21 Ağustos 2017 Pazartesi

SA4761/KY1-CÇ413: İstilâ-i Cihan-Kara Öfke/ Roman I-2

Zenci halkının istilası, Avrupa'yı alkana boyayacak, bir eşi daha görülmemiş kıyımın öncüsü olan bu ilk darbe böyle gerçekleşmişti.

Birinci Bölüm
AFRİKALILARIN SAVAŞ HAZIRLIĞI
-2-

-Atuqa altın madenleri- Sultanın Köşkü ve Askeri Sığınağı- Altın Külçelerinin Çıkarılışı- Manbutu Kralı- Yamyamlar- Beklenmedik bir Müttefikin Ortaya Çıkışı- Vatan Haini-  Yeni Bir Patlayıcı Madde- Hintli Müslümanlar- Hazine Odası- Değersiz Tüfekler-

Atuqa altın madenleri gerçekten görülmeye değerdi. Balta girmeyen ormanların arasından yüzlerce kilometre mesafe kat ederek son derecede faaliyet gösterilen bu maden atölyelerini görmeyi başaran bir Avrupalı cidden pek büyük hayretlere düşer.

Alman gezginin Nahtigal’in, kaynağına doğru gittiği Şari nehrinin kollarından olup, Krampel ve Dobyevski adlı gezginlerin tamamıyla muvaffak olamadıkları Bahr-i Dari nehri on sekizinci boylam derecesine kadar kuzey doğudan güney batıya doğru geçilmesi imkânsız sık ormanlardan geçer ve sonra birçok akıntılarla büyüdükten sonra Atuqa şelalelerine ulaşır.

Burada dokuz metre yüksekliğindeki bir kayanın etrafından geçerek, 300 metre genişlikte ve gri, sürüklediği çamur altın külçeleriyle dolu mavimsi bir kum olan bir yatak oluşur.

Coşkun bir akıntıyken, ağaçlarla süslü iki sahil arasında sakince ve geniş yatağında akan bir nehir haline dönüşür.

İşte nehrin yatağını temizleyerek bu değerli madeni çıkarmakla uğraşan zencilerin atölyeleri Atuqa büyük şelalesinin altında olup nehrin uygun yönünde 1000 metreye kadar uzanır.

Gerçekten nehrin yukarı kısımlarını sıkıştıran çakmak taşı, alçı, mika gibi madenlere sahip damarlardan suyun attığı önemli külçelerin ağırlıkları hesabıyla burada bulunmaları gerekiyordu. 

Sol sahilde, büyük şelaleden yaklaşık 200 metre kadar uzakta dört yönden nehrin bir koluyla çevrili sarp yerin tepesinde sultanın Köyü bulunuyordu.

Burası, şarampol kazıklarıyla çevrilmiş 300 metre genişliğinde yumurta şeklinde bir yer olup, gezgin Bingar'ın Kongo’da gördüğü kulübelere benzer, çatıları silindir biçiminde samanla örtülü elli kadar kerpiç kulübeye sahipti. Bunlar da her taraftan toplanan ve sultana son derece sadık oldukları için onun bir işaretiyle her şeyi gerçekleştirmeye yatkın bulunan dev cüsseli Sudanlılardan oluşan seçkin askerlerin ikametgâhı idiler.

Askerler, her kulübeye yirmi kişi hesabıyla yerleştirilmişti. Fakat bu müstahkem surun haricinde ve ormanın kenarında samandan yapılmış diğer kulübeler de mevcut olup bunlar da dahi askerlerin çoluğu-çocuğu bulunuyor ve nöbette olmayan kişiler bu şekilde ailelerinin yanında olabiliyorlardı. 

Muz ağacı ve Afrika bitkilerinin en önemlilerinden olan Aspatuta dalları arasında gerçekten pek hoş bir manzara sergileyen bu binaların bütünü; askerlerden her birinin ortalama üç dört eşi olmasından dolayı çocuklarla dolu büyük bir köy teşkil ediyordu. Bu köyün üstünde komutanla yirmi kadar subayın kulübeleri vardı.

Sultanın oğlu, Avrupa ordularını örnek alarak her bölüğü 250 asker ve beş subaydan ibaret olmak üzere bu bin askeri dört bölüğe ayırmıştı. Bu seçkin taburun komutanı da sultana tamamıyla sadık Selim isminde dev cüsseli bir zenci idi. 

Sultanın oğlu, Fransız askeri talimnamelerine aşina olmalarından ötürü kıtasını Senegal yerli askerlerinin usulleriyle talim ve terbiye etmiş, tutuculukları yardımıyla bunları o dereceye getirmişti ki (korku) sözcüğünün bunların yanında hiçbir anlamı yoktu.

İtalyan keşif birliğinin yok edilişindeki marifetlerinden fevkalade memnun olmuştu. Zira bütün fertleri istisnasız mükemmel tüfeklerle silahlandırılmıştı. 

Bu, hareketli hazneli ve on fişekli 2 milimetre çapında Vitali tüfeği idi.

Köyün ortasında tuğladan yapılmış kalın duvarlı müstahkem bir şato vardı ki bir Avrupa mühendisi bile bunun tertibat ve inşa biçimine hayret etmekten kendini alamazdı.

Bu bina, Avrupa'da öğrendiği mimari bilgilerle kendi geleneklerinin senteziyle oluşturulmuş tarzın vücut bulmasıydı. Sultanın oğlu yapımında bizzat bulunmuştu.

Bu şato, iki katlı olup her katında dar mazgal delikleri ve dört köşesinde de dört kule mevcut idi. Beş metre derinliğindeki bir hendekte buraya yaklaşmayı engelliyordu.

Burası; şarampollü surun geri çekilme mekânı olmakla beraber bir Avrupalı birliğin oraya ulaşması mümkün olsa bile bu doğal engel önünde çaresiz kalırdı.

Bunu yıkmak ancak topla mümkündü; fakat çapı ne kadar küçük olursa olsun bir topun sahilden o kadar uzak bulunan böyle bir yere getirilmesi imkânsızdı.

İşte, Bahr-i Dari’den çıkarılan servet bu müstahkem köşke getiriliyor ve bunun düz damından sultan, işleriyle meşgul 15 bin işçiyi görebiliyordu.

Vadide pek ziyade bir faaliyet görülüyordu. Yalnız sağ sahili az derin olan nehrin tarafında, her biri bir şeyhin gözetiminde yirmi işçiden oluşan kısımların bir birine sıkışan siyah vücutları fark olunuyordu.

Her zenci de, Kaliforniya altın arayıcılarının “Bate” diye adlandırdıkları tahta bir kap veya gergedan boynuzundan yapılmış bir keşkül bulunup bunu, nehrin yatağından çıkarılan kum veya kıyılarından ayrılan toprakla dolduruyordu. Sonra sağa-sola, ileri-geri bir takım hareketlerle elindeki kabı çalkalıyordu. Su, hafif cisimleri götürüyor ve kabın dibinde, parlak, mıknatıs özellikli demir parçacıklı taşlar, altın ve platin parçaları ve külçeleri kalıyordu ki altınlar koyu sarı ve platinler biraz donuk gümüş rengindeydiler.

Her işçinin kuşağındaki meşin cebinde bulunan bir mıknatısla demir cevheri dahi çekilerek atılıyordu. Sonra da sıra altınla platinin ayrıştırılmasına geliyordu. Nihayet, altının içinden külçeler, yani asgari olarak bir nohut büyüklüğündeki halis maden parçaları ayrılıyordu. Bu külçelerin şekli garip ve ilk biçimlerinde olup suyun sürüklemesiyle yüzeyleri değişiyordu. Sonra keşkülde büyük bir külçe çıkıyordu. Bunu gören zencinin, eline bir şey geçmeyeceği halde, gösterdiği sevinç gerçekten görülmeye değer idi.

Pul, zerre, tuz gibi ufak kesimler dahi “Altın İşleme” adı verilen Nijer'le Gine kıyıları arasında bulunan birçok hükümetlerde hayli zamandan beri para yerine kullanılıyordu.

Atuqa altın madenini, 1848 de, Sacramento ve Kaliforniya’da keşfedilen madenlerinden ayıran şey, altın külçelerinin miktarıyla ağırlığı idi.

Bu madenin bitip-tükenir bir şey olmadığı zannedilmekle İtalya hükümeti, müthiş bütçe açıklarını bu sonsuz hazineyle kapamak arzusu besliyordu.

Medeni olduklarını iddia eden kavimlerin ücretli işçilerini veya kölelerini çalışmaya teşvik için uyguladıkları araçları burada aramak boşuna bir zahmettir.

Zencilerin hepsi, takip edilen maksadı, o zamana kadar beyaz nilin kuzeyindeki bütün kabilelerin bakırdan kıymetsiz saydıkları bu madenin kullanılacağı yeri bildikleri için, taassup itkisiyle fevkalade bir gayret gösteriyorlardı.

Hepsi de son din İslam'ı kabul etmiş olmaları hasebiyle pek ziyade bir gayretle çalışıyorlar ve esareti yasaklayan bu dini son derece sevdikleri için tam bir teslimiyetle dinin hükümlerini yerine getiriyorlardı.

Sultanın müezzini, Buma'nın damında beş vakit ezan okuduğu zaman bunların abdest almaları, namaz kılmaları görülecek bir manzaraydı.

Bu işçiler Hartum fildişi tüccarlarının “Guru guru” adını verdikleri “Munbututu” kabilesinden idiler. “Guru guru” zenci lisanınca “Delinmiş” manasına gelen bir kelimedir. Bu suretle adlandırmalarına sebep ise küçük bir odun geçirmek için kulaklarını delmeleridir.

Bunları Atuqa'ya getiren Munza isminde olan krallarıydı. Bu zat gayet dindar olup, bizzat sultan tarafından eğitilerek İslam dinine sokulmuştu.

Sultan ile Manbututu kralı arasında pek samimi ilişki mevcut olduğundan bu hal, kralın İslam alemine olan sadakatini artırıyordu. Avrupalı gezginlerden kiminin tahminine göre bir milyon ve fakat gerçekte tahminlerin üç mislinden fazla nüfusa hakim olduğu gibi, paralı ordu besleyen Afrika hükümdarları yanında seçkin ve benzersiz idi. İşte sultanın sevk ve idaresini, kumandasını oğluyla beraber yürütmek istediği ordunun esasını bu zeki ve savaşçı kavimden oluşturmasının sebebi bu idi.

Munza hükümetinin kuzeyinde bulunan yamyam kabileleri de aynı özelliklere sahip idi. Hayli zamandan beri Avrupa da yamyamların maymunlar gibi kuyruklu oldukları sanılıyordu. Hatta Darvin'in birçok öğrencisi bunları, insanla goril maymunu arasında bir mahlûk olmak üzere iddialarda bulunmuşlardı.

Vahşi kabul edilen bu kabile ve kavimler Avrupa milletlerine kendileri gibi yaratılmış oldukları ve kendileri gibi en mükemmel tüfekleri kullanmayı bildiklerini ve bir maymunun böyle bir işi beceremeyeceğini göstererek hatalarını yüzlerine acı bir biçimde çarpacaklardı.

Bunların kralları olan Timbu dahi, sultanın Hamid el din adındaki imamının okuduğu Kur’anı dinleyenlerin başında gelmiş ve bütün kabilesi İslam dini ile şereflenmişti.

Fakat bu hususta biraz zorluğa uğramıştı; çünkü, yamyamlar savaşçı kabile olduklarından en eski bir zamandan beri savaş esirlerini yemek adetlerini koruyorlardı. Bu adet aynı derecede Manbututu’larda da geçerliydi.

Fakat hükümdarlarının bu iki kavim üzerinde o kadar büyük bir etki ve nüfuzları vardı ki iki sene içerisinde bu korkunç ve vahşi adet tamamen terk edilmişti.

İtalyan birliğinin öldürülüp yok edilmesinden birkaç gün sonra, bir ekim akşamı sultan, yokluğunda kral Munza’nın vekâlet ettiği köyüne döndü. Müstahkem köşküne varmak için köprüden geçerken iki sudanlı, tuhaf elbiseli zincire vurulmuş bir adamla beraber karşılaştı. Birlikte köşke girdiler.

Her ne kadar bu yabancı adam tuhaf bir elbise giymiş ise de yaradılışından ve önceki halde, yüzünün güneşle yanmış olmasına rağmen, bunun bir Avrupalı oluğu anlaşılıyordu.

İki ayağı, yürümeye izin verecek uzunlukta bir zincirle bağlı olup bilekleri de maya ağacı elyafından bir iple bir birine bağlıydı.

Emir Munza’nın adamlarından biri, elinde geniş bir kılıç olduğu halde bunu izliyordu. Bu da, Manbututu kralının cellâdı Mazimbe idi.

“- Bu kimdir?”

“-Dün, diğerleri gibi altın yıkamaya başlayacağı sırada savaşçılarımız tarafından nehrin kenarında tutulan bir esirdir.”

“- Onu Munza niçin bana gönderdi?”

“- Bu bir ecnebi olduğu için kral kendisini idama mahkûm etti. Fakat ölüme teslim etmeden önce, söyleyeceği bazı önemli şeyleri olduğundan söz edince huzurunuza çıkarmayı uygun buldu.”

“-Bana mı söyleyecekmiş?”

“-Evet!”

Sultan esire dönerek;

“- Bana ne söyleyeceksin? Konuş!”

Yabancı cevap verdi;

“-Geldiğim soydan bir adam elleri ayakları bağlı olarak lakırdı etmez. Bağlarımı çözdürt ve bu adamları da gönder. Sana söyleyeceklerimi yalnız sen bilmelisin.”

Sultan kendisine bu şekilde sözler sarfeden adam dikkatle baktı. Esmer, uzun boylu, zayıf ve kemikliydi. Güneşten yanmış rengi evvelce kırmızı olsa gerektir. Zira karışık sakalı kızıl idi. Açık yeşil gözleri, pek sık ve çıkıntılı kaşlarının altında garip bir biçimde parlıyordu. Bütün tavırları cüretkârlığına işaret etmekle beraber bakışlarında görülen sahtelik Ebu Muhammed gibi kılı kırk yaran birinin gözlerinden kurtulamazdı.

Sultan işaret etti, zencilerden biri esirin bileklerindeki bağı kesti. Cellât dahi ayaklarındaki zinciri çözdü. Bir saniye sonra ecnebi sultanla beraber, duvarlarına tüfekler asılmış geniş bir odada bulunuyordu.

Bunlar Avrupa'nın en ünlü fabrikalarının ürünlerinden süslü ve mükemmel silahlar olup sultan bu tüfekleri kabile reislerine hediye edecekti.

Odanın mefruşatı da pek sadeydi; yere serilmiş hasırlar, bir Arap kanepesi, Şam kumaşından birkaç yastık..

Sultan;

“- Şimdi söyle, çabuk anlat; sen Avrupalısın, inkâr etmeye kalkışma!” dedi.

Esir cevap vermek üzere iken odanın bir köşesinden bir perde kalkarak Ömer içeri girdi. Pederinin huzurunda saygıyla eğilerek selam verdi. Bekledi.

Yabancı hala susuyordu. Sabrı tükenen sultan söze başladı;

“- Sana söyle diyorum! Oğlum Ömer de ben demektir. Her şeyi işitebilir. Sen kimsin? Arapçayı nerede öğrendin? Nereden geliyorsun? Burada ne işin var?”

“- Düşünceni gerçekleştirmeye yardım için geldim!”

“- Sen düşüncemi biliyor musun?”

“- Biliyorum!”

“- Tabiiyetin nedir?”

“- Kimsenin tebaası değilim!”

“- İnsanların en sefilinin bile bir memleketi vardır. Senin memleketin neresidir?”

“-İngiltere, fakat..”

Sözünü bitiremedi; bu memleket ismini işitir işitmez sultan yerinden fırladı;

“- İngiliz ha! Sen İngilizsin öyle mi? Bana ne cesaretle geldin? Biliyor musun? O melun memleketin ismini dünya yüzünden kaldırmak için hayatımı bile feda ederim!” diye bağırdı.

“- Düşüncemi bildiğini söyledin; hayır, sen onları bilmiyorsun zira sen zannediyorsun; ben beyaz ırka hücum ettiğim zaman ilk İngiltere'yi mahvedeceğim. Bana yardım edeceğini söyledin, fakat bütün İngilizler hain ve hilekârdırlar. Evvelce hemcinslerinin şerrine uğradığım gibi şimdi de sen ihanet edeceksin değil mi? Sefil budala! Sen sultan Ebu Muhammedin kim olduğunu bilmiyorsun.. eğer bilmiş olaydın huzurunda nefret ettiği bu ismi telaffuz etmezdin.” dedi.

Bu süre zarfında pek büyük bir sessizlik sergileyen esir;

“- Benim kadar onlardan nefret eden kimse yoktur..” cevabını verdi. 

“- Yalan söylüyorsun; buraya casusluğa geldin; öleceksin.”

“- Yalan söylemiyorum; hizmetkârın olmak için Müslüman oldum. Doğmak felaketine uğradığım memleketten intikam almak için sana iltica ettim.”

“- Sen Müslüman mısın? Dönme olabilirsin.. Fakat yüce dinimizin gerçek bir hizmetkârı, tam bir Müslüman olman imkânsızdır.”

“- Sana, müslümanım diyorum. Sözlerimden kuşku duymak haksızlığında bulunduğunu sonra anlayacaksın. Şam’da Kur’an hakikatlerini öğrenmek için medreseye gittim. Üç seneden beri de hacıyım.”

Sultan huzurunda bulunan adamı yeniden incelemeye koyuldu. Önce bunu bir yılan gibi ezmek isterken, düşüncesini değiştirerek söze başladı;

“- Memleketin niçin terk ettin? Dininden niye döndün?”

“-Yaşam öyküm pek basittir. Londra’nın en fakir mahallesinde dünyaya geldim. Çalışmakla günlük ihtiyaçlarımı karşılamak için yardımlarla yaşadım. Bir demirci işçisinden daha büyük olma yetim bulunduğunu görüyordum. Araştırdım; kimya bilimiyle uğraştım; benim gibi fakir bir arkadaşımla, tüfek namlularını delmek için gayet mükemmel bir makine icat ettim. İngiltere hükümetinin silahlarından bir kısmını üreten Armstrong fabrikasına başvurdum. Bu fabrikanın müdürü yaptığım açıklamaları dinledi. Planlarımı gördüğü zaman bu önemli keşfimin hakkını vereceğini vaat etti. Ve planları gördükten sonra beni, her hangi bir ücret ödemeden geri çevirdi. Altı ay geçer geçmez, icadım olan makineler bu fabrikada çalışmaya başladı. Buluşumu benden çalmışlardı.Tekrar çalışmağa koyuldum. Gemi toplarında kullanılan baruttan daha güçlü ve daha ekonomik bir barut keşfettim. Bu defa deniz bakanlığına başvurdum. Hükümet de fabrikatör gibi bu keşfi çaldı. İnsan yoksul olursa ingilterede herhangi bir değeri olmaz. Yeis ve ümitsiz bir halde politikaya atılarak anarşizmi yaymaya çalıştım. Artık hiçbir yerde iş bulamayınca sefalet ve açlığın ne olduğunu daha iyi anladım. Bir gün, açlıktan midem pek sancıyordu. Açlığımı gidermek için bir zengini öldürdüm. İşte o günden beri vahşi bir hayvan gibi memleketimde ve diğer ecnebi ülkelerinde hep takip edildim. İnsanın yiyeceğini elde etmesinde izin vermeyen bir topluma pek büyük bir kin besliyorum. Medeni ülkelerden, bu riyakârlardan, yoksula pek ağır muamele eden bu düzenlerden ziyadesiyle nefret ediyorum. Sen bu alemin zerzebir olmasının hayalini kurdun. Ben de sana bu hayalinin gerçekleşmesi için yardım edeceğim. Beni kabul ediyor musun?”

Bu sözlerin hepsi metanet ve ciddiyetle söylenmişti.

Bu şekilde konuşan adamın doğru söylediği, kalbinde müthiş bir kin bulunduğu, ihtiyacı karşılanırsa, bu kin ve öfkeyi kullanarak hizmette kusur etmeyeceği anlaşılıyordu.

Esir susmuştu. Sultan cevap vermeksizin muhatabına bakıyordu. Tekrar söze başladı;

“- Hala tereddüt ediyorsun; hiç olmazsa beni denesen ne kaybedersin? Seni aldattığımı anlayınca istediğin gibi, istediğin zaman öldürtürsün. Dünyada canımdan başka bir şeyim yok, buna da o kadar önem vermiyorum. Fakat eskisinden daha fazla intikam almak istiyorum..”

“ Pekâlâ! Ama nasıl intikam alacaksın?”

“- Öyle bir patlayıcı icat ettim ki, etkisinin hayali bile imkânsızdır. Bunun sırrını da kimseye söylemedim. Hizmetimi kabul ettiğin takdirde bunu sana takdim edeceğim. 

“- Fakat patlayıcı madde üretmek için fabrikalar, asit ve bir takım kimyevi maddeler gerekir; bunlar bende olmadığı gibi beraberimde de taşıyamam.”

“- Sana anlattığım patlayıcıyı üretmek için hiçbir atölyeye, binaya ihtiyacımız yoktur. Ondan istediğim kadarını açıkta yapabilirim. İçeriğinde olan maddeler de her yerde, geçeceğin yollarda bulunur.”

“- Bunlar ne imiş?”

“- Bana güveneceğin güne kadar sırrımı saklamağa izin ver!”

“- İyi ama senin bunu yapabileceğine nasıl inanayım?”

“- Etkisini görmekle.”

“- Bu nasıl olacak?”

“- Burada bile olabilir. Altın çıkarılan nehrin, buradan 500 metre uzakta 30 metre yüksekliğinde bir şelalesi var. Su büyük bir kaya ile iki kola ayrılıyor.”

“- Evet.. yeter!”

“- Bunu ortadan kaldırmamı ister misin?”

“- Kahire’deki en büyük minareden daha cüsseli olan bu kitleyi yıkabilir misin?”

“- Evet, eğer emredersen on beş gün zarfında nehrin içine batırırım.”

“- Pekâlâ! On beş gün sonra seninle orada buluşacağım.”

“- Kayanın duvarını delmek için alet ile kırk zenci lazım.”

“- Onlar da hazırlanacak. Başarılı olduğun takdirde benden ne istersin?”

“- Evvela, teşebbüs edeceğin seferde yanında olmak, sonra, Avrupa'da bulunduğumuz ve İngiltere’ye yaklaştığımı zaman istediğim şeyi söyleyeceğim.”

“- İsmin nedir?”

“- Memleketimdeki ismimi unuttum. Şam'daki dindaşlarım beni Zervak diye çağırıyorlardı.”

“- Mavi gözlü adam!”

“- Evet!”

“- Hadi Zervak git, şimdilik kurtuldun. Fakat senden emin olacağım güne kadar hiçbir silah taşımayacaksın, peşinde daima iki zenci bulunacak ve gece gündüz ayrılmayacaklardır. Deneyini hazırla. Eğer beni aldatmak istiyorsan akıbetini düşünerek titre.”

Dönme çıkınca, bütün konuşma esnasında gözlerinin ondan ayırmayan Ömer babasına yaklaştı.

“- Böyle bir adamın yardımının amacımıza hizmet edeceğine inanıyor musunuz?” dedi.

“- Oğlum, Cenabı Hak her yerde birtakım sebepler yaratır.”

“- Öyle ama bu adam kalbimde bir nefret hissi uyandırıyor.”

“- Ben de senin gibi ondan nefret ediyorum, fakat bir sırra vakıf olduğunu söylüyor. Bu dahi, Avrupa biliminin icat ettiği bütün silahlar ve savaş aletleri ile donanımlı çeşitli milletlere karşı açacağımız genel savaşta bizim için pek kıymetli olabilir. Eğer bize hizmet edebilirse, yararımız açısından kendisini kullanırız.”

“- Baba, irade sizindir. Fakat bu adam bana tuhaf göründüğünden onu gözaltında tutacağım.”

“- Pekâlâ! Ben de bu işi sana veriyorum.”

Bu anda, sultanın başkâtibi Elmubarek saygıyla eğilip içeri girdi.

“- Efendimiz, pek uzaktan gelen iki kardeşimiz huzurunuza çıkmak istiyorlar.” dedi.

“- Nereden geliyorlar?”

“- Hindistan’dan.”

“- İçeri getir!”

İki kişi içeri girdiler. Hallerinden yorgunluktan bitkin oldukları anlaşılıyordu; acem elbiselerinin rengine benzer renkli uzun giysileri dikenlerle yırtılmış ve ayaklarındaki sarı pabuçlar patlamıştı.

Bunlar, Türkistan’dan gelerek iki asır Hindistan'da hükümran olan ve Timurlenk tarafından yıkılan bir İslam hanedanının son hükümdarı olan Alaaddin'in elçileriydi.

Kendi düşüncesini öğrenmek ve tasarladığı savaşa katılmasını talep etmek için sultan tarafından bir elçi gönderildiği andan itibaren Alaaddin İngilizlere kaşır beslediği nefret ve atalarının fetih hatıralarının gerçekleştirme hevesiyle Hindistan İslam kuvvetlerini bir araya getirmeye çalışmıştı.

Yer kürenin en nüfuslu bir ülkesi olan Hindistan'ın sahip olduğu 280 milyon nüfustan 70 milyonun Müslüman olduğu düşünülürse bu bir araya gelmiş gücün İslam birliğine katılmasının ne denli önemli olduğu ortaya çıkar.

Elçilerden uzun boylu olanı;

“- Ey Zatı şerif, efendim şimdi Bombay’dadır. Kendisinden Muharremin başında ayrıldık sana iletilmek üzere bize söylediği sözleri arzetmek üzere huzuruna çıktık. Haydarabat, Madras ve Bombay kentlerini gezdim; oralarda gerekli telkinlerde bulundum. Bütün ümmeti Muhammed seviniyor alemi İslam için yeni bir saadet devri başlayacağını ümit ediyor. Altı ayda, ramazan ayı münasebetiyle, önceden seçilecek yerlerde toplanarak hareket edecekler. Sen onlara güvenebilirsin; sayıları da her gün, her saat artmaktadır.”

“- Efendin gibi seçkin birinden bundan başka bir şey beklemiyordum. Kutbettin sülalesinin evladı, seçkin bir soyun seçkinliğini elbette daima sergileyecektirler.”

“-Hepsi bu kadar değil; Alaaddin; böyle bir kuvveti daha da güçlendirmek için Müslümanlarla Brehmenler arasında İngilizlere karşı birleşmelerini sağlamak için girişimlerde bulundu. Ki İngilizler her iki halkı rahatça boyunduruk altında tutmak için aralarına fitne sokmuştur. Ve çıkan çatışmalarda her iki taraftan binlerce insan ölmüştür. İşte bu çatışmalara bir son verip ortak düşmanı kovmak için her iki dine mensup bu halkların arasını bulmak için epey gayret sarf etmiş ve kısmen de olsa başarılı olmuştur.”

“-Çok güzel bir plan!”

“- Bu işi gerçekleştirmek için en önemli racalarla ilişki kurdu. Tanjur, Madura, Naqpur racalarını iknaya muvaffak oldu. Eylem saati belli olunca o da amacını gerçekleştirmiş olacak ve Hintliler de, İngilizleri denize dökmek için Müslümanlara katılacaklar.”

“- O başarıldığı gün mukaddes bir gün olacaktır.”

“- Ümit ettiği şekilde gerçekleşirse müttefiklerimiz kendi başlarına İngilizleri o topraklardan sürecekler ve efendim de toplayacağı kuvvetin başına geçerek Belucistan, Acemistanı geçerek Küçük Asya'da size katılacak veya sizin emir buyurduğunuz başka bir yerde, siz nereyi uygun görüyorsunuz?”

“- İstanbul'da buluşacağız. Payitahtımız orasıdır. Bütün kuvvet komutanları İstanbul'da buluşacağız.”

Sultan bu elçilerle epey müddet daha konuştu. Çin'deki din kardeşlerinden haberleri olup olmadıklarını sordu.

Oraya da özel elçiler göndermişti. Çünkü o geniş ülkede 30 milyondan fazla Müslüman bulunduğu gibi her gün de artıyordu. Hatta bütün çinin Müslüman olması pek yakındı.

İhtiyar heyecana gelerek;

“- Ama İslam'ın yıkılışından söz ediliyor! Fakat, yakın zamanda İslam alemi için yeni bir yükseliş döneminin başlayacağını bütün dünyaya göstereceğiz. İslam dininin yok olamaya mahkum olduğunu söylüyorlar öyle mi? Hıristiyan alemi bizden ne aldı? Hicretin ikinci asrında işgal ettiğimiz İspanyayı, Sicilya’yı, Fransa ve İtalya'nın bir kısmını.. buna karşılık ise biz, Hindi-Çinin bir kısmını, Türkistan'ı ve Volga nehrinin doğusundaki belde dahil hepsini İslam dairesi içine aldık. Büyük Petro olmaya idi bütün Rusya'yı istila edecektik. Atalarımız, Afrika'nın Akdeniz sahilindeki bütün kıyıları İslam'la şereflendirdi. Bugün, Büyük okyanustan Hint okyanusuna kadar Kur’anı azimüşşanın ulviyeti hükümran oluyor. Biz parçalanmış durumdayız, birleşirsek dev bir kuvvet oluşturur, sömürgeci beyaz ırkı topraklarımızdan def ederiz.” dedi.

Elçilere hitaben;

“- Döneceğiniz zaman, Aden körfezine kadar size refakat ve rehberlik etmek üzere bir kafile ve bir muhafız vereceğim. Her deve, adi kaplar içine konulan altın külçelerinden yüklü olacak. Soranlara, hurma ticareti ile uğraştığınızı söyleyeceksiniz. Somali limanı olan Berberiye ulaşınca, size vereceğim bir mektubu sadık şeyhlerimden birine vereceksiniz, O sizi ve altınlarınızı Bombay’a gönderecektir. Serveti sağ salim efendinize teslim etmeniz için her türlü önlem alınmıştır. Efendinize, Afrika kavimleri harekete başladıkları zaman kendisine Aden-Bombay yoluyla “Muradullah yerini buldu!” diye bir telgraf çekeceğimi söyleyiniz. Son sözüm, buluşma yerimizin Payitaht olan İstanbul olduğunu söyleyiniz.”

Munbututu kralı Munza içeri girdiğinde;

“- Munza bizi mağaralar götür, burada olmadığım süre içinde servetimiz ne kadar artmış görelim.” dedi.

Hintli elçiler geri geri giderek dışarı çıktılar.

Sultan önünde Munza arkasında oğlu olduğu halde kâtiplerin yazı yazmakla meşgul oldukları iki odadan geçti. Ömer'in çalışma odaları olan bu yerlerden birinin duvarlarına alman ve Fransız haritaları asılmış olup üzeri kâğıtlar ve kitaplarla dolu bir masa vardı. İnsan kendini bir Avrupalı mühendisin odasında sanırdı.

Birden bire Munza gözden kayboldu. Yayına bastığı bir mahzen kapağı açıldı ve alelacele bir merdivenden indi. Sultan ile oğlu aylardan beri biriktirilen bu büyük serveti saldırılardan korumak için inşa edilen bu dolambaçlı yere alışkınmış gibi rehberi izlediler ve birkaç saniye zarfında her üçü de kayalar arasında oyulmuş ve tavana asılı sırlı toprak lambalarla aydınlatılmış geniş bir alana ulaştılar.

Bunların arkasından bu yere giren Avrupalı hayretle haykırmaktan kendinin alamadı.

Altın. Medeni alemin bu hakim işareti, çeşitli biçimleriyle orada yığılmış idi. Atölyelerin her birinde, nehirden çıkarılan altın külçeleri silindir, konik, kerpiç, galeta yassı ve yamuk çubuk şeklinde eritilerek buraya düzensiz bir biçimde konulmuştu. Silah satın almak ve savaş mühimmatını tamamlamak için hesapsızca bunları harcayan sultan bile bu kadarını bilmiyordu. 

Munza son aylar zarfında toplaman külçeleri ve her biri üç yüz kilo ağırlığında olarak sahile sevk olunmak üzere kafilenin hareketini bekleyen, manda derisinden çuvallara konulan altın yükünü gösterdi.

300 kilogram; madenin saflık derecesi dikkate alındığında gramı 2 frank 70 santim olduğuna göre, kervanın her devesi 800.000 bin franktan fazla bir tutar götürüyordu.

Sultan burada biraz kaldı. Maziyi düşünerek, geleceği keşfetmeye çalışarak bu servete bakıyordu.
Şimdi, her şeyi hercümerç edecek bir vasıtayı elinde bulunduruyordu.

En fazla sevdiği Osmanlı devletinin eski şan ve şerefine ulaşması uğrunda elinden gelecek fedakârlığı yapmak için kalbinde şiddetli bir arzu vardı.

Devleti Aliye'nin geniş arazisi zengin, servet kaynakları fazlaydı, fakat bunlardan yararlanmak, yolları açmak, şimendiferleri inşa eylemek madenleri işlemek için çaresiz Avrupa parasına mecburdular.

Lakin artık O büyük devlet bunlara baş eğmeyecek, cenabı hakkın kendisine bahş eylediği bu büyük serveti seçkin Osmanlı milletinin gelişme ve ilerlemesi, şan ve şevketi için kullanacaktı.

Bu onurlu ve dindar millet ne büyük bir değişikliğe uğrayacak. Ne kadar muhteşem bir yenilenme ve mutluluğa ulaşacaktı. Dünyanın en güzel bir ordusunu oluşturacak, özünde asker yaratılmış bu millet ne büyük bir silkiniş gerçekleştirecekti. İşte bu şekilde, Osmanlı devletinin Avrupa devletlerine olan büyük borçlarını ödemesine yardım edecek, canı gönülden çalışacaktı.

Pek doğrudur; şimdi, altın her gücün üstünde bir güce sahiptir. Menfur Avrupa'da manevi duygular o kadar yıpranmış ve çöküşe uğramıştı ki, adalet, vicdan, vatanperverlik bile satılıyordu.

Mademki, her şey satılıyordu; O da bunların ücretini ödeyecek paraya sahipti.

Bu altın, yalnız silah alımında değil, oluşturduğu kuvvetin hırsını da kamçılayacaktı. Keza, kralların yardımcılarını kandırmak, millet meclislerindeki mebusların ihtiyaçlarını karşılayarak lehine çevirmek, kabine üyelerini ayrılığa düşürmek, Avrupa devletleri arasındaki ayrılıkları kışkırtmak ve devamını sağlamak, bunları zayıflatmak için birleşmelerine fırsat vermemek maksadını da bu altın ile gerçekleştirecekti.

Bundan sonra da hepsini kan ve ateş içinde boğacaktı. Bu, onun önünde gelişen yeni bir başlangıç, yükseliş dönemiydi.

Yüce amacının gerçekleşmesi yalnız Osmanlı devletinin ittifaka katılmasını sağlamak, Afrika ve Asya da bulunan diğer İslam reislerine elçiler göndermekle mümkün olmayacağını düşünüyor ve avrupanın büyük devletlerine adamlar göndererek onların maneviyatlarını perişan etmek istiyordu.
Bu amacı güzel bir sonla bitirecek adamları da mevcut idi.

Sahra-ı Kebirin yakınlarında, müstahkem köşklerin etrafında toplanan Tuareqlerin himayesinde olarak Aqades vahasında İslam aleminin her köşesinden gelen, amacını anlamaya kabiliyetli olduklarına hükmettiği Araplarla Osmanlı devletinin idaresi altında bulunan alim ve meşayıhlar, Arap ile Cezayir ve Fas dervişleri bu planı gerçekleştirmek için üzerinde tartışıyorlardı.

Askeri hareket başlamadan önce siyasi hareket kararlaştırılacaktı.

Daha önünde altı ay vardı; şimdi geleceğin ufukları üzerine bakarak, geçmişin karanlıklarına gömülen mutlu devirlere üzülmüyordu.

İslam alemini uyandırmak yalnız Osmanlı devleti aracılığıyla olamayacağından bu konuda bütün İslam başkanlarını, Arap kabile reislerini bu savaşa katılmalarını sağlamak gerekiyordu. Çünkü Osmanlı hükümdarları arasında birçokları buna giriştikleri halde tek başlarına başarılı olamamışlardı.
Düşünceleri son bulunca sultan, bir köşede duran hazinedar Sudanlıya dönerek;

“-Mata gel!” dedi.

Mata sultanın güvenilir bir adamıydı. Kendisini ve eşi Halime’yi Sokutulu bir esircinin elinden kurtararak özgürlüğünü iade eden efendisine karşı sadakatten başka bir şey düşünmeyerek ve mağaranın sahip olduğu milyonlara önem vermeksizin burada yatıyordu. Bu görevi de kendi gibi dev cüsseli Meravi adındaki bir Nobal’lı ile birlikte gerçekleştiriyordu.

Sultan Munza’ya;

“- Şimdi son defa Kamerun’dan gelen tüfekleri göster.” dedi.

Merdiveni, birinci kata çıkan başka bir merdiveni çıktılar. Silahların rutubetten uzak bir yerde korunması gerektiğinden şatonun iki katı da bunlara ayrılmıştı.

On oda silahla doluydu. Bunlar, modelleri sırasına göre dizilmiş olup üzerlerinde Arapça yazılan etiketlerde hangi fabrika malı olduklarını gösteriyordu.

İngiliz martinleri, Avusturya verendili, Rusların berdan, Almanların mavzer, Fransızların kara, Belçikalıların kombelen, İtalyanların vitrali tüfekleri bu odalarda sık sıralarla dizilmiş, otuz zenci ara vermeksizin bunlarla meşgul oluyorlardı. Bir kısmı silahları yağ ağacının özüyle yağlıyor, diğerleri de sevkıyat için hazır bulundurmak üzere büyük hasırlara sarıyorlardı.

Bu müstahkem köşkün diğer kısmına, tüfeklerle beraber gidecek fişek sandıkları yığılmıştı.

Sultan silahhanesinde ilk defa gördüğü bir tüfek sırasının önüne gelince;

“- Bunlar hangileridir Munza?” dedi.

“- Yeni gelenlerdir.”

“- Kamerun’dan gelenler mi?

“- Evet!

“- Bunların adı nedir?

“- Sanırım Löve."

İradesi dışı yüzünü buruşturan sultan;

“-Löve tüfeği ha! Bunun her biri için ne kadar ödedin?

“- On frank.."

“ –Öyle ise zavallı Munzam dolandırıldık.. bunlar beş para etmez.."



<< Önceki                   Sonraki>>





Cemal Çalık, 21.08.2017,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, İstilâ-i Cihan-Kara Öfke, Roman
İstilâ-i Cihan-Kara Öfke

Cemal Çalık Yazıları






Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı