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, Suretu’t-Tevbe 10, no: 3095].[8]

Müslüman birey, dinini ve dünyasını yaşarken “Ulü’l-emr” de dâhil olmak üzere hiç kimseye karşı “mutlak itaat” ile yükümlü değildir. Çünkü İslam’da itaatin de belli sınırları ve şartları vardır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de kadınların Hz. Peygamber’e biat şartları arasında “maruf/iyi olan hususlarda isyan etmemeleri” şartının zikredilmesi manidardır [Mümtehıne, 60/12].

Bu zaviyeden bakıldığında gerekli düzenin sağlanması ve işlemesi için Gülen örgütü mensuplarına, dâhil oldukları ilk günden itibaren (ki bunların çoğu daha çocuk yaşlarda kandırılarak örgütün bünyesine katılmışlardır) itaat kültürü aşılanmakta, nihai hedefin kutsallığı fikri çerçevesinde yaptıkları her eylemin ulvî bir amaç taşıdığı, dolayısıyla verilen talimatların sorgulanamaz olduğu inancı öğretilmektedir. 

Örgüt içerisindeki bu hiyerarşi o kadar katıdır ki herhangi bir mensubun, üstleri tarafından verilen talimatlara itiraz etme hakkı yoktur; itiraz veya itaatsizlik durumunda derhâl uyarı-tehdit-şantaj mekanizması devreye girer, gerekirse bu kişinin cemaatle ilişkisi kesilir.

Şu hâlde gerek örgüt elebaşısının masum, yanılmaz ve seçilmiş olduğu algısının, gerekse müntesiplerinin mutlak itaat ve bağlılık tavrının, İslam’ın genel ilkeleriyle bağdaşır bir tarafı bulunmamaktadır.[9]

3. İslam’da davet, Allah’a ve Hz. Peygamber’in yoluna yapılır. Allah adı kullanılarak çeşitli kişilere, yapılara ve hiziplere yönelik davet, insanları din ve Allah diyerek aldatmaktır ve dine yapılmış en büyük haksızlıktır. Hiç kimse aklını, iradesini ve kişiliğini başka birine teslim edemez. Din adına, Allah adına insanların manevî duygularını istismar ederek kurulan yapıların İslam’dan onay alması mümkün değildir[10].

Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberler, insanları Allah’a ve Allah’ın dinine çağırmışlardır. Risalet zincirinin son halkası olarak Allah Rasulü de 23 yıl boyunca çevresindekileri sadece İslam’a davet etmiş, kendi menfaatine, istikbaline dönük herhangi bir teşebbüs içine girmemiştir.

Nitekim ayet-i kerimede Hz. Peygamber’in “Allah’ın izniyle Allah’a davet edici olarak gönderildiği” ifade edilmiştir [Ahzab, 33/46]. Dolayısıyla davet, tebliğ ve irşat faaliyetlerinde esas olan, samimiyet ve hasbîliktir [Sebe’ 34/47; Hud, 11/29, 51; En’am, 6/90]. Kimse Allah ve din adını kullanarak kendi davasına, ikbaline, menfaatine davet etmemelidir. Durum böyle olmakla birlikte tarih boyunca din üzerinden çıkar peşinde olan, dini ve Allah’ın ayetlerini istismar edenler hiç eksik olmamıştır [Tevbe, 9/34]. 

Sözgelimi gerek Tevrat’ta gerek bazı İslamî kaynaklarda yer alan ve önceleri iyi bir mü’min iken daha sonra Hz. Musa ve kavmi aleyhine hile tertiplediği için cezalandırıldığı anlatılan Bel’am b. Bâûrâ böyle birisidir. Aynı şekilde “Kitab’a varis oldukları hâlde geçici dünyanın değersiz malını alan ve ‘(nasıl olsa) biz bağışlanacağız’ diyerek” dini istismar eden ve açıkça “Allah’ın ayetlerini az bir bedele satan din adamlarından” sıklıkla söz edilmektedir [A’raf, 7/169; Bakara, 2/79, 174; Âl-i İmrân, 3/187, 199; Mâide, 5/44].

Medine’deki münafıkların Müslümanlara zarar vermek amacıyla Kubâ Mescidi’nin karşısına yaptırdıkları Dırar Mescidi de bu hususta dikkat çekici bir örnektir. Yüce Allah bu mescit ve onu yapanların niyetleri hakkında şu ayetleri indirerek işin iç yüzünü bildirmiştir: “Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Rasûlü’ne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, ‘Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok’ diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar. Onun içerisinde asla namaz kılma!…” [et-Tevbe, 9/107-110]. Bu ilahî uyarı üzerine Hz. Peygamber derhâl o mescidi yıktırmıştır [Vâkıdî, III, 1046; İbn Hişâm, IV, 530].

Muaz b. Cebel’e isnad edilen bir rivayette şeytanın, bazı din bilgini görünümlü kimseleri hak ve doğru şeyler söylüyormuş gibi konuşturup insanları aldatacağına ve bunlar vasıtasıyla onları yoldan çıkaracağına dikkat çekilmektedir. [Ebu Dâvud, Kitabu’s-Sünne, 6, no: 4611].

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, din istismarı, geçmişte olduğu gibi günümüzde de görülmektedir. Bunun en somut örneği de Gülen örgütüdür. Bu örgüt, inançtan ibadete, duygulardan hayallere, kalplerden beyinlere varıncaya kadar istismar edilmedik hiçbir şey bırakmamıştır.

Gülen örgütü tarafından istismar edilen dinî değer ve hakikatlerin başlıcaları şunlardır[11]:

a. Her şeyden evvel Allah’ın adı istismar edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de sahte dinî söylemler üzerinden ve din adına üretilen gerçek dışı beyanlarla Allah ile aldatmanın yapılabileceğine dikkat çekilmekte ve bu konuda insanlar uyarılmaktadır. “O aldatıcı (şeytan) da Allah ile sizi aldatmasın.” [Lokmân, 31/33].

Örgüt mensupları, liderlerinin Allah Teâlâ ile doğrudan konuştuğuna inanmakta ve bu sebeple onun sözlerini bütün insanların sözlerinden üstün tutmaktadırlar. Hâlbuki Allah, seçtiği peygamberleri dışında hiçbir beşerle doğrudan konuşmamıştır [Şûra, 42/51; Nisâ, 4/164].

b. Gülen örgütü, Kur’an’ı da istismar etmekten geri durmamıştır. Gülen, 03.06.1990 tarihinde yaptığı bir vaazında güya heyecanlanıp Kur’an’ı cemaatin üzerine fırlatmış ve bu esnada da “Kur’an’a sahip çıkın! Rasûlüllah’a sahip çıkın!” diye bağırmıştır. 

Gülen, 31.03.1991 tarihinde “Kutsîlerin Ufku” konulu vaazında, bu kutsîlerin Peygamberimiz ve ashabı olduğunu ifade ettikten sonra ahir zamanda “ikinci kutsîler” diye bir gruptan bahsetmekte ve onların geleceğini dile getirmektedir. “Kutsîler” sözüyle kendi grubuna kutsallık atfetmekte ve şu ayete atıfla da bu kutsîlerin Allah’ın şahitleri olduklarını ifade etmektedir: 

“İnkâr edenler, “Sen peygamber değilsin” diyorlar. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve bir de yanında kitap bilgisi bulunanlar yeter.” [Ra’d, 13/43]. Ayette yer alan (yanında kitap bilgisi bulunanlar) ifadesini, kendi grubu şeklinde yorumlamaktadır.

c. Gülen’in vaazlarında ve kitaplarında en fazla Hz. Peygamber’i istismar ettiği görülmektedir. Vaazlarında açıkça dile getirdiğine göre Hz. Peygamber, İzmir’e gelmekte, cemaatin arasında dolaşmakta ve onları teftiş etmektedir.

06.04.1979 tarihli bir vaazında şöyle demektedir: “Birisi şöyle anlatır: ‘Gece bulunduğum yerde Rasul-i Ekrem’i gördüm. Bana dedi ki: 'Ben şimdi teftişe çıktım. Buradan da İzmir’e gidiyorum.' Bir başkası şunu söyleyecektir: 'Gelip minbere oturdu veya mihrabın dibine oturdu. O cemaatin içinde isbat-ı vücud etti.”[12]

07.04.1991 tarihli bir vaazında, Peygamberimizin aralarında dolaştığını, binlerce kişinin bunu gördüğünü belirttikten sonra “O sizin aranızdadır, O’nun aranızda dolaştığını tahayyül ediyordum.” diyor.

d. Vaaz ve kitaplarında sıklıkla Hz. Peygamber-sahabe ilişkisine değinen ve oralardan ilginç tablolar sunan Gülen’in sahabeyi de istismar ettiği görülmektedir:

Gülen, dini, efsunlama aracı olarak kullanmakta ve bu konuda özellikle peygamberler tarihi ve siyer-i nebiyi bizzat kendi hikâyesi gibi formatlamaktadır. Bu format, Gülen’i âdeta Hz. Peygamber, takipçilerini de “ikinci kutsîler” diyerek sahabiler gibi konumlandırmaktadır. Gülen’in dinî söylemle ilgili en büyük tahriflerinden birisi de; siyer-i nebiyi kendisinin ve takipçilerinin hâlihazırdaki durumuyla birebir örtüşür şekilde kurgulaması ve takipçilerini bu kurguya yürekten inandırmasıdır.

03.06.1990 tarihinde yaptığı bir vaazında “Bu din garip olarak başlamıştır. Başladığı zamana avdet edecektir…” hadisini naklettikten sonra kendi grubunun bu gariplerin ikinci halkası olduğunu ifade eder. Daha sonra Rasûlullah Efendimizin bir elinin sahabesinin başı üzerinde olduğunu, bir elinin de kendi cemaatinin başı üzerinde olduğunu beyan eder ve Peygamberimizin onlara “ashabım” dediğini ifade eder.

04.10.1977 tarihinde yaptığı “Mesuliyet” başlıklı bir vaazında ise ümmetin ve insanlığın kurtuluşunu kendi cemaatine bağlayarak şöyle demektedir: “Allah bizimle beraberdir. Rasul-i Ekrem bizimle beraberdir. Mele-i a’lanın sakinleri yeryüzünde var olma yok olma mücadelesi veren şu cemaate nazar etmektedirler. Bedir ashabı gibi, yâ bu cemaat yok olacak tükenecek ya da bu cemaat yeryüzünde insanlığın makûs talihini değiştirecek. Gökyüzünde alkış başlayacak; mahzun meleklerin bakışı tebessüme inkılab edecektir.”

f. Bütün bunların yanı sıra en çok istismar edilen husus ise gencecik dimağlar ve körpe zihinlerdir. Örgüt, orta öğrenim seviyesinden itibaren ülkedeki en zeki gençlerin, inançlarını, ideallerini, ufuklarını ve hayallerini ya çalarak yahut yanlış yönlendirerek istismar etmiştir.

Gözyaşlarıyla, menkıbelerle, abartılı hikâyelerle henüz fıtratları bozulmamış gençlerin o tertemiz duygularını sömürmüştür. Sahte tevazu ve yumuşak sözle, gözyaşı ve sözde vaaz ve nasihatle her umut ve özlemi emeline alet edip millet evladından devşirdiklerini gizli maksat, mutlak itaat ve sinsi bir sızma becerisiyle donatmıştır. Bu yumuşak huylu görünen emre amade robotlaştırılmış ve akletme melekeleri devre dışı bırakılmış müntesipler, milletimizi Allah, peygamber ve sahabe ile aldatmışlardır. Allah’ın ayetlerini, Rasûl-i Ekrem’in hadislerini, ulemanın bilgi mirasını, bu toprakların bütün değerlerini kendi gizli emel ve gayeleri için araç olarak kullanmışlardır.

g. Gülen’in istismar ettiği dinî hususlardan biri de bedduadır. Gülen, kendi otoritesini tanımayanlara yönelttiği beddua silahıyla bir taraftan müntesiplerini korkutup kendine bağlama hedefi güderken diğer taraftan muhataplarının maneviyatını kırmayı amaçlamıştır. Gülen, yaptığı bir bedduada, Hz. Peygamber’in müşriklere dönük kullandığı beddua ifadelerini, öfkelendiği Müslüman kesimlere yöneltmekten geri kalmamıştır. Hz. Peygamber ve ashabının en zorda kaldığı günlerde müşriklere yaptığı bedduaların, Müslümanlara yöneltilmesi dinî ilkelerle asla bağdaştırılamaz.

h. Gülen’in istismar ettiği bir diğer alan da fetvadır. Müntesiplerince mutlak dinî otorite olarak kabul edilmesinden istifadeyle Gülen, onların örgütsel bağlılıklarını kesintisiz sürdürmelerini temin gayesiyle geleneksel fıkıh kültüründe yer alan bazı hükümleri bağlamından ve amacından kopararak tehdit vasıtası hâline getirmiştir. Örgütten ayrılmamak, tayin edilen yere gitmek, cemaatin belirlediği görevleri yapmak, belirlenen kişiyle evlenmek, sürekli maddi katkı sağlamak, elde ettiği bilgileri “abi”, abla” ya da sözde “imam”a ulaştırmak için talâkı üzerine söz vermek ve diğer ağır yemin şekillerini devreye sokmak; örgüt kurallarına göre suç sayılan eylemleri cezalandırmak için verilen fetvalar burada örnek olarak zikredilebilir.

Şu hâlde bu örgütün neredeyse çiğnemediği esas ve hüküm, istismar etmediği değer kalmamıştır. Ortada tam bir ‘usulsüzlük’ vardır. Kur’an ayetleri, özellikle de kıssalar belirlenen hedef ve biçilen misyona göre yorumlanmış; hadis ve siyer alanında ‘muvazene ve tenasüp’ten mahrum son derece faydacı bir eklektisizm işletilmiş; bu şekilde bütün yanlışlar ‘güya’ Kur’an ve Sünnet’e dayandırıldığı için de iradeler yok edilmiştir.

Netice itibariyle, dinî kavramlar ve değerlerin, Gülen tarafından hem bizzat sevk ve idare ettiği örgütün din dışı amaçlarını gizleyen bir sütre hem de mensuplarını mutlak sadakatle bağlılığa sevk eden bir araç ya da aparat olarak kullanıldığı şüphesizdir.[13]

4. Dinî görünümlü eğitim faaliyetlerini bir güç ve çıkar ağına dönüştürerek dünyevî, siyasî ve ekonomik bir yapı oluşturmak, böylece her türlü gizli ve kirli ilişkilerini perdelemek, İslam’ın temel ilkeleri ile hiçbir şekilde bağdaşmaz. Öte yandan din üzerinden menfaat elde etmenin ve nüfuz oluşturmanın da herhangi bir dinî temeli yoktur.[14]

Örgüt lideri, hareketin ilk evresinde din üzerinden kazandığı itibar ile önce manevî bir güç elde etmiştir. Örgüt, din yolunda hedefi saptırarak Allah’a yöneltilmesi gereken itaat ve teslimiyeti din kisvesi altında konuşan liderine karşı göstermiştir. Öte yandan “zahidane, mütevazı bir hayat” görüntüsü veren örgüt, dershanelerin ve bilhassa yurtdışındaki okulların açılmasından sonra hem zenginlerden hem de devlet imkânlarından sayısız maddî güçler devşirmiştir.

Gençlik yıllarından itibaren politikaya sözde mesafeli duran Gülen, siyasetle temasını sürekli güç ve menfaat teminini hedefleyerek ‘faydacı’ ve ‘pazarlıkçı’ bir çizgide yürütmüş, böylece adım adım ‘seçilmeden muktedir olma’ stratejisi izlemiştir. O, gerçek amacını gizleyerek ileri gelen birçok yöneticiden hatırı sayılır destek almış ve böylece yıllar ilerledikçe gücüne güç katmıştır.
Önceleri sözde “Hizmet hareketi” iken, doksanlı yıllardan itibaren cebir, hile, entrika, montaj ve şantaj veya psikolojik baskı yöntemleriyle tahsil edilen bir “Himmet hareketi”ne dönüşmüştür. Himmet de haraç sistemine dönüşmüştür. Burs, kurban ve diğer himmetlerle astronomik meblağlar toplanmıştır.

5. Tarih boyunca toplumun güvenliğini tehdit eden mehdici-mesihçi ve hurufî- bâtıni karakter arz eden pek çok fitne ve fesat hareketi ortaya çıkmıştır. Sır, gizem, adanmışlık, karizmatik kişilik gösterisi ve takıyyecilik/çift şahsiyetlilik bu hareketlerin en bariz özelliği olmuştur. Modern zamanlarda ise bu tür hareketler, uluslararası siyasal mühendisliklerin güdümünde İslam toplumlarının parçalanması ve sömürülmesinin birer aracı olarak kullanılmışlardır.[15]

Dinî otorite meselesinde Gülen’in yaptığı çarpıtmalar içerisinde en önemli konulardan biri, mehdilik ve mesihliktir. Kendisi açıkça söylemese de bağlılarında böyle bir algının oluşmasına hem sebep olmuş hem de göz yummuştur. Bu konuyla ilgili görülen rüyaları ve müntesipleri arasında yayılan söylentileri reddetmemiş, âdeta bilinçli bir şekilde bu algının yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Bağlılarının, onunla ilgili algı ve açıklamalarından anlaşıldığına göre, Gülen beklenen mehdi ve mesih olarak görülmektedir. Nitekim darbe teşebbüsüne günler kala örgüt mensubu bir hâkim, mahkeme kararına bile Gülen’in mehdi olduğunu yazdırmıştır.

Bu inanış, lidere bağlılığın ve onu kutsamanın başka bir aracı olarak kullanılmıştır. Görülmüştür ki, mehdi inanışı bu örgüt eliyle ülkemizi kana bulayan bir ideolojiye dönüşmüştür. Dinin sahih yollarla öğretilmesi süreçlerinde büyük kırılmaların yaşandığı, buna karşılık dinî anlayış ve pratiklerde mistik öğelerin çok baskın olduğu toplumlarda, bu türden bâtıni (ezoterik) ve mistik (gizemli) iddialar çok kolay bir biçimde insanları etkileyebilmektedir. Örgüt içerisinde mehdilik, mesihlik ve velilik kavramları üzerinde çokça durulmasında, Gülen’in bağlılarının zihninde kendisini “mutlak otorite” olarak algılatma arzusu yatmaktadır. Bu yolla Hz. Peygamber ile rüyada ve rüya dışında sürekli görüşme iddiaları daha kabul edilebilir hâle getirilmektedir. Böylece Allah tarafından seçildiği düşünülen bir insanın söz ve davranışlarının Allah’ın iradesini yansıttığını kabul etmek çok daha kolay hâle gelmektedir.

İslam dininin ana kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’de, gelecekte bir kurtarıcının gönderileceğine dair açık bir kayıt bulunmamaktadır. Mehdinin geleceğine dair delil olarak zikredilen ayetlerde [Ra’d, 13/7; Enbiya, 21/105; Saff, 61/9] gelecekte bir kurtarıcının zuhur edeceğine ilişkin herhangi bir açık ifade yoktur. Mehdi ile ilgili rivayetler Buhari ve Müslim’in Sahih’lerinde bulunmazken, diğer bazı hadis kaynaklarında yer almaktadır. İçeriklerinde pek çok ihtilaf bulunan bu rivayetlerin bir kısmı isnad açısından sahih veya hasen olmakla birlikte çoğu zayıf olarak değerlendirilmiştir. Kaldı ki bu rivayetler, âhâd haberlerdendir. Bu türden haberlerin/ rivayetlerin inanç konularında bir dayanak kabul edilemeyeceği âlimler tarafından açıkça ifade edilmiştir. Bunun yanı sıra ilk dönem Sünnî kelam âlimlerinin çoğu eserlerinde mehdilik konusuna yer vermemiş, sonraki dönemlerde ise kıyamet alametleri sayılırken bir kaç cümle ile mehdilikten söz edilmiş, fakat bunun bir inanç konusu olmadığı belirtilmiştir [Taftazani, Şerhu’l-Makasıd, İst. 1305, II, 307].

Bilindiği üzere Allah, dinini tamamlamış [Mâide, 5/3], Hz. Peygamber de ümmetine miras olarak Kur’an ve sünnetini bırakmıştır. Dolayısıyla bir Müslüman, Kur’an ve Sünnet’in insana yüklediği mükellefiyetleri göz ardı edip zulüm, fitne ve fesadın ortadan kaldırılmasının sorumluluğunu mehdiye, mesihe ya da herhangi bir “korunmuş salih zata” havale ederek yükümlülükten kurtulamaz. 

Aksine bu konuda her Müslüman kendi üzerine düşeni yapmakla mükelleftir. İnançları, sorumlulukları ve imanları gereği tüm Müslümanlar, mehdi beklemek yerine yaşadıkları zaman ve mekânlarda kendi üzerlerine düşen görevleri bizzat icra edebilmek için güç ve imkânları nispetinde çalışmalıdırlar. Çünkü Allah Teâlâ insana ancak çalışmasının karşılığını verir [Necm, 53/39]. Yine Yüce yaratıcı ancak gönülden Allah’a bağlanıp dünya ve ahirete yönelik faydalı çalışmalar yapanları yeryüzünde güç ve kudret sahibi yapacağını vadetmektedir [Nur 24/55].

Masumiyet ve mehdilik algılarının yanında, örgütte zaman zaman görülen bir başka gizemli husus da, hurufîlik ve cifirdir. Örgüt, harflerin esrarı gibi iddialar ileri sürerek ve kutsal metinlerdeki bazı ifadelerden çeşitli tarihler çıkartarak geleceğe dönük kehanetlerde bulunmuş ve müntesiplerini buna inandırarak kandırmıştır. Hâlbuki duyularla bilinemeyen ve algılanamayan şeyler anlamındaki gayb, sadece Yüce Allah’ın bildiği bir alandır [En’am, 6/59; Yunus, 10/20; Neml, 27/65]. Allah tarafından kendilerine bilgi verilen peygamberler dışında, hiçbir insan gelecekten haber veremez [Âl-i İmrân, 3/179; Cin, 72/26]. 

Her türlü fal, kehanet vb. batıl yollara başvurarak, olayların iç yüzlerini öğrendiği iddiasında bulunmak veya gelecekte neler olacağını kesin bir dille söylemek, İslam’a aykırıdır. Gizli ilimler bildiğini ve gayptan haber verdiğini iddia edenlere kulak vererek onların dediklerini tasdik etmek, iman ile bağdaşmaz. Harflerin ve sayıların özel sırlar taşıdığı yönündeki mesnetsiz bir inanca dayanarak gelecek hakkında bilgi verdiği iddia edilen cefr (cifir) de asılsız ve batıl bir yöntemdir.[16]

Bu bağlamda Gülen’in, Nasr Sûresi’nin ilk âyeti olan “İzâ câe nasrullâhi ve’l-feth” ifadesine getirdiği yorum çok dikkat çekicidir: “Nahiv kuralları açısından ma’tufda muzafu’n-ileyh hazf edilir ve ondan bedel kelimenin başına belirlilik takısı olan lâm-ı tarif gelir. Dolayısıyla burada “ve’l-feth” ve fethullahi demektir. Buradaki nükteye gelince; Allah’ın bizi yaratması, hizmet yoluna sevk etmesi, halkın kalbini bize tevcih etmesi... hepsi Allah’ın yardımı ve inayetiyledir. Çok insan bunların böyle olduğunu müşahede eder ve her fırsatta tevhîdi düşüncenin gereği olarak da anar, anlatır.” [M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla-2, Nil Yayınları, İzmir 1995, s.184]

Öyle anlaşılmaktadır ki Gülen, gerek bir takım ima ve işaretlerle gerekse çevresindeki müntesiplerin algı ve anlatılarıyla desteklenen mehdi ve/veya mesih olduğu intibalarını tashih etmemiş, aksine bu tür yanlış izlenimlerden yararlanma cihetine gitmiştir. Bu tür telakkileri hurufîlik ve cifir hesaplarıyla da destekleyerek müntesipleri üzerindeki nüfuzunu daha da güçlendirmiştir. İnsanların algı ve duygularını istismar ederek kendisini mehdi ve mesih gibi göstermek yahut böyle görülmesine sessiz kalmak, asırlardır birçok örneğine rastladığımız üzere açık bir sahtekârlıktan başka bir şey değildir.

6. Bu yapının sözde dinî söylemlerinde, İslam’ın temel bilgi kaynaklarından çok, rüyalar, gizemli hikâyeler revaç bulmuş, bunlar aracılığıyla masum kitleler aldatılıp efsunlanmış, hastalıklı bir zihniyet oluşturulmuştur. Bu amaçla özellikle medya kullanılarak sohbet, vaaz ve konferanslar yoluyla dinin tahrifine tevessül edilmiştir. Bu vaaz ve sohbetlere Hz. Peygamber’in katıldığı iddia edilmiş, mensuplarına verilen emir ve talimatlar rüya yoluyla Peygamber’e dayandırılmaya çalışılmıştır. Bu şekilde insanları kandırarak kendi otoritesini tahkim etmeyi bir yöntem olarak kabul eden bir yapının dinden cevaz alması mümkün değildir.[17]

Dinimizin temel kaynağı Allah’ın kitabı ve bu kitabı insanlara tebliğ eden Hz. Peygamber’in sünnetidir. Bunların dışında Allah’ın, bazı insanlarla özel iletişimi olduğu, bu özel kişilerin ilham ve rüyalarının da hüküm kaynağı olduğu algısı, her şeyden önce Yüce Allah’ın dinin tamamlandığına ilişkin beyanına aykırıdır [Mâide, 5/3]. Nitekim Hz. Ali, Ehl-i Beyt’in elinde Rasûlullah’ın diğer insanlara açıklamadığı özel bilgiler olup olmadığı sorusuna, “Hayır! Bizde Allah’ın Kur’an’ı anlamak için insana verdiği anlayış kabiliyetinden başka özel bir şey yoktur.” Cevabını vermiştir [Ebû Dâvûd, Diyât, 11; Ahmed b. Hanbel, I, 79]. Hz. Peygamber’in vefatıyla vahiy sona ermiş, içtihat devri başlamıştır. Müçtehitlerin ve fıkıh âlimlerinin kullandığı kıyas ve diğer istinbat yöntemleriyle ortaya koydukları hükümler ise, isabetli olabilecekleri gibi hatalı da olabilirler.

Bunların dışında kalan rüya, ilham, keşif, keramet, istihare gibi yol ve yöntemlerle elde edilen hükümlerin kesinliği olmadığı gibi bir bağlayıcılığı da yoktur. Dolayısıyla bu yollarla elde edilen bilgiler eğer dinin kesin hükümleri ile çatışıyorsa, onlara uyulması dinen yasaktır. Böylesi bir tehlikeyi önceden gören İslam âlimleri ilhamın dinde kaynak olamayacağını açıkça ifade etmişlerdir. Molla Gürânî, ilham aldığını iddia eden kişilerin söylediklerinin dinde kaynak kabul edilmesinin büyük bir bidat olduğunu, Hz. Peygamber’den sonra din kurmaya yeltenmek anlamına geldiğini vurgulamış, bu tür anlayışlara karşı çıkmanın her Müslümanın vazifesi olduğunu belirtmiştir [Molla Gürânî, ed-Dürerü’l-levâmî, Beyrut 2007, s. 565].

Peygamberler dışında hiç kimsenin korunmuşluk/yanılmazlık (masumiyet, masûniyet ve mahfuziyet) niteliği olmadığı için kişilerin ileri sürdükleri görüş ve yorumlarının geçerliliği Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’e uyumlu olmasına bağlıdır. İslam geleneğinde bu uyum, Kelam ve Fıkıh Usulü ilimlerince denetlenmiştir. Buna göre dinî otorite mutlak anlamda Allah’a aittir; peygamberler, Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliğ ederler. 

Allah Rasulü vefat ettikten sonra artık mutlak otorite ya da yakînî bilgi kaynağı kalmamıştır. Âlim, mürşit, müçtehit de olsa, hiç kimse hatadan berî değildir. Onların söyledikleri, dinin iki kaynağını anlamak ve yorumlamaktan ibarettir. Yorumların da mutlak bir hakikat iddiasının olmadığı ittifakla kabul edilmiştir. İnsanların hayatlarını yönlendiren kimseler ilim ölçülerine uydukları oranda meşruiyet dairesinde kalırlar. Veli, mehdi, mürşit veya hoca görülüp ilim ölçüsüne riayet etmeden insanlar üzerinde keramet, rüya, ilham ve benzeri yollarla otorite kurmaya çalışanlar, İslam adına hüküm veremezler. Zaten İslam âlimlerinin üzerinde icma ettiği temel gerçek, dinî kuralların (şer’î hükümlerin) ancak ilim sahiplerinden alınacağı, ilham, rüya, keşif ve benzeri yollarla herhangi dinî bir hükmün tespit edilemeyeceğidir.

Örgütün, elemanlarını ve çevrelerindeki insanları yönlendirmede sıkça kullandıkları yöntemlerden biri de görülen veya görüldüğü iddia edilen rüyalardır. Genellikle söz konusu rüyalarda güya Hz. Peygamber görülmekte ve somut bir talimat vermektedir. Arsanın bağışlanmasından okul yapımına, tweet atmaktan oy vermeye kadar rüya formülü sıkça kullanılmaktadır.

Hâlbuki rüyaların Kur’an ve Sünnet’e aykırı olanlarının hiçbir değeri olmadığı gibi, aykırı olmayanlarının da bağlayıcı bir değeri bulunmamaktadır. Hatta rüyada Hz. Peygamber’in görüldüğü ve belli mesajlar verdiği iddia edilse bile bu herhangi bir hüküm değeri taşımaz. Kaldı ki rüyaların birçoğu, uyku hâlinde bazı harici etkenler sonucunda ruhi ve zihinsel dünyamızda ortaya çıkan sübjektif görüntülerdir. Öte yandan kişinin görmediği rüyayı görmüş gibi anlatması ise Hz. Peygamber tarafından “Yalanların en büyüğü” olarak nitelendirilmiştir [Buhârî, Tabir, 45; Ahmed b. Hanbel, II, 96, 119].

Örgütün takipçilerini etkilemede kullandığı keşif ve kerametin de dinde bağlayıcılığı yoktur. Gülen, söylem ve eylemlerini sahih dinî bilginin kontrolünden kaçıran denetimsiz bir ‘teoloji’ oluşturmuştur. Bu tasarruflarına dair tefsir, hadis, siyer ve fıkıh gibi İslamî ilimler müktesebatı içinde kendince bir meşruiyet aramış ve bulmuş; bunun mümkün olmadığı zeminde ise bilhassa Hızır ve Mesih imaları ile rüyalar yoluyla Kur’an ve Sünnet’e aykırı da gözükse yaptıklarında bir ‘hikmet’ ve bir ‘ilâhî onay’ olduğu kanaatini yerleştirmiştir. Gülen’in şahsı üzerinde oluşan bu kült, bizatihi onun tarifiyle ‘örnekleri kendinden olan hareket’ine de kollektif bir kibir yüklemiştir. Her yaptığında ilâhî bir sevk olan seçilmiş bir önderin rehberliğinde Allah’ın yeryüzündeki iradesini ve ‘istikbal projesini’ temsil ettiğine inanan kişi, darbe dâhil, her şeyi meşru görebilmiştir.

Sonuç olarak keşif, keramet, rüya ve benzeri hususların, birey ve toplum için dinî bir bağlayıcılığı söz konusu değildir ve bunlar üzerine herhangi bir hüküm bina edilemez. [Bkz. Nesefî, Tebsıratü’l-edille, I, 22-24; Teftâzânî, Şerhu’l-akâid, s. 72-74; İbn Haldûn, Şifâü’s-sâil, s. 61-69; Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 4259-4260; Talat Sakallı, Rüya ve Hadis Rivayeti, Isparta, 1994].

7. İslam toplumunda, farklı mezhep, meşrep ve düşünce ekolleri ahenkli bir şekilde bir araya gelmiş ve büyük bir zenginlik oluşmuştur. Ancak İslam’da Müslümanların birliği esas olduğundan vahdeti parçalayacak her türlü tefrika ve gruplaşma yasaklanmıştır. (FETÖ/PDY) Hakikati kendi tekeline alarak kendisinin dışında herkesi dışlayan bir yapı İslam geleneği ile bağdaşmaz. Dolayısıyla İslam ümmetini parçalamayı esas alan hiçbir yapı, düşünce ve hareket masum kabul edilemez.[18]

Dinlerarası diyalog çalışmalarında gayrimüslimlere oldukça hoşgörü ile bakan ve onlarla sıcak ilişkiler içerisinde olan örgüt, kendilerinden olmayan Müslümanlara karşı ise olabildiğince soğuk, dışlayıcı ve ötekileştirici bir tavır sergilemiştir. Fetih Suresi’nin 29. ayetinde zikredilen nitelemenin tam tersine “müminlere karşı şiddetli, kâfirlere karşı ise merhametli” diye özetlenebilecek bir tavır takınmıştır. Gayrimüslimlerle kurduğu diyaloğu, Müslüman gruplardan esirgemiş, onlara karşı daima mesafeli durmuştur. Hatta kardeşlik hukukuyla asla bağdaşmayacak şekilde İslami grupları küçümsemiş, bazen de hile ve tuzaklarla onları bastırmaya ve susturmaya yönelik tutumlar içerisine girmiştir. Oysa birçok ayet-i kerimede Yüce Allah, mü’minleri bırakıp, kâfirleri, gayrimüslimleri daha açık bir ifade ile Allah ve Müslümanların düşmanlarını veli (üst ve dost) edinmeyi yasaklamıştır [Âl-i İmrân, 3/28; Nisâ, 4/139, 144; Mâide, 5/51; Mümtehıne, 60/1].

Örgütteki bu çarpık anlayış, yetiştirdikleri öğrencilerde vahdet ve aidiyet duygusunu yok etmiştir. Dinî eğitim almaları için aileleri tarafından örgütün okullarına verilen gençler, önce ailelerine, sonra kendi ülke ve toplumlarına ve nihayet İslam ümmetine ait olma inancını ve bilincini kaybetmektedirler. En önemli aidiyetlerinden kopartılan bu gençler, yapılan telkinlerin sonucunda sırf örgüt liderinin emrini yerine getirmeye programlanmış kapı kulları hâline gelmişlerdir. Artık onlar için ne ailenin ne vatanın ne de İslam ümmetinin bir önem ve önceliği söz konusudur. Bu hâlleriyle onlar, tarihteki Haşhaşî grupların intihar timlerini anımsatmaktadırlar.

Bu sonuç, örgütün nesilleri nasıl yok ettiğinin bir başka görünümü olup Bakara Suresi 205. ayetinde “…Yeryüzünde fesat çıkarır ve nesilleri yok eder…” şeklinde nitelenen şer odaklarının vasıflarıyla tamamen uyum arz etmektedir. Nitekim yıllar önceki bir sohbetinde Gülen “Zaman zaman hizmetin selameti için eğer yapılacaksa böyle bir fedailik, çarparız kendimizi bu ateşe ve yok oluruz!” diyerek intihara dahi yeşil ışık yakabilmiştir.

8. Din alanında gizli faaliyet gösteren, denetime kapalı olan ve özellikle malî kaynakları şeffaf olmayan yapı ve organizasyonların, her türlü şaibe ve karanlık ilişkiyi içinde barındıracağı muhakkaktır. Bu noktada kendince dinî argümanlar üreterek meşruiyet sağlamaya çalışan bir hareketin takip ettiği siyaset ve stratejinin hiçbir sağlam ve sahih temeli yoktur. Dolayısıyla bu yapı insanların dinî duygularını istismar ederek kendi amaçları doğrultusunda kullanmıştır[19].

İslamî tebliğ alenîdir, açıktır. Gizliliği bir tebliğ metodu olarak kabul etmek doğru değildir. Hz. Peygamber’in Mekke döneminin ilk günlerindeki tebliğin gizliliğini, bugün Müslüman toplumlarda yapılan illegal faaliyetlerin ve dolayısıyla takıyyenin bir meşruiyeti olarak kabul edip bunun üzerine bir tebliğ stratejisi geliştirmek yanlıştır.

Örgütün en fazla önem verdiği ilkelerden biri gizliliktir. Yatay ve dikey düzlemlerde gizli bir örgütlenme yapısına sahip olan hareket, hem teşkilat yapısı açısından gizliliğe önem vermekte hem de kod adlarıyla mensuplarının kimliklerini gizlemesini sağlayarak olduğundan farklı görünmelerine yol açmaktadır. Örgüt içerisinde “tedbir” adı verilen bu ilke ve “her yerde olmalıyız” hedefiyle başta devlet kurumları olmak üzere hassas yerlere sızmak, en temel strateji olarak benimsenmiştir.

Örgüt, bilhassa İsmailiyye orijinli olan ve kendilerine “Haşhaşiler” denilen Hasan Sabbah (ö. 518/1124) liderliğindeki bâtıni karakterli örgütlenme ile önemli benzerlikler göstermektedir. Tarih kaynaklarında Sabbah’ın, emrindeki kişilere haşhaş vererek bağımlı hâle getirdiği, cennet vaadiyle bu kimselere istediğini yaptırdığı, onları siyasi rakiplerini yok etmekte kullandığı anlatılmaktadır. 

“Fedai” denilen bu insanlar ‘mehdinin zuhuru’ hususundaki kesin inançlarından ötürü korkunç eylemlerini hayata geçirmekteydiler. Düzenledikleri suikastler de dâhil yaptıkları tüm işleri kutsal bir görev addediyorlardı. Yüce davalarına tehdit olarak gördükleri siyasileri, âlimleri tek tek ortadan kaldırıyorlardı. Başlarındaki Hasan Sabbah, sanılanın aksine bir maceraperest değil, o da şer’î kurallara riayet etmede dikkatli görünen bir kişiydi. Öyleki, içki içtiği için oğlunu öldürttüğü rivayet edilmektedir. Disipliner yönetimi, dinî bilgisi ve kişisel karizmasıyla kalabalık kitleleri peşinden sürekleyecek bir beceriye sahipti. O, söz konusu fedai teşkilatı ile Selçuklu devletinin işleyişini bir süre felç etmiş, devlet görevlilerini korkutarak onlara istediklerini yaptırmış, yapmayanları ise çeşitli usullerle devre dışı bırakmıştı. [Bkz: Abdülkerim Özaydın,“Hasan Sabbâh”, DİA, XVI, 347-350; Mustafa Öz, “Haşîşiyye”, DİA, XVI, 418-419]

Örgütün masonluk’tan ilham alan sıkı hiyerarşik yapısı ve taşıdığı gizlilik de söz konusu yapıyla benzerlikleri açısından dikkati çekmektedir.

Gizli ağlarda yoğun şekilde takıyye pratikleri uygulanmakta, bu ağlarda vazifeli bazı ilahiyatçı hocalar vasıtasıyla yaşanması muhtemel “vicdan azapları” hafifletilmekte, kişiler sözde “yüce gayelere” bu şekilde yönlendirilmekte, motivasyon en yüksek seviyede tutulmaktadır.
9. Kendini gizleme, olduğundan farklı görünme, ikiyüzlü davranma, çift dilli konuşma, takıyye gereği helal-haram gözetmeme, kod adı kullanma, bulunduğu ortamda inandığından farklı yaşama, yalan söyleme, tecessüste bulunma, mahremiyeti ihlal etme, şantaj yapma, kayırmacılık, kötü emeller için örgütlü dayanışma gibi yöntemler gayr-i İslamî ve gayr-i ahlakîdir[20].

Örgütün gayr-i meşru işler çevirirken uyguladığı temel taktiklerinden biri de hedefe ulaşıncaya kadar tedbir adıyla takıyye yapmaktır. İtikat ve inancını, olduğundan farklı bir biçimde ifade etmek, kalbiyle inanmadığı bir şeyi yapmak ya da söylemek gibi anlamlara gelen takıyye, Ehl-i Sünnet âlimlerince reddedilen bir husustur. 

Sözde Ehl-i Sünnet olan örgüt, bu takıyye anlayışını uygulayarak aldatma, yalan, iftira, hile, soru hırsızlığı vb. her türlü gayri ahlaki yola başvurmuştur. Gerçek niyetlerini sürekli gizleyen örgüt elemanları, gayelerine ulaşmak için pek çok şeyi mübah addetmişler, İslam diniyle asla bağdaşmayan çarpık bir anlayışı benimsemişlerdir. Oysa bir Müslümanın en önemli ahlakî vasıflarından biri güvenilir olmasıdır. Nitekim "mü'min" kelimesi "inanan ve tasdik eden" manalarının yanında "güven veren" anlamına da gelmektedir. Bu hususta en güzel örnek ise, içinde yaşadığı toplumda "Muhammedü'l-Emîn" olarak anılan ve en azılı düşmanlarının bile onun güvenilir oluşu konusunda hiçbir tereddüt göstermedikleri Kâinatın Efendisi'dir.

Müslümanlardan başkasıyla çatışmamaya özen gösteren örgüt, Müslümanlara karşı aynı hassasiyeti göstermemiştir. Kendisine hasım bellediği kişi ve kurumlara karşı âdeta kutsal savaşa giren örgüt, “Harp, hiledir.” [Buhari, Cihad, 157; Müslim, Fiten, 75-78] hadisini çarpıtarak gayr-i ahlakî enstrümanlar kullanmakta bir beis görmemiştir. Oysa İslam’da normal şartlarda bir Müslümanın başkasını aldatması yasaklanmışken [Ahmed b. Hanbel, IX. 122-123] sadece savaş esnasında düşmana karşı çeşitli taktik, strateji ve gerektiğinde yalan-yanlış bilgiler verilmesi caiz görülmüştür [Nevevî, Müslim Şerhi, XII. 45]. Ancak altını çizmek gerekir ki, söz konusu ruhsat, savaş hâlinde ve düşmana karşı geçerlidir. Yoksa Müslümanların birbirlerine ve içinde meşru ölçülerle yaşadıkları topluma karşı hile yapmaları caiz değildir.

Allah’la özel bir irtibatı olduğunu düşündükleri kişinin beyanı karşısında, açık haramları işlemekte sakınca görmeyenler, bir anlamda malum yapının nasıl takıyyeci bir tavır benimsediğini de göstermektedir.

10. Kendi mensuplarını kadrolara yerleştirip devleti ele geçirmek amacıyla başta soru hırsızlığı olmak üzere her türlü yolsuzluğu ve hukuksuzluğu yapmak, kul ve kamu hakkına tecavüz etmektir. Böyle bir yöntemi, örgütlenmesinin temel aracı yapmış olan bir yapı İslamî kabul edilemez. Buna önderlik eden, yol veren ya da göz yuman insanların vicdandan, ahlaktan ve dinden nasipleri yoktur[21].
Örgüt liderinin emellerini gerçekleştirmek adına, hizmet ve dava adı altında dinin açık yasaklarını çiğneyenlerin ve bunu din adına yapanların temel noksanı, sağlıklı bir din anlayışına sahip olmamalarıdır. Başlangıçta dine hizmet adı altında ortaya çıkan bu hareket, gelinen noktada benimsenen keyfi tutum sebebiyle temel kuralları sulandırılmış bir din algısının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Oysa bir haramı helal kabul etmek, insanı dinden çıkarır, haramı işlemek ise kişiyi fasık yapar [Taftazânî, Şerhu’l-Akâid, İstanbul 1308, 190]. Bu tür tavırların hepsi doğru din anlayışından sapmanın bir neticesidir.

İftira ile suçsuz insanları karalamak ve bir de bunu şahsi emellerine yükseliş için bir basamak yapmak, Yüce Allah’ın Kur’ân’da açıkça yasakladığı en büyük günahlardan ve cürümlerdendir. [Nûr, 24/15-19; Nisâ, 4/112; Ahzap, 33/ 58].

İslam dini, özel hayatın gizliliği ilkesini çiğnemeyi de haram kılmış; bu ilkeye uyulmadığı takdirde uhrevî bir dizi ağır yaptırım öngörmüştür. Bu kapsamda aile hayatı, mesken mahremiyeti ve özel konuşmalar özel hayat kavramı içinde yer alır. Kur’an-ı Kerim’de mü’minlere “…Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın…” buyrulmaktadır [Hucurat, 49/12].

Âlimler, ayetin metninde geçen “tecessüs” kavramının kapsamına ayıplar dahil her türlü kişisel ve özel gizli bilginin girebileceğini belirtmişlerdir [Maturidi, Tevilât, IX, 336]. Hz. Peygamber de: “Ey dilleri ile inanıp kalplerine iman girmeyenler! Müslümanlara eziyet etmeyin ve onların gizli taraflarını araştırmayın! Allah, Müslüman kardeşinin gizli tarafını araştıranın gizli taraflarını ortaya çıkarır ve Allah, kimin gizli tarafını ortaya çıkarırsa evinin içinde bile olsa onu rezil eder.” [Tirmizi, Birr, 85] hadisi ile tecessüsün İslam’da yerinin olmadığını ve cezasız kalmayacağını dile getirmiştir [Buhari, Rüya, 45; Tirmizi, Libas, 19].

Örgüt mensupları, başlangıçtan itibaren tedbirli ve temkinli olma adına oldukça sinsi ve gizli bir tutum sergilemişlerdir. Ne oldukları gibi görünmüş, ne de göründükleri gibi olmuşlardır. Özellikle bürokrasinin stratejik kademelerinde farklı bir kimlikle hareket etmiş ve uzun yıllar kendilerini saklamayı başarmışlardır. Bu bağlamda gerçek niyet ve amacı ortaya koyan tavırlar örgüt içinde ihanet, hezimet ve mağlubiyet sayılmıştır.

11. Allah için yapılması gereken ibadetler, farklı amaçlar için istismar edilemez. Zekât ve kurban parasıyla televizyon kurmak, medya çalışmaları yapmak, lobi faaliyeti yürütmek, bu paraları değişik ülkelerde seçim kampanyalarına aktarmak, asla meşru görülemez[22].

Örgütün hemen her alanda sıklıkla kullandığı takıyyenin doğal olarak sözde bir “fıkhı” da teşekkül etmiştir. Bu bağlamda örgütün öteden beri hem müntesiplerinden hem de sempatizanlarından bazen kendi rızalarıyla, bazen de malî denetim baskısıyla, şantaj vb. çeşitli yollarla zekât ve “himmet” adı altında maddi gelir elde ettiği herkesçe malumdur. Zekâtın dolaylı da olsa tehdit ve baskıyla tahsil edilmesi bir tarafa, müstahak olmayan yerlere harcanması, en önemli şikâyet konularının başında gelmektedir. 

Toplanan zekâtlar, Kur’an’ın bildirdiği sarf yerlerine değil de örgütün amaçları doğrultusunda usulsüz bir biçimde televizyon programlarına, başka ülkelerdeki lobi faaliyetlerine ve seçim kampanyalarına, temsil- ağırlama işlerine, sosyal ve kültürel etkinliklere harcanmış, Gülen ve örgütü lehine kitap ve makale yazdırma, Gülen’in ikamet ettiği malikânenin masrafları, örgüt mensubu sözde imamların maaşları vs. gibi harcamalar için kullanılmıştır. Oysa zekâtın geçerli olabilmesi için Tevbe Suresi’nin 60. ayetinde zikredilen sınıflara harcanması gerekli olup bunun dışındaki yerlere harcanması caiz değildir [İbn Âbidin, Reddü’l-muhtâr, Riyad 2003, III, 291 vd.].

Kurban ibadeti için toplanan paralar başka amaçlar için kullanılmış, fakir ve yetimler adına toplanan sadakalar yine örgütsel amaçlara harcanmış, öğrenciler için verilen bursların çoğu yerine ulaşmamıştır. Dini çarpıtmanın tipik bir örneği olarak, ilk defa bu örgütte görülen bir uygulamaya göre, birçok kimseden para toplanarak güya Hz. Peygamber’e kurban kesilmekte, böylece örgüte maddi destek sağlanmaktadır. Hâlbuki fıkıh geleneğinde “Hz. Peygamber adına kurban kesilmesi” şeklinde bir ibadet biçimi yoktur. Dolayısıyla Allah ve Rasulü’nden nakledilmeyen böyle bir uygulamayı ibadet gibi telakki etmek ise bidat, hatta dalâlettir [Müslim, Cuma, 44; Ebû Dâvûd, Sünnet, 6; Tirmizî, Mukaddime, 16]. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vasiyeti gereği Hz. Ali’nin onun adına kurban kesmesi ise bu uygulamaya delil olamaz [Ebû Dâvûd, Dahâyâ, 2; Müsned, I, 107, 149].

Bu bağlamda örgüt tarafından, kendilerince kritik görevlerde bulunan müntesiplerine içki içebilecekleri, dinen gayr-i meşru sayılan eğlencelere dâhil olabilecekleri, kendilerine yabancı (nâmahrem) kişilerle dans edebilecekleri, İslam’ın gerekli gördüğü tesettür hükümlerine uymayabilecekleri fetvası verilmiştir. Yine hassas kadroları işgal eden örgüt mensubu  kadınlar ile erkeklerin eşlerine başlarını açmaları için ruhsat verilmesi, müçtehit imamların hiç birisinin kabul etmediği icma-i ümmete aykırı bir görüştür.

12. FETÖ/PDY batılı kamuoyunun ilgi ve desteğini sağlamak, medeniyetler çatışması tezine karşı duyarlılık üretme adına ‘Dinlerarası diyalog’ ve ‘ılımlı İslam’ diyerek şaibeli girişimler başlatmış, pek çok sırlı ve gizemli ilişkiyle uluslar arası dünyada Müslümanların aleyhine oluşturulan karanlık projelerin bir parçası olmaktan çekinmemiştir. 

Hiç şüphe yok ki Allah katında hak din İslam’dır. Başka din mensuplarıyla dinî özgürlükleri zedelemeden barış içinde yaşamak esas olup insanlığın faydasına olacak her işte onlarla ortak zeminde yardımlaşma ve dayanışma mümkündür. Dolayısıyla dinlerarası diyalog adı altında belli bir siyaset mühendisliği olduğu anlaşılan ortak bir dinî teoloji veya dinî kültür birliği oluşturma çabası hiçbir şekilde tasvip edilemez. İslam’ın temel esaslarından ödün vermek, söz gelimi kelime-i tevhidin ikinci kısmı olan Hz. Muhammed’in (s.a.s.) risâletini göz ardı etmek asla kabul edilemez.


Ahmet Hocazâde, 01.06.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair
Ahmet Hocazâde Yazıları

 


[1] Bâtınîlik, asırlardır İslâm dünyası içinde faaliyet gösteren fırkaların, grupların ve cereyanların adı olmakla birlikte, İslâm düşünce dünyası içinde de olumsuz izler bırakmıştır. Aklı ve bilimi inkâr ederek yerine her şeyi te’vil eden masum imam teorisini ortaya koymakla imametin arkasına sığınılmış, tenasüh, ibaha, hulul ve mehdî gibi kavramları himayesine alarak dini, ideolojilerine ve siyasî çıkarlarına alet eden insanlardan ibaret bir yapı tesis edilmiştir. Ehl-i sünnet ve Mu’tezile’ye göre ise Bâtınîlik, Sabiîlik ve Mecûsilik gibi eski İran ve Hint kültürleriyle, eski Yunan’dan, Hıristiyan ve Yahudilikten esinlenerek İslâm’ı parçalama gayret ve arzusu ile oluşturulmuş uydurma bir dindir.Bkz. İlyas Yazar, Bâtınîlik Üzerine Bir İnceleme,  http://web.deu.edu.tr/ilyas/yayinlarim/batinilik.htm
[2] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.72.
[3] https://webdosya.diyanet.gov.tr/anasayfa/UserFiles/Document/TextDocs/9a7d78e1-1513-4ef7-b294-e24dd4151b33.pdf
[4] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.36.
[5] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.39.
[6] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.40.
[7] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.40.
[8] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.41.
[9] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.41.
[10] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.42.
[11] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.43.
[12] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.44.
[13] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.47.
[14] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.48.
[15] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.50.
[16] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.51.
[17] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.53.
[18] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.56.
[19] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.58.
[20] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.61.
[21] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.62.
[22] Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ekim 2016 • Ankara, s.65.





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Seçkin Deniz Twitter Akışı