19 Mayıs 2016 Perşembe

SA2920/KY46-EE11: Rejim Meselesi

"Şimdi cumhurbaşkanı tarafından gündeme getirilen başkanlık rejimine karşı çıkanlar, sorumlu olmak isteyen kişiye, hayır sen sorumsuz kal şeklinde baskı yapmış oluyorlar."


“Başkanlık Rejimi” tartışmaları son günlerin üzerinde en çok konuşulan meselelerinden birisi oldu. Dikkat ederseniz 'Başkanlık Rejimi' dedim, 'Başkanlık Sistemi' demedim.

“Başkanlık” hem siyaset biliminin konusu, hem de anayasa hukukunu ilgilendiriyor. Aslında teknik bir konu. Toplumun bu konuda, güncel siyasete alet edilmeden önce bilgilendirilmesi gerekirdi. Medya, başkanlık konusundaki polemiklere geniş yer vererek, rating kaygılarına alet etmek için tartışmaları alevlendirmeyi tercih ediyor. Geçenlerde Habertürk kanalında konuya gerçekten hakim iki siyaset bilimcisi tarafından konuşulduğunu gördüm, o kadar.

Sistem ve rejim konusunda bir kavram kargaşasıdır gidiyor. Hatta geçenlerde bir bakan bile, "Ülkemizde rejim değil, sistem sorunu vardır" dedi. Keşke öyle demeseydi. "Efendim ha rejim, ha sistem ne fark eder ki? Neyi kasdettiğimizi bilmiyor musunuz?" dediğiniz anda konuyla ilgili sistematik düşünce mekanizmasını baştan kaybedersiniz. Sistemin ne olduğunu, rejimin hangi anlama geldiğini ve neyi ifade ettiğini bilmeniz gerekiyor, eğer bu konuda konuşacaksanız.

Siyasi sistemi tanımlamaya gerek bırakmayan veya ders verir gibi bir anlatıma girmeden zihninizde canlandırabilmeniz için türlerinden bahsetmek açıklayıcı olur kanaatindeyim. Siyaset bilimciler dünyada var olan siyasi sistemleri sınıflandırırken, sosyolojik kıstasları esas alırlar. Çünkü siyasi güçlerin kimin elinde bulunacağı, ne şekilde kullanılacağı ve halk ile yönetim arasındaki ilişkiler gibi siyaset sosyolojisini ilgilendiren konular siyasi sistemin asıl belirleyici unsurlarıdır. Buna göre siyasi sistemler üçe ayrılır; otoriter sistemler, monarşiler ve demokratik sistemler.

Biz ilk ikisini daha cumhuriyetimizi kurarken reddetmişiz. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş aşamasında demokratik sistemden başka yolu ve seçeneği olmadığını, ulusal egemenlik vurgusu yaparak ve bütün kurumlarını ona göre oluşturarak netleştirmiştir. Dolayısıyla ülkemizin bir sistem sorunu da yoktur.

Peki başkanlık ve parlamentarizm olarak adlandırılanlar nedir? Her ikisi de demokratik sisteme sahip ülkelerde uygulanan rejimlerdir. Yani kısaca rejim, demokratik sistemin nasıl çalışacağına dair detayları içeren işleyiş kurallarıdır. Hem parlamentarizmde hem de başkanlıkta ortak olarak görünen unsurlar, “demokratik sistem” tanımlamalarının da ortak özellikleridir. 

Mesela, halkın siyasete katılımını sağlayan siyasi partilerin varlığı; yasama yürütme yargı erklerinin varlığı ve aralarındaki kuvvetler ayrılığı prensibi ve seçimlerin olması. Bu ortak özellikler haricinde bu iki rejimde seçim sistemleri, siyasi parti yapılanmaları, meclislerin nasıl oluşacağı ve hangi kurallarla çalışacağı, hükümetin oluşumu ve çalışma prensipleri, devlet taşkilat yapısını içeren bütün anayasal düzenlemeler, başkan veya başbakanın, cumhurbaşkanının görev, yetkileri ve sorumlulukları önemli farklılıklar arz eder. Son derece ayrıntılı teknik konular olup bu yazının amacını aşan yüzlerce detayı barındırırlar.

Hemen belirteyim; İngiltere’deki rejim kafanızı karıştırmasın, orada Meşruti Krallık altında çalışan bir parlamentarizm vardır. Cumhurbaşkanı yetkilerini kral/kraliçenin kullandığı, iki meclisli bir parlamenter rejim söz konusudur. Kraliçe sorumsuzdur. Evet parlamenter rejimin en önemli özelliklerinden birisi cumhurbaşkanının sorumsuz olmasıdır. Yapılan icraatlardan ilgili bakan ve başbakan sorumludur.

Aslında cumhurbaşkanı ve hükümetin seçilmelerinden başlayarak, anayasada belirtilen görev, yetki ve sorumlulukları, rejimin ülkedeki uygulamaya ilişkin ayrıntılarını oluşturur. Mesela cumhurbaşkanı yasaları veto yetkisini elinde bulundursa bile, kendisine parlamento tarafından aynı yasa ikinci kez gönderildiğinde (içeriği değişsin veya değiştirilmesin) onaylamak zorundadır. Bu da yasama karşısında yetkilerinin nispeten kısıtlı olduğunun göstergesidir. Ama yasa teklifiyle ilgili görüş bildirerek, gerek gördüğü belli noktalarla ilgili not düşerek değişiklik önerebilmesi de cumhurbaşkanının yasamaya bir şekilde katıldığının göstergesidir.

Ayrıca cumhurbaşkanı ülke şartlarını göz önüne alarak, gerekli gördüğünde parlamentoyu lağvedip seçimlerin yenilenmesi yetkisine sahiptir. Parlamenter rejimde cumhurbaşkanının yürütme ile de ilgili görev ve yetkileri vardır, gerekli gördüğünde hükümeti toplar ve başkanlık eder. Cumhurbaşkanını meclis seçer. Hükümet parlamento içerisinden yani seçimlerle milletvekili olmuş meclis üyelerinden kurulur, bakanlar hem yasama organının üyeleri olarak parlamenter vasıflarını korurlar, hem de hükümetin birer üyesi olarak yürütme görevindedirler. Meclis dışından da bakan olabilmek mümkündür, ancak bu bakanlar mecliste tıpkı seçilmiş milletvekileri gibi yemin ederek göreve başlayabilirler. Görüldüğü gibi birçok ayrıntı mevcut.

Rejim; ülkenin sosyal yapısına uygun şekilde, güçler arasında dengeyi sağlayarak devlet mekanizmasının işleyebilmesi görevini üslenir ve ulusal egemenliğin tezahür etmesini sağlayan yöntem ve süreçlerin bütünleşmiş halidir. Burada hiç kuşkusuz üzerinde durulması gereken, “ulusal egemenlik” kavramıdır. Ulus bu egemenliğini kendisini temsil etmek üzere seçtiği vekiller vasıtasıyla kullanır. 

İşte rejim, aynı zamanda bu egemenliğin en iyi şekilde, yani ulusun iradesi doğrultusunda yönetime yansımasını sağlayan kurallar bütünüdür. Başka bir deyişle önce sistemi belirliyor; ulusun egemenliğini esas alıyorsunuz, daha sonra da bu egemenliğin toplumsal ve siyasal hayatta nasıl tezahür edeceğine dair kurallar bütünü olan rejimin hangisi olacağına karar veriyorsunuz.

Dünyada parlamenter rejimin uygulandığı bölgelere baktığımız zaman ağırlıklı olarak, geçmişteki imparatorlukların bakiyesi olan devletlerde uygulandığını görebiliyoruz. İmparatorlukların yıkılışına yol açan zemin 1789 Fransa ihtilali ile oluşmuştu, Fransa’nın kendisinde de yıkılan monarşik krallığın ardından parlamentarizm uygulanmaya başlamıştı. 

Alman İmparatorluğu'nun ve Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasının ardından kurulan devletlerde de hep parlamentarizm var. Fransa diğerlerinden farklı olarak 1958’de yaşanan karışıklıklar ve iç savaş tehlikesi yüzünden rejimde bazı değişikliklere ihtiyaç duydu. 

Charles De Gaulle’nin yeniden göreve çağrılması, ancak cumhurbaşkanının yetkilerini artıran yeni bir anayasa yapılırsa göreve gelirim demesi üzerine istekleri kabul edildi ve yeni anayasayla ülkede yeni bir dönem başladı. Fransa’daki bu yeni döneme “Beşinci Cumhuriyet” denir. Yetkileri artırılan ve halk tarafından seçilerek göreve gelen bir cumhurbaşkanının olması dolayısıyla başkanlık rejimine yaklaştığı için Fransa’daki bu uygulamaya da “yarı başkanlık” adı verildi.

Bizde uygulanan parlamenter rejimde de, 2014’te cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle, zaten 1982’de yapılan anayasadaki geniş yetkilerle donatılmış olan cumhurbaşkanının, bir de halk tarafından seçilmiş olması, fiili olarak başkanlık rejimine yaklaşılmasını sağladı. 

1982’den beri diğer parlamenter rejimlerde olmayan bazı önemli yetkilere sahip bizdeki cumhurbaşkanlığı müessesesi. Mesela sadece yasaları veto etmekle kalmayıp, anayasa değişikliklerini de meclise geri gönderebiliyor. 1961 anayasasında ise sadece anayasa mahkemesine iptal davası açma yetkisi vardı. 

Gerekli görüldüğü hallerde bakanlar kuruluna başkanlık etme yetkisi de normal parlamenter rejimlerde yoktur. Başkanlığında toplanan bakanlar kurulu kararıyla sıkıyönetim ve olağanüstü hal ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak yetkisi de sıradan parlamenterizmdeki cumhurbaşkanına tanınan sembolik yetkileri oldukça aşıyor. 

Cumhurbaşkanının bir başka önemli yetkisi devlet denetleme kurulu üyelerini ve başkanını atamak, ayrıca da devlet denetleme kuruluna inceleme, araştırma ve denetleme yaptırmaktır. 

Cumhurbaşkanının yargı alanına giren yetkileri de Fransa’daki yarı başkanlık rejiminde var olandan bile fazladır. Mesela bizde Anayasa Mahkemesinin üyelerini seçme yetkisi cumhurbaşkanındadır. Ayrıca Danıştay üyelerinin dörtte birini seçmek, yargıtay cumhuriyet başsavcısını, yargıtay cumhuriyet başsavcı vekilini seçmek, askeri yargıtay üyelerini seçmek, askeri yüksek idare mahkemesi üyelerini seçmek, hakimler ve savcılar yüksek kurulu üyelerini seçmek cumhurbaşkanının görev ve yetkileri arasındadır. Bu aslında adı konulmamış bir başkanlık rejimidir.

Şimdi üst yapısı başkanlık rejimine çok yaklaşmış parlamentarizmin, anayasal alt yapısının da oluşturulması gündemde. Bu gereklilik ile ilgili tartışmalar, yaşanan “de facto” durumun göz ardı edilmesine yol açıyor. 

Mesela parlamenter rejimde cumhurbaşkanının sorumsuz olduğu gözden kaçıyor. Başka bir deyişle cumhurbaşkanı birçok alanda yetki kullanıyor, ama sorumsuz. Yaptıklarından ilgili bakan ve başbakan sorumlu. Şimdi cumhurbaşkanı tarafından gündeme getirilen başkanlık rejimine karşı çıkanlar, sorumlu olmak isteyen kişiye, hayır sen sorumsuz kal şeklinde baskı yapmış oluyorlar.

Aynı zamanda anayasada zaten geniş yetkileri olan ve halkın oyuyla gelerek daha da güçlenen bir cumhurbaşkanlığının varlığı, hükümetin cumhurbaşkanından farklı siyasi eğilimdeki partilerden oluşması durumunda yetki ve sorumluluk çatışması ortaya çıkabilecektir. 

Her ne kadar cumhurbaşkanı partisiz ve siyaset üstü, tarafsız kabul edilse de, halk tarafından direkt seçilerek gelmiş bir cumhurbaşkanının mutlaka siyasal bir geçmişten geleceği bellidir. Eskiden halk tarafından değil de, meclis tarafından seçilen asker, bürokrat veya hukukçu kökenlilerden oldukça farklı pozisyonda olacaktır. Gücünü halktan alan bir cumhurbaşkanı, meclis tarafından seçilenlere nazaran çok daha güçlü ve aktif olacak, anayasal yetkilerini sonuna kadar kullanmak isteyecektir. 

Böyle bir çatışma ilk bakışta kuvvetler ayrılığı prensibini güçlendirecek bir etki gibi gözükse de, bu şekilde değerlendirmek cumhurbaşkanının hem yürütme, hem yasama ve hem de yargı ile ilgili önemli anayasal görev ve yetkilerinin olduğunu göz ardı etmek olur. 

Çünkü cumhurbaşkanlığı müessesesi, üç erkten birisinden taraf değil, tam tersi bu kuvvetlerin hepsine dayalı anayasal yetkileriyle vardır. Bu sebeple parlamenter rejimde ortaya çıkacak bir cumhurbaşkanı ve hükümet çatışması, demokratik sistemi güçlendirici etki yapmaz. Ülkeyi yönetmekten sorumlu hükümetin elinin kolunun bağlanması sonucunu doğurabilir, yasama organının kilitlenmesine ve önemli konularda çıkmaza düşme ihtimaline yol açabilir. Başkanlık rejimi teklifini bu yüzden kişisel sebeplere bağlamak yerine sistem ve devlet boyutunu düşünmek gerekir.

Ayrıca bütün bu ihtimallerin, 2014’de cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin öncesinde, konuyla ilgili düzenlemeler yapılırken tartışılmayıp, ortaya çıkan fiili duruma çözüm önerisi olarak başkanlık rejimi teklif edildiğinde büyük bir kampanyayla karşı çıkılması ise başka bir tuhaf durum oluşturuyor. Geçmişinde bir çok yasal ve anayasal düzenlemelerin, yaşanan fiilî durumlardan daha sonra gerçekleştirildiği, yasaların uygulamaya uyarlandığı bir ülke olduğumuz gerçeğini de unutamayız elbette.

Dikkatli baktığımızda cumhurbaşkanının yetkilerini dünyadaki diğer parlamenter rejimle yönetilen ülkelere nazaran daha fazla artırmış olan bütün düzenlemelerin, 1982 Anayasası’yla getirildiği anlaşılıyor. Bu anayasanın kendisinden önce yaşanan dönemle ilgili sıkıntılara bir tepki olarak bu tür maddeler içerdiğini görmek zor değil. Tıpkı 1958’de Fransa’da yeni bir anayasayla ve yetkileri artırılmış yeni cumhurbaşkanıyla başlayan beşinci cumhuriyet gibi, bizde de 12 Eylül askeri darbesi sonrasında ülkede farklı bir sayfa açıldığını iyi hatırlıyoruz.

Nasıl 1982 anayasası kendisinden önceki anayasadan oldukça farklı hükümler eklenerek farklı bir Türkiye’ye kapı açtıysa, şimdi de 12 Eylül anayasasını değiştirme zamanının geldiği düşünülüyor. Yirmi birinci yüzyıl Türkiyesi'nin yönetileceği, ulusal egemenliğin, ulusa güvenerek daha fazla güç bulacağı sivil bir anayasa yapılmak isteniyor. 

Bu değişiklik konusunda tutucu davranıp, anayasa değişikliğine karşı çıkanlar arasında 1982 anayasasının bazı ideolojik yaklaşımların koruyucusu olduğunu düşünenler bile var. Oysa 1982 anayasası ideolojik temelli olmaktan ziyade, teknik bazı düzenlemeler içererek, kendisinden önce yaşanan döneme bir tepki olarak, özellikle cumhurbaşkanının güçlendirilmesini, inisiyatif alanının geniş tutulmasını sağlamıştır. O kadar ki; cumhurbaşkanı neredeyse başkanlık rejimindeki kadar yetkilere sahip olmuştur.

Anayasa değişiklikleriyle birlikte demokratik sistemi rahatlatacak başkanlık rejiminin getirilmesi tartışmalarını, öncelikle şu anki fiili durumu iyi değerlendirerek daha akılcı, hukuki açıdan daha teknik, hak ve özgürlükler bakımından da ulusun egemenliğini daha çok gözeten sivil inisiyatif açısından değerlendirmek gerekir.

Bu toplumun her konuda hamasetle, düşmanlıkla, kin ve nefretle yönlendirilmesi, medya tarafından sazan yerine konulması hadisesine başkanlık rejimi tartışmalarında bol miktarda rastlıyoruz. Artık medyanın etkisiyle öylesine bir duruma gelmiş ki insanlarımız, karşısındaki b dese beyaz diyecektin değil mi, hayır siyah diye karşı çıkacak haldeler. Oysa parlamenter rejim bu ülkeye çok pahalıya mal oldu. 

Geçmişe biraz bakınca rejim yüzünden demokratik sistemin ne çok sekteye uğradığını, ulusun egemenliğine uzun yıllar ara verildiğini, her on senede bir ülkemizin hasılasının darbelerin sonrasında dışarıya uçtuğunu kolayca görebilirsiniz. Meclisteki oylamalarla cumhurbaşkanının seçilemediği, ses sanatçılarına verilen geçersiz oy pusulalarının çıktığı, darbelere gerekçe olsun diye kaosa müdahale edilmediği günler yaşandı. 

Bütün bunlar aslında rejim meselesiydi, demokrasi meselesi değildi. Ama rejimdeki tıkanıklıklar yüzünden demokrasimiz sekteye uğradı. Bu yüzden artık sistem konusunda toplumumuzun her kesiminden yükselen tek ve net bir ses var; Türkiye Cumhuriyeti ulusun egemenliğine dayalı demokratik sistemle yönetilmek istiyor. Rejimin de artık bu sisteme engel olmamasını istiyor. Bu yüzden rejim meselesini tartışmaya devam edeceğiz, ama medyanın istediği düşmanlık ve nefret olmadan, insanca. Saygıyla.



Ekrem Ergüder, 19.05.2016, İstanbul, Sonsuz Ark, Sinema-TV, Medya, Siyaset

Ekrem Ergüder Yazıları




İlk yayınlandığı yer: 

https://eerguder.wordpress.com/2016/05/17/rejim-meselesi/

Seçkin Deniz Twitter Akışı