29 Kasım 2017 Çarşamba

SA5241/KY34-EE6: Bir İtiraf ve Muhasebe

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم





Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlarım.


Bizleri yoktan var eden, sonra varlığından haberdar eden, bilmediğimizi öğreten ve hayat nimetlerinden sonra nimetlerin en üstünü olan iman nimetiyle şereflendiren Yüce Rabbimize, mahlûkâtı adedince hamd-ü senalar olsun… Elçisi Muhammed Mustaf (sav)’e salât ve  selam olsun.

Eski Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat'ın İsrail'i ziyaret edişinin 40'ıncı yıl dönümü dolayısıyla İsrail parlamentosu Knesset'te düzenlenen oturumda konuşan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, "Barışın genişletilmesinin önündeki en büyük engel bugün çevremizdeki ülkelerin liderleri değil. Bu engel Arap sokağındaki kamuoyundan kaynaklanıyor. " dedi.[1]

Bu konuşma, “Liderleri satın alıyoruz, tehdit ediyoruz da şu Müslümanlar olmasa bak ne işler yapacağız” olarak hatta “liderleri biz atıyoruz” şeklinde bir itiraf olarak ta anlaşılabilirdi.

Müslüman coğrafyaya dikkat ettiğimiz de son yüzyılda İngilizlerin sömürge mantığının yani ülkeleri direk işgalden ziyade kendi sömürge valileri ile yönettikleri fiili durumuna daha yakın görünüyor.
150 milyona yakın insanın öldüğü iki dünya savaşından sonra batı strateji değiştirip maşa (kullanışlı ahmaklar) kullanmak sureti ile Müslüman coğrafyayı dönüştürmeye devam etti.

Kendisini dünyaya demokrasi ve insan hakları pazarlamacısı olarak takdim ederken Müslüman coğrafya da zalim diktatörleri destekleyip güçlendirmeye devam etti.

Kendi aralarında bu karşılıklı kazanca dayanıyordu, diktatörler batı desteği ve koruması altında iktidarlarına devam ediyor; batı da bu diktatörler ile coğrafyayı sömürmeye, Müslümanları kendi din, ahlak, medeniyet algılarından uzaklaştırıp kendine yabancılaştırmaya devam ediyordu.

Coğrafyamızdaki Müslümanlar ne zalim diktatörleri ne de sömürgeci batı tarafından insan olarak görülmemişti. En temel insani haklarından (güvenlik, eğitim, refah, dinlerini yaşama, kendini ifade vb.) mahrum yaşamaya mahkum edildiklerinden Müslümanlar kendi bulundukları yerin dışında bir yere çok ta bakma imkan ve güçleri yoktu.

Bütün bunlar profesyonel bir mühendislikle icrâ edilirken Müslümanlar hem yönetimden uzak tutuluyor hem de en doğal talepleri bile terörize edilmek sureti ile boşa çıkarılıyordu. Maddi-manevi işgal ve sömürü ile yaşamak zorunda bırakılan Müslümanlar için Arap Baharından sonra daha da kötü bir durum çıktı ki o da: Irak, Suriye, Libya örneğinde olduğu gibi insanların zalim diktatörleri yani Saddam, Kaddafi ve Esed’i neredeyse arayacak hale getirilmeleriydi. Müslümanlar ne yazık ki sıtma-ölüm arasında tercihe zorlanmışlar ve yine sıtmaya razı edilmeye çalışılıyorlardı.

Müslüman coğrafya da yönetimlerin, Netanyahu’nun da dediği gibi işgalci ve sömürgecilerle iktidarlarını sürdürdükleri sürece bir problemleri yoktur ama Müslümanların hep olacaktır.

Müslümanlar barbar batının işgal ve sömürüsü başta olmak üzere güya Müslüman yöneticilerinden de her türlü zulüm, işkence ve ihanetleri yaşamak zorunda kaldılar. Hem işgalciler hem de zalim yönetimlerce ezildiler ve aşağılandılar.

Tunus cumhurbaşkanlığını yürüten Munsif Marzuki’ye göre, bugün halklarımız ne ilim, teknoloji, gıda ve siyaset alanında dışarıya ne denli derinden bağımlı olduğunun bilincinde ne de bu meseleyle meşgul; devletlerimizin çoğu da kaderlerini bölgesel ve küresel güçlere teslim etmiş durumda. Bu benim “ümmet için bir mersiye daha değil, giderek viran olması karşısında bir panik çığlığımdır” demiştir.[2]

Müslüman coğrafyanın dört bir yanından yükselen bu ve buna benzer mersiye-çığlıklara rağmen hemen yerde Müslümanlar birbirlerinden çok ta haberdar olmadan benzer zulümleri yaşamak zorunda kalmışlar, bu yalnızlık ve baskı karşısında bile Müslümanlar Kudüs ve Mescid-i Aksa’yı hatırlamayı diri tutmaya çalıştılar. Bugün Müslümanların kanayan yaraları olan Filistin ve Arakan meselelerinin hala İngilizlerin açtığı yara olduğunu da unutmuyorlardı.

Bu girişten sonra şunu söylemem gerekir ki, İslam ve Müslümanlarla topyekûn savaşa girişen Batı’nın dayattığı fiili durum daha fazla sürdürülemez ya da sürdürülmemelidir. Bunun için anlayabildiğim ve görebildiğim kadarı ile görüşlerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Peki neler yapabiliriz ya da yapmalıyız?

1- İvedilikle ve her şeyden önce asıl kaynağımız olan Kur’an’ın anlaşılmasına dönülmelidir, Müslümanlar hayat kitapları olan Kur’an’a sımsıkı sarılıp ahlakları başta olmak üzere her şeylerini Kur’an’a göre yeniden tanzim etmelidirler. Kurtarıcıları olan Kur’an’ın cahili olanlar başka nasıl kurtulabilirler?

“Zaman, İslâm'ın aslî kaynaklarının en saf, en duru, en evrensel özünün doğru algılanmasına hizmet etme zamanıdır. Müslümanlar, mesela yedinci asırdan yirminci asra kadar, on üç asır dünyada kıskanılan bir güce sahip olarak yaşamışlar, Allah’ın ölçülerine uymadıkları için de bütün değerlerini yitirerek bugünkü sefil hallere düşmüşler."[3]

2- Son Peygamber, âlemlere rahmet, ahlakı Kur’an olan, Kur’anın ete-kemiğe bürünmüş hali ve en güzel rehberimiz Muhammed Mustafa (sav) çok iyi tanınmalı, nebevî metodu iyi anlaşılmalı ve sahih Sünnetine sımsıkı sarılmalıdır Müslümanlar. Yüzyıllık bir İngiliz projesi olan “Peygambersiz din” anlayışına zinhar izin verilmemelidir.

3- Allah’ın gönderdiği ve razı olduğu bu din için en büyük tehlikelerden biri olan vahiy dışı, kültürel İslam denilen şeyle yoğrulmuş, keşif/rüya ile konumunu güçlendirebilen, takiyyeci, bâtıni (ezoterik) ve mistik (gizemli) anlayışlara izin verilmemeli ve Müslümanlar bu sinsi ama öldürücü tehlikeye karşı çok ciddi uyarılmalıdırlar. Bugün hem memleketimiz hem de Müslüman coğrafyadaki Sünni tarikatlerin kâhir ekseriyeti, kendilerini Ehl-i Sünnet olarak takdim etseler de bâtinî anlayıştadırlar.

Tarih boyunca toplumun güvenliğini tehdit eden mehdici-mesihçi ve hurufî- bâtıni karakter arz eden pek çok fitne ve fesat hareketi ortaya çıkmıştır. Sır, gizem, adanmışlık, karizmatik kişilik gösterisi ve takıyyecilik/çift şahsiyetlilik bu hareketlerin en bariz özelliği olmuştur.[4]

4- Güya bâtiniliği reddeden, kendisi dışında neredeyse Müslüman kabul etmeyen, aşırı ve yine bir batı projesi olarak çok rahatlıkla kullanılmaya hazır vahhabi anlayışa geçit verilmemelidir. Mısır’dan Gazze’ye, Yemen’den Suriye ve Irak’taki Müslümanlara ihanetleri ortadadır. Kanaatimce bugün kendilerini dayandırdıkları İbn Teymiyye hayata dönebilse ilk mücadele edeceği kendisini kullanan bu zümre olacaktır. Bu anlayış şimdi de tescilli zalim, işgalci İsrail’i meşrûlaştırma ve Batı’nın razı olacağı bir İslam anlayışı icat etme görevini üstlenmiştir.

5- En az bâtinî tarikatler, vahhabi zihniyet kadar tehlikeli olan Pers Şii anlayışını da izin verilmemelidir. Şia'yı Ehl-i Sünnet'ten ayıran en temel fark Şia'nın nass kabul ettiği batınî bilgidir. Bugün karşımızda İsrail’den daha çok Müslüman katleden, işgalci ve sinsi bir İran var.

Vahhabi zihniyet ve Şii anlayışta dini, iktidarlarını güçlendirmek ve yayılmacılık için bir paravan ve sömürü aracı olarak kullanmaktadırlar. Bâtini anlayış ise zehirleyerek dini tanınmaz hale getirip yeni bir din anlayışı dayatmaktadır.

Geldiğimiz nokta da görülmüştür ki Suud, krallığını koruyabilmek için şeytan dahil anlaşma yapamayacağı hiç bir varlık yoktur. Coğrafyamızda gavur ve kefereden önce Suud ve İran problemini çözmek gerekmektedir.

Her üç anlayışta Müslümanlar için bırakın çözüm olmayı en büyük tehdittir ve batı bu anlayışlar ile Müslümanları dizayn etmeye, savaştırmaya, takatsiz bırakıp ve kendine mahkum etmeye devam etmektedir.

6- Müslümanlar olarak “tevhîd ve vahdet”i korumaktan başka bir çaremiz yoktur. Tevhidi; şirk, küfür, nifâk ve fısktan korumalıyız. Ehl-i Kitap, tevhîdi koruyamadıkları için İslam gelmişti, tevhide zarar veren ve tevhidi bozan benzer sapmalar Müslümanlar arasında da yaşanmaktadır.

 Allah’ın bizlere emrettiği Müslüman farkını ve kimliğimizi korumak zorundayız. Adalet, merhamet ve ilim olmaksızın bu zor durumu değiştiremeyiz.

Tevhid inancının karşıtı durumundaki putperestliğin varlığını tespit etmek için, yüzyıllar öncesinde formunu bildiğimiz, puta tapan insanlar ararsak dünyada hiçbir putpereste rastlanmaz. Günümüzün putperesti, hiçbir ortak ve üst değer tanımadan, kendi ‘ideal’ini gerçekleştirmek için bütün değerleri ve insanları basamak olarak kullanma derecesinde insanlıktan sıyrılan tiplerdir. Bu anlamdaki politeizmin en temel karakteristiği iktidar istenci ve perspektivizmdir.[5]

7- Kur’an okuyan herkes şu gerçeği görebilir. İnsanın zihniyeti içinde olanı değiştirmesi insanın görevidir, Allah’ın değil. “Şüphesiz ki bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 13/11) "Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez." (Enfal,8/53.) Allah’ın bahsettiği bu iki değişim, yani insanların zihnindeki ve ruhundaki değişim, onların iyi ya da kötü durumu, Allah tarafından değiştirilmeden önce bizzat kendileri tarafından değiştirilmesi gerektiğini bize hatırlatır.

8- İster Müslüman, kafir, müşrik isterse de münafık olsun zalimlerle mücadele ve mücâhede etmek zorundayız.  Batı yada Doğudan nereden gelirse gelsin emperyalist emperyalisttir, katil de katildir, zalim de zalimdir.

9-  Dinin sâbiteleriyle hayatın vakıaları arasında sağlıklı bir denge kurabilen ihlas ve takvâ sahibi âlimler yetiştirmek zorundayız.

10- Davanın maslahatını put edinmek; davanın kendisini yok ediyor. Müslümanlar işlerini emanet ettikleri ve sorumluluk yükledikleri riyâkar ve dünyalık peşinde olanları ayıklamalı ve yollarını ayırmalıdırlar.

11- Müslümanlar olarak helal ve haram bilincimizi korumalıyız, Allah’ın haram olarak belirlediği şeylerden uzak kalma şuurunu tekrar kazanmalıyız. Helal lokma hassasiyetimiz korunmalıdır.

12- Müslümanlar şeklen dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. Müslümanlar dünya-ahiret dengesini yitirmiş durumdadır. Hızla Müslüman kimliğinden uzaklaşma ya da İslam’a yabancılaşmaya çözüm bulunmalıdır.

13- Din kisvesi altında faaliyet gösteren, gizli ve karanlık emellerine ulaşmak için her türlü yolu mübah gören, dini ve dinî duyguları istismar eden hiçbir yapıya izin verilmemelidir. Müslümanların aleyhine oluşturulan karanlık projelerin bir parçası olmalarına izin verilmemelidir.

14- İslam’a göre Hz. Peygamber’den başka, “masum ve tartışılmaz” bir otorite ve rehber kabul edilemez. Hiçbir kimse ve hiçbir yapı, kendisini dinin mutlak temsilcisi olarak göremez ve insanları kendisine kayıtsız şartsız itaat ve bağlılığa çağıramaz. İslam’da mutlak itaat ve bağlılık, çerçevesi Kur’an ve Sünnet tarafından belirlenen ilkeler için söz konusu olduğundan, İslam’a göre hiçbir kişinin kendisini yanılmaz bir otorite ve rehber olarak kabul etmesinin veya bağlıları tarafından böyle görülmesinin bir geçerliliği yoktur.

15- İslam’da davet, Allah’a ve Hz. Peygamber’in yoluna yapılır. Allah adı kullanılarak çeşitli kişilere, yapılara ve hiziplere yönelik davet, insanları din ve Allah diyerek aldatmaktır ve dine yapılmış en büyük haksızlıktır. Hiç kimse aklını, iradesini ve kişiliğini başka birine teslim edemez. Bu hususta Müslümanlar çok iyi aydınlatılmalıdır.

16- Bâtılın ve işgalcilerin maskarası haline gelmiş yönetimlere inat, Müslümanlar olarak coğrafyamızın tamamındaki ma’kul ve Müslüman kimliğini korumaya çalışan, ümmetin derdi ile dertlenen Müslümanlarla birlikte hareket edilmeli ve saflar sıklaştırılmalıdır. Ortak bir mücadele ruhu oluşturulmalıdır.

17- Tarihi tecrübe de göstermektedir ki yönetim Müslümanlardan olmadıktan sonra hele de kendi menfaatleri için her şeyi fedâ edebilecek insanlar Müslümanlara kan kusturmuşlar, kendi öz vatanlarında parya muamelesi yapmışlardır. Siyasi alan Müslümanlarca kesinlikle boş bırakılmamalıdır ama yanı zamanda bu siyaset kesinlikle adaletle, Müslümanca, Müslümana yaraşan yani Müslüman farkı ile yapılmalıdır.

Müslümanlar olarak  conqueror (fetih-cihâd) ruhunu tekrar kazanmalıyız, nereye kadar savunmak ve alttan almak zorunda kalacağız? Daha ne kadar katillerimizden merhamet dileneceğiz? Daha ne kadar evladımızı kaybetmemiz gerekiyor? Bu kadar yıkımdan sonra Müslümanlar olarak daha neyimizi kaybedebiliriz ki? Ya da bizi başka neyle korkutabilirler ki?

İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin “Medeniyetleri üreten meydan okumalardır”  sözünü dikkatle alarak derim ki: Müslümanlar olarak meydan okumaya devam etmeliyiz. Zaten dünya’nın İslam’dan başka çaresi yoktur.

 Yine Müslümanlar olarak her ne pahasına olusa olsun "kuşatılmışlığı" yarmamız ve bize giydirilmek istenen zillet gömleğini yırtıp atmak gerekmektedir. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a iman eden Müslümanlara zillet ve Müslüman kimliğinden uzaklaşma yakışmamaktadır. “Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” (Nisâ Suresi,4/139.) “Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir.” (Fâtır,35/10.)

“Mü’mini bırakıp kâfiri dost ve velî edinen” kimsenin imanında, müminlerle ilişkilerinde bir ârıza bulunması, imanının nifaka yakın olması ihtimali vardır. (Diyanet, Kur'an Yolu Tefsiri, II/164-165.)
Hâsılı kelâm, Müslümanlar bu zillet ve aşağılanmaya daha ne kadar devam edebilirler?

Hiç şüphe yok ki Allah katında hak din İslam’dır. Bizim teslim olarak ya da olduğumuzdan farklı görünerek elde edebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Bizim modern câhiliyeyi benimseyerek benimseyerek kazanacağımız hiçbir şey yoktur, İslam insanı yani sırât-ı müstakim üzere, emrolunduğumuz gibi dosdoğru Müslüman olmaktan başka bir çaremiz ve kurtuluşumuz yoktur.

Korkmayın Allah bizim Mevlâmızdır, onların mevlâsı ise Allah değildir ve kaybetmeye mahkûmdurlar. Yeter ki biz Allah’ın razı olduğu Müslümanlar olabilelim…




 Emin Emre, 29.11.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, İlahiyat, Din ve Tefekkür

Emin Emre Yazıları



Referanslar

[1] https://www.ntv.com.tr/dunya/netanyahu-liderler-degil-arap-halklari-barisa-engel%2cp0hemw6NOEitNBI2lfkqig
[2] M.MARZUKİ: ARAPLARA VEYA ONLARDAN GERİYE KALANA MEKTUP
http://ortadogugunlugu.blogspot.com.tr/2017/11/mmarzuki-araplara-veya-onlardan-geriye.html
[3] Seçkin Deniz, SA2586/YB38: Ahlâk Ne İşe Yarar? / Sınanmış Renkler 37
http://www.sonsuzark.com/2016/03/sa2586yb38-ahlak-ne-ise-yarar-snanms.html?spref=tw
[4] Diyanet İşleri Başkanlığı, DİN ŞÛRASI OLAĞANÜSTÜ TOPLANTI KARARLARI, http://www2.diyanet.gov.tr/dinisleriyuksekkurulu/Documents/olaganustutr.pdf

[5] Doç.Dr. Şaban Ali DÜZGÜN, KUR’AN’IN TEVHİD FELSEFESİ, KELAM ARAŞTIRMALARI 3:1 (2005), s.12.



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı