28 Ocak 2019 Pazartesi

SA7400/KY73-PH11: Kabahati Gelin Etmişler Kimse İstememiş!

"Yetkililer, görevliler, danışmanlar vs.den de çağrılarımıza, ihtiyaçlarımıza cevap vermelerini bekliyoruz. Sorular ve sorunlar karşısından araştırıp çözüm bulmalarını istiyoruz."


İstanbul’a, İzmir’e, Bursa’ya, şehirlerimize, köylerimize neler olduğunun farkında mısınız? Hayatımızın, işimizin, sanatımızın, mimarimizin, sağlığımızın nereye gittiğini, istikametimizi anlayabiliyor musunuz? Çoğunluğun anladığını biliyorum. Fakat birey olarak hızla akan suyun önündeki küçük dal parçaları gibi olduğumuzun da farkındayım.

Bir biz değil, dünyanın geneli için organize ve dengeli bir nüfus dağılımı yönetimi zafiyeti olduğu açık. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin bir sorunu olarak şehir merkezleri, göçler nedeniyle nüfus yoğunluğu yaşıyor, köyler ve kasabalar seyrekleşiyor. Fakat Anadolu’dan İstanbul’a doğru akan göç ve İstanbul’un metropol şehir olma hikâyesi uzun zamandır beni ve çevresiyle ilgili, “her şey güzel olsun, tüm canlılar huzur bulsun, arılar ölmesin, kuşlar cıvıldasın” grubunu düşündürüyor. 

Haddizatında birçok zaman söylediğim gibi, gökyüzünden İstanbul’a baktığımda bu devasa şehre elektriğin, suyun, doğalgazın nasıl yetiştiğini, bu kadar yapının kanalizasyonunun nasıl sorun çıkmadan çalıştığına akıl erdiremem. New York’ta, Lahor’da, Pekin’de nasıl oluyorsa öyle diyeceksiniz, doğrudur ama onların hiçbiri İstanbul’a benzemiyor. 

Mesela nispeten kötü idare edildiği halde trafikte de henüz çıldıran yok, kör topal yürüyüp gidiyoruz. Ayrıca cenaze işlerimizin de düzgün işlemesi büyük başarı. Dünyanın neredeyse yarısını bilen İlber Ortaylı bir sohbette, nüfus yığılması olan ve geniş alanlara yayılan bu şehirlerin İstanbul kadar iyi idare edilemediğini söylemişti. 

Ama ben yine de düşünmeden edemiyorum; bu kadar atık nasıl-nerede arıtılıyor ve yok ediliyor. Göçler ve nüfus artışı devam ettikçe alt yapı da onunla birlikte gelişebilecek mi yoksa bir yerde tıkanacak mı? Yoksa şu anda da dipten dipten Marmara’yı dolduruyor muyuz?

Bir gün enerji bulmakta zorlanırsak, savaş olursa veya dünya darboğaza girerse doğalgaza çevrilen milyonlarca hane/bu kadar insan aynı anda nasıl ısınır, nasıl aydınlanır! 

Deprem olsa cesedimize ulaşamazlar!

Farkındaysanız buraya kadar hiç çarpık yapılaşma, çok katlı gecekondular, imar sorunu, habire yükselen şehirler, kültür ve estetik kaygısından filan bahsetmedim. Onları bir kenara bıraktım, şunu düşünmeye başladım; şiddetli deprem olur da, büyük bir yıkım yaşanırsa, sıkışık, plansız yapılaşma ve izansızlıktan mütevellit şehirlerimizde cesedimize kaç gün sonra ulaşılır… Ölmez sağ kalırsak, sözgelimi İstanbul’dan çıkmamız ne kadar sürer…

Evet, mimariden bahsetmiyorum çünkü Cumhurbaşkanı’ndan en sade vatandaşa kadar herkesin şikâyet ettiği çarpık yapılaşma ve betonlaşmanın sorumluluğunu kimse üstüne almadığı gibi, durdurmayı da beceremiyor. Tam olarak ‘kabahati gelin etmişler kimse istememiş’ misali bir durum. 

Siyasi yönelim ve sosyal konum fark etmeksizin tüm şehirlerimiz imar faaliyetlerinde aynı hız ve yolda kötüye doğru gidiyor. Eskiden ülkemizin lokomotifi olan İstanbul ve diğer büyükşehirlerde durum, geçmişin birikimi ve son yıllarda da hızlanan betonlaşmanın sonucu olarak bugün öyle içinden çıkılmaz bir hal aldı ki, şimdilerde, ülkenin tamamı düzelmeden, Anadolu’da bir kalkınma ve gelişme sağlanmadan, kırsaldan şehre göç azalmadan, İstanbul’un ve diğer büyükşehirlerin de düzelmesi mümkün görünmüyor.  

Geçen yazımda da söylediğim gibi bizler, ‘iyi niyetli, doğasever, şehrimiz nefes alsın, ülkemiz gelişsin, dünyanın medeni ülkeleri seviyesine çıksın, hatta onlardan daha güzel olsun’u isteyen insanlarız. Okuduğumuz, gördüğümüz ve bir miktar da dünyadan takip ettiğimiz kadarıyla fikrimizi söylüyoruz. 

Yetkililer, görevliler, danışmanlar vs.den de çağrılarımıza, ihtiyaçlarımıza cevap vermelerini bekliyoruz. Sorular ve sorunlar karşısından araştırıp çözüm bulmalarını istiyoruz. Aslında doğrudan işlerini iyi yapmalarını bekliyoruz desem daha uygun olacak. Bunun yolu; kamuyu ilgilendiren bir karar almadan önce, önünü arkasını ve birkaç adım sonrasını ayrıntılarıyla düşünmek ve dünyadaki örnekleri inceleyip ülkemize en uygun projeyi hayata geçirmeliyim diye dertlenmekten geçer.   

Peki, böyle bir derdin olduğunu hissedebiliyor muyuz? Kısmen, ama pek yetersiz! 

Köyden kaçarcasına şehre gelen insanların gözünde ‘böyle mi olacaktı’ bakışını görebiliyoruz, çünkü çoğumuz onlardan biriyiz. Dolayısıyla da şehirlerde giderek zorlaşan hayat şartlarını, maddi ve manevi zorlukları bizzat yaşayanlardanız. 

Şehirlerin kirlenen havası-suyu, yok olan doğası, İstanbul’a geri gelen kömür kokusu, Türkiye’nin yarısının Marmara bölgesine, dörtte birinin de İstanbul’a yığılmasından ve neticede betonun artmasından bir şeylerin yolunda gitmediği belli.

Günün sonunda kırsalda tutunamayan da şehirlerde mutsuz olan da bizleriz. Birbirimize anlayış ve yol göstermeliyiz. Köy ve kasabalardan şehre seri halde yapılan göçler sanayi devriminden beri olan bir mecburiyet, bugünün modası değil. Elbette olacak ama böylesine yoğun, kontrolsüz ve stratejik hatalara dönüşmemeli. 

Çözüm nedir derseniz; genel olarak, insanları doğduğu yerde doyurmak, ailesi ve sosyal çevresiyle bir bütün halinde yaşayabilmesine imkân sağlamak derim. Çok cüz'i ücretlerle, sağlıksız şartlarda sabahtan akşama, iş- ev arasında koşturarak dünyadaki zamanını doldurmanın insani bir şey olmadığını söylerim. Artık öncelikli hedef ve işlerimizden biri şehirlerin nüfus yükünün azaltılması olmalıdır. Anadolu’da cazip iş alanları oluşturulmalı. 

Bunun nasıl olacağına dair bir miktar fikrim var ancak bilim, sanayi, teknoloji, üretim, ihracat vs. gibi büyük laflar etmeyeceğim. Onların gerekliliğini tartışamayız zaten. Lakin büyük fabrikalara muhtaç olmadan da, küçük işletmeler kurarak maddi kazanç elde edilecek sektörlerin olduğunun farkına varılmalı. Her yöremizin (İnsanlar örgütlü ve eğitimli olduklarında) paraya çevrilecek kaynakları olduğu görülmeli. Avrupa bunun 100 yıldır farkında, 50-60 yıldır da bu işten muazzam ekmek yiyor. 
Nedir bu?

Alternatif turizm başlığı altında; kitlesel deniz kum turizmi dışındaki her şey, özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin kurtarıcısı sayılacak ‘Kırsal Turizm’

Eskiden, sahilleri dolduran beton yığınlarına baktıkça; “turist de gelmesin, şu oteller de yapılmasın” derdim. Şimdi okuyup araştırdıkça, hayır turist gelsin ama bu şekilde değil diyorum. 

Tabi güçlü altyapı ve organizasyon ağı kurulduğunda kırsal nüfusu kalkındıracak ve büyük ölçüde göçü önleyecek, aslında ülkemizin bel kemiği olan tarım ve hayvancılık sektörü de var. Mühim tarım ürünleri, arıcılık, besicilik, bugünlerde sıklıkla adı geçen kenevir gibi stratejik denilen ürünler konusu var ki, o da başka bir yazı konusu olur. 

Alternatif turizme geri dönersek, içinde; doğa- ekolojik turizm, çiftlik- agro turizm gibi alt başlıklarının yanı sıra, kış turizmi, nehir-rafting, kano, yatçılık, dağcılık, binicilik, avcılık, macera, tırmanma, yayla, yamaç paraşütü, milli parklar (kamp ve doğa yürüyüşleri), kaplıca (sağlık turizmi), mağaracılık (ülkemizde 20 bin civarında mağara varmış) kuş gözlemciliği (ornitoloji) vb. pek çok çeşit barındırıyor. Ve bunların hemen tamamı en güzel şekilde ülkemizde yapılabiliyor. 

Dört mevsimin bir arada yaşandığı ülkemizde, toprak, iklimsel çeşitlilik ve coğrafi konumunu da eklersek; Türkiye'deki zengin eko-biyolojik çeşitliliği dünyanın başka hiçbir yerinde bulamıyoruz. Pek çok alanda tek başına tüm Avrupa ile rekabet edebilir durumda. Yani cennet ülke söylemi, içi boş, hamasi bir söylem değil. 

Mesela tüm Avrupa’da yaşayan 500 civarındaki kuş çeşidinin ortalama 420’si ülkemizde bulunuyormuş. Ayrıca yine tüm Avrupa’da adı geçen endemik (çiçekli, soğanlı ve eğrelti türü bitki) bitkilerin yüzde 85’i Anadolu topraklarında mevcutmuş. Bu tür bitkileri araştırma ve izlemenin de ayrı bir turizmi var, fakat bize turist adı altında gelen Avrupalı araştırmacıların bir kısmının hırsız çıktığını da burada belirtmeliyim. 

Yani alternatif turizminin olmazsa olmazı, bölgeyi turizme açmakla birlikte ciddi bir koruma ve gözetimin de beraberinde olması gerektiği. 

Bütün bu turizm dallarının can alıcı noktası ise profesyonel, nispeten kültürel ve ekonomik düzeyi yüksek insanlar tarafından tercih ediliyor olması. Yani döviz girdisi sağlayacak önemli bir alan. Ayrıca turist, her şey dâhil sistemiyle 5 yıldızlı otelde kapalı kalmayıp, bölgede konakladığı ve alışveriş yaptığı için, yöre halkına da mühim bir gelir kaynağı oluyor. Kırsal turizm ve çiftlik turizmi dediğimiz alan ise tarım ile turizmi birleştirdiğinden, aslında kalkınma açısından kırsal bölgelerin can suyu. İşsizlik oranlarını epey aşağıya çekecek bir yatırım alanı. 

2013 rakamlarına göre Fransa’da ortalama 55 bin kayıtlı turistik çiftlik varmış. Bizde kayıtlı olan çiftlik sayısı henüz 50’ye yaklaşıyor. ABD’nin çiftlik turizmi ziyaretçi rakamı 82 milyon civarında. Bizde geçtiğimiz yıllar için 600 rakamı veriliyordu. Yine ABD’de halkının milli parklara gitme oranı yüzde 95…

Avrupa’nın ortasındaki bir tek Alpler'deki kış turizminin turizm verileri ise dudak uçuklatan cinsten. Yine 2013 verilerine göre; 12 bin kayak asansörü yüz binlerce kişiyi zirveye taşıyormuş. Yılda 120 milyon turist kış turizmi için Alplere geliyor ve 500 milyon geceleme yapıyormuş. Dünya turizm gelirinin 1/3 bu bölgede elde ediliyor ve yöre halkının yüzde 70’i bundan faydalanıyormuş. Yani karı ve soğuğu teknolojinin de yardımıyla eğlenceye dönüştürüp, güzelce satıyorlar.

Tabi başta da söylediğim gibi bu rakamlar 70-100 yıl öncesinden meselenin farkına varan ve yatırım yapan ülkelerin rakamları. Bizdeki durum ise; “kitle turizmi candır ama kırsal turizme de göz kırpıyoruz, inşallah 2023 hedeflerimiz içine bunu da koyduk” şeklinde. 

Yazımı şu cümlelerle bitireyim. Bizim ülkemiz için kültür turizmi de büyük bir kaynak ve hazinedir. Küçücük Safranbolu’nun geçmişindeki uygarlıkları saymakla bitiremiyoruz. M.Ö. 3000’lerde Paflagonya (Paphlagonia) olarak adlandırılan bölgede bulunan Safranbolu’da bilinen en eski uygarlık Gasgaslar'mış. Sonra bilinen sırasıyla Hititler, Dorlar, Firigler, Kimmerler, Persler, Helenistik Krallıklar (Pondlar), Bitinyalılar, Romalılar-Bizanslılar, Selçuklular, Candaroğulları... 




Peri Han, 28.01.2019, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Güneşin Altındaki Her Şey



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Hiç yorum yok :

Seçkin Deniz Twitter Akışı