20 Şubat 2017 Pazartesi

SA3998/KY1-CÇ375: Kumpas/ Roman - Son Bölüm VIII-3; SON

"Bu hekat ölümü, ölümleri kutlayan değil yaşamayı ve yaşatmayı seçenlerin hekatıdır. Bu hekat bir dirilişin sessiz çağıltısıdır."


Bölüm Sekiz-Son

-3-
Son

Yavru ve Kâtip Şendilya Cezaevinin ana kapısından birlikte içeri girdiler. Kimliklerini doğrulatıp içeri alındılar. Önce gardiyan olduklarına dair kimlik belgesini uzattılar küçük bir pencereden. Bir el –ki o elin yüzünü iki yıldır ikisi de görmemişti- uzatılan kimlik belgelerini aldı. Bir süre sonra geri verdi. Beyaz elektronik kapı açıldı. İki adım ötedeki el izine duyarlı bir başka kapıya vardılar. 

Kâtip, “Dün ben okutmuştum elimi. Bugün de sen okut!” dedi geri çekilip kısa boylu gardiyana yol verdi. Kısa boylu gardiyan istemeyerek öne geçmiş elini el işareti olan yere bastırmıştı. İşaret yeşile dönmüş kapı açılmıştı. İkisi birlikte geçtiler kapıdan. “Tek Kişilik Hücreler” yazan oku takip ederek TH yazılı bloğun iki adım genişliğindeki holde sessizce yürüdüler. Genelde bu holde konuşmak adetleri değildi. Fakat Yavru bu adeti bugün kırmak için sabırsızlanıyordu.

“Acaba bizimki ne yapıyordur? Dün fena telaşlıydı!” dedi kısık bir sesle. 

Kâtip gülerek

“Dün benimkiydi, bugün bizimki oldu, hayırdır?” 

“Lafın gelişi” dedi Yavru. “Hem yanlışsam sen söyle o olmasa bura – o derken tüm mahkûmları kastettiğimi anlıyorsundur- bura olmazsa biz olur muyduk? Demek ki bizim burada oluşumuzun müsebbibi odur. Ve o da bizim gözetimimizdedir. Yanılıyor muyum?”

Kâtip, “Yanılmıyorsun!” dedi. “Sonuna kadar haklısın. İşte yine aynı karmaşık mantıksal uslamlama! Gerçekten gıpta ediyorum sana.”

“Teşekkür ederim!” dedi gururunun okşanmasının duyumsattığı coşkuyla.

Kâtip:

“Bazen düşünüyorum da gerçekten bura olmasaydı –buradan kastım tüm iş bölümü sonucu oluşmuş şeylerdir- biz ne yapardık? Elbette bizden kastım tüm bu iş bölümüne katılan bireyler. Belki bir bahçemiz olur, kendimize yeter derecede yiyecek yetiştirir, soluk alır giderdik. Oysa dünya kadar sıkıntıya giriyoruz. Ekmek olmaz dert, sular akmaz dert, elektrikler kesilir dert, ödeme günüdür maaş günü değildir dert..”

Yavru başını sürekli sallayarak arkadaşını onayladı. Arkadaşı susunca da bu durumun kendince bir çözümlemesini yaparak arkadaşına yardımcı olmayı düşündü.

“Haklısın!” dedi. “Biz insanlar sadeliği sevmiyoruz. Yaşamımızı karmaşıklaştırarak kendimizi kendi elimizle bir cenderenin içine sokuyor sonra da şikâyet ediyoruz. Evet böyle de bir aymazlığımız, tuhaflığımız var. Oysa bir köy yaşamında bunların hiç biri olmayacaktı.”

“Köyde sıkıntı yok mu?” diye itiraz etti uzun boylu arkadaşı. “Köyde de var! Yağmur yağmaz dert, atın yavrusu ters gelir dert, tavuklar yumurtlamaz dert..”

“Eee..” dedi öfkeyle kısa boylu gardiyan. “Ne istiyorsun?”

“Bütün sorun.. neyse.. gerçekten dün bizimki pek bir neşeli pek bir uçarıydı. Sence rüyasında ne görmüş olmalı ki? Hani bir haber aldı desek..”

“Avukatı gelmişti ya..” dedi Yavru

“Evet de hatırlarsan avukatı gelmeden önce yerinde duramaz haldeydi.” diye karşılık verdi Kâtip. 

“Hayır başka bir şey vardı onda. Evvelki gün bahçe kapısının orada durup güya ayağına giren çakıl taşını çıkarır gibi yapmış sonra da bir şey almıştı sanki.”

Kısa boylu gardiyan hışımla arkadaşına döndü;

“Ve sen bunu gördün bir şey demedin öyle mi? Ya senden başkası da gördüyse o yaptığını adamın?”

Dudaklarını bükmekle yetinirdi yetinmesine ama altta kalmayı nefsine yediremedi Kâtip:

“Ne bulmuş olabilir ki? Kim bilsin hangi ahmak bir kâğıt parçası sıkıştırdı oraya. Alay etmek için. Malum bizim insanımız gizlere, alengirli işlere bayılır.”

“Hayır, hayır!” diye karşı çıkışını sürdürdü Yavru. “Buna biz karar verecek değiliz. Bunu rapor etmeliydik. Eğer bir anlaşılırsa, o zaman sana da bana da köy yolu görünür ve sanırım ne sen ne de ben bunu istemeyiz. Umalım ki kimse görmemiş olsun! Kimse bir şey dememiş olsun!”

“Sen demezsen, ben demezsem kimsenin bir şey bilmesine imkân yok!”

“Demek ki” dedi Yavru. “Ağzımızı sıkı tutacağız.”

Gardiyanlar gazeteci Serveti hücresine vardılar. Kapının önünde durdular. İki gardiyan birbirlerine şaşırmış gibi bakıyorlardı. Şaşırmışlardı zira altı aydan beridir ilk kez adamı her zamanki gibi hücre kapısının küçük penceresini açıp onları bekler durumda bulamamışlardı.

“Hayret dünkü neşe ağır gelmiş olmalı bizimkine. Baksana uyuyup kalmış. Oysa biraz daha erken gelemez misiniz? der dururdu. Sanki gelişler bizim elimizdeymiş gibi.” dedi Yavru. 

Kâtip omuzunu silkti:  

“Ya da artık yorulmuştur. Düşünsene hep bir umut, hep bir umut. Nereye kadar? Yeter lan! Deyip yataktan kalkmaya bile üşenmiştir.”

“Belki de” dedi Yavru. Arkadaşı söylemeden el izi işaretine sağ elini götürdü. Dün elini götüren arkadaşıydı ve asla unutmazdı. Hani Allah’tan yük taşıma işinde değillerdi. Hiç kuşkusuz Kâtip yükü gramına kadar hesaplar ve sonra da “Ben dün on bir buçuk gram senden fazla taşıdım, bu gün sen taşıyacaksın!” derdi. 

Kapı açıldı. Hücreden içeri girdi. Servet yatıyordu. Başı duvara dönük bir biçimde yüz üstü uzanmış, ayaklarını karnına çekmiş öylece hareketsiz uyuyordu. 

“Hücreden içeri giren birini duyamayacak kadar derin uykusu varmış, demek ki!” dedi Yavru.

“Bir de uykum çok hafiftir, derdi, yalanmış demek ki?” dedi Katip. Yavru iki adımda yatağa vardı, adamı dürttü. Donup kaldı. Adamın bedeni buz gibiydi.

“Bedeni buz gibi!” dedi yavru bedene dokunduğu elini hızla çekerek. Parmağını ovuşturmaya başladı. İki gardiyan birbirlerine baktılar, biri diğerine –kısa boylu olan gardiyandı bu-;

“Dünya bir pislikten daha arındı! Tecavüzcü pislik!” dedi. 

Öteki burun kıvırdı –uzun boylu olan gardiyandı bu-;

“Acaba kalp krizi mi?” karşılığını verdi.

“Ne bilelim.. adli tıp yetkilileri bakıp anlar.. derdi bizi mi aldı bize ne?”

Yavru’nun ağzından son tümce ağlamaklı gibi çıkmıştı. Kâtip kulaklarına inanamamıştı. Dönüp arkadaşına baktı. Gözleri dolmuştu.

“Hey!” dedi Kâtip. “Ağlıyor musun yoksa?”

“Ne münasebet!” dedi Yavru. “Bir pislik için göz yaşı dökeceğim.. hem de ben! Hadi canım sende!”

 Arkasını döndü. Uzun boylu arkadaşının dolan gözlerinin bir açıklanmasını isteyeceğini biliyordu, o sormadan söyledi sesinin titremesine engel olmaya çalışarak;

“Aslında ölümler karşısında zayıfım.. itiraf edeyim ki çok hassasım!” diyebildi. Sözü daha fazla uzatırsa ağlayacağını seziyordu. Yavaşça Servetin yatağına oturdu. Uzun boylu gardiyanın gözleri çakmak çakmaktı, arkadaşının karşısına geçti elini tehditvari sallayarak;

“Bak arkadaşım her ölüm karşısında hassas olmayacaksın! Hele böyle pislikler için asla hassas olmayacaksın. Beş yaşlarında bir çocuğa tecavüz edip öldüren bir pislik için gözyaşı dökmek insan onuruna yakışmaz. Bu pisliğin suçu bir bu olsa.. nice değerli insanları karalamak için indimde paçavra kadar bir değeri olmayan gazetesinde olmadık şeyler yazdı. Ve Allah da onu işte böyle zelil etti. İnsan içine çıkamayacak hale soktu.”

Yavru şaşırmış yine de şaşkınlığını belli etmemeye çalışmıştı güçlükle;

“Hangi değerli insan?” dedi.

Kâtip kaşlarını çatıp;

“Bilmiyor musun?” diye cevapladı, “Nice âlimi, nice dini bütün insanı karaladığını duymadın mı?”

“Hayır!” dedi Yavru. “Doğrusunu istersen duymadım. Eğer Salih’ül Emre diyorsan, unutma o bir adada.. ve yapıp ettiklerini kendisi itiraf etti!”

“Elbet öyle olacak. Hizmet ehli zarar görmesin diye kendini feda etti!”

Yavru hepten şaşırmıştı. Bu adama nelerini anlatmıştı. Bu adamı nasıl tanıyamamıştı.

“Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?” dedi kısık bir sesle.

“Hayır, hayır! Yanlış anlama! Böyle düşünenler var.. onu söylüyorum!" Karşılığını verdi Kâtip. 

Yatağın baş ucundaki zile bastı yarım dakika kadar. Sonra elini çekti. Mahkûmun öldüğünü bildirmişti yetkililere. Arkadaşının elinden tutup ayağa kaldırdı ve sevecen bir sesle:

“Kendine biraz çeki düzen ver! Yakını ölmüş biri gibi duruyorsun. Rengin de kireç gibi oldu. Unutma biz gardiyanız.”

“Evet!” dedi Yavru. 

Ayağa kalkıp palaskasını düzeltti, copunu kontrol etti, arkadaşıyla birlikte ölüyü götürecek ekibi beklemeye başladı."

Ay dede anlatmasını burada kesti. Dinleyicileri “Her halde dinlenmek için durdu!” diye düşündüler. Gelini bu soluk alıştan yararlanıp demli bir çay alıp getirmişti göz açıp kapayıncaya kadar. 

Ay Dede çayından bir yudum alıp;

“Hekatımız burada sona eriyor!” dedi gülerek.

Hem gelin, hem oğul, hem torunlar şaşkınlıkla bağırdılar;

“Hayır! Olamaz! Burada bitemez!” 

O bağrışma esnasında daha Ay Dede bir şey demeye fırsat bulamadan elektrikler geldi. İçeriden televizyonun sesi elektriğin geldiğini haber verircesine bağırıyordu,

“Çamaşır makinanız için Şendilya deterjanını seçin!” 

“Sesi bu kadar yüksek miydi TV’nin” der gibi birbirlerine baktı Ferhat ve Seher. Erkek torun Sacit çoktan şarj için bıraktığı telefonuna gitmişti. Semra da omuz silkerek tabletini açtı. Ferhat babasının gözlerini arar gibiydi. Babası çoktan içinin derinliklerine dalmıştı.

Ay Dede, Ferhat’ın gülerek “Baba yine yaptın yapacağını!” dediğini duymamıştı bile.


<< Önceki                                 


Cemal Çalık, 20.02.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Kumpas, Roman 


Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı