20 Nisan 2018 Cuma

SA5990/KY1-CÇ487: Topaç

"Ağladı, ağladı, göz yaşları yanaklarını yakıyordu."


“Anne.. anne bak! Fırfırik!” diye avucundaki topacı gösterdi annesine Hüseyin. İçini kaplayan mutluluk gözlerinden dışarı taşıyordu. Yerinde duramıyor zıplıyordu. Fatıma ocağın üstündeki yemeği karıştırmayı bırakıp oğluna döndü. Nefes nefese mutfağa dalan, kadife pantolonu neredeyse belinden düşmek üzere olan çocuğuna baktı. Kuşkulu bir sesle sordu;

“Nerden buldun? Kimden aldın o fırfiriği?” 

Hüseyin soruların ardındakini sezmiş ellerini böğrüne doğru çekerek;

“Eski ev var ya.. sokağın başındaki çeşmenin yanında.. bahçeli.. işte orada oturan amca verdi..” 

Fatıma gözlerini oğlunun gözlerinin içine dikerek bakıyordu. Kuşkulu. Hüseyin bu bakışlar karşısında;

“Valla doğru söylüyorum.. anne.. sen Hüseyinler yalan söylemez demiyor musun? Niye bana inanmıyorsun? Niye inanmıyorsun anne?” diye bilmiş bilmiş konuştu. 

Fatıma şaşkındı. Acaba.. ya Cahit gibi, Necdet gibi.. şefkatle sarıldı oğluna pantolonunu düzeltti;

“Elbet Hüseyinler yalan söylemez oğlum.. elbet söylemez. Sen sakın yalan söyleme.. ama ne bileyim.. durup dururken elin adamı sana ne diye fırfırik versin ki? Yoksa sen mi istedin?”

“Yok ana! Ben sokakta fırfırik oynayanları seyrediyordum. Çeşmenin yanındaki sahada.. bir defa Ergin’den istedim de vermedi.. ben de onları seyrediyordum.. öyle güzel döndürüyorlardı ki.. ana öyle güzel.. o Ergin görür gününü.. bir daha ona senin yaptığın helvadan verirsem.. bir de üstüme güldürdü diğer çocukları.. bir fırfırik  bile alamıyormuş babam.. öylesine fakirmişiz.. biz çok mu fakiriz anne?” 

Fatıma’nın yüreği burkuldu. Köyden geldikleri günden beri konuşulan hep buydu. Yıllar geçmişti ama hala kendilerine tepeden bakıyordu kentliler.. gücünün dahilinde olan nice şeyi paylaşmak istemiş ve fakat reddedilmişti. Bir çoğu kendileri gibiydi. Köylerindeki gibi toprak evlerde oturuyordu.. çoğu evin tuvaleti dışarıdaydı. Kendi evleri hem köydeki hem de buradaki bir çok evden daha süslüydü. Kendilerinin halihazırda oturdukları ev “benyö”lüydü. çoğunun bir “benyö” leri bile yoktu. 

Banyo sözcüğünü ilk zamanlar “benyö” diye telaffuz etmişti de gülmüştü bir sürü insan. Duyan kim olduysa yerlere yıkılmıştı sanki. Bunda bu kadar gülecek ne vardı? Demek şehirli insanlar kibirden başka yükü olmayanlardı. Şehir buydu demek. Şehirli, gücü yetene diş geçirendi demek. Koruyan, kollayan, gözeten, bir derdi gideren değil de yüklenen, abanan, horlayan. Oğlunun gözlerinde bir anda sönen sevinç, mutluluk yüreğini burkmuştu Fatıma’nın. Sesini yumuşatıp, öfkesini içinde boğarak;

“Desinler Hüseyinim.. desinler.. para ile imanın kimde olduğu bilinmez.. hem unuttun mu bölüşmesini bilmeyendir fakir olan..”

“Güldüler ana..” diye karşılık verdi. Başka zaman olsa belki ağlardı çocuk.. ama elindeki topacın verdiği sevinç ağlamasına engel oluyordu. 

“Güldüler!” diye yineledi. Avucundaki topaca sımsıkı sarılarak. Anne oğlunu yeniden bağrına bastı. Bildiği ne kadar lanet varsa savurmak geldi içinden. Yutkundu oğlunun da duyacağı şekilde;

“ La havle vela kuvvete illabillahil azim!” dedi ve oğlunu iki omzundan kavrayıp uzaklaştırdı bir eliyle çocuğun başını kaldırıp;

“Hele şu fırfırik işini iyice bir anlat bakalım..kimdir o adam.. seni ne bilir?” dedi.

Çocuk kaşlarını çatarak;

“Ana kaç kere anlatayım.. dedim ya o eski evin sahibi.. zaten hemen çeşmenin yanında. Görmedin mi o evi?”

“Gördüm.. ama tanımıyoruz ki.. uzak durmalısın. Ne de olsa şehirli.. bir kötülüğü dokunur.. hiç belli olmaz. Bakarsın akşam kapımızı çalar “ oğlunuz haberim olmadan fırfıriğimi almış!” der o zaman ne yapacağız.” 

Çocuk hırçın bir biçimde geriledi.. topaç olan elini arkasına götürdü;

“Demez.. niye desin? O amca iyi biri..demez çünkü kendi verdi.”

“Ya derse..”

“Demez ana.. demez.. iftira etmez.. onun da adı Hüseyinmiş. Bana öyle dedi. “Adaşım!” dedi. Hüseyinler iftira etmez.. o amca da öyle dedi. hem onun bile değilmiş bu fırfırik..” 

Anne merakla sordu;

“Onun da mı değilmiş.. peki kiminmiş?”

“Hıh.. ona da Hızır adında bir amca vermiş.. ama o gerçek Hızır değilmiş..sadece adı Hızırmış yani. Belki Musa Peygamber’in yol arkadaşı olan adamla karıştırırım diye.. onun da adı ihtimal Hızırmış.. biliyor muydun anne? Hem eğer istersem bana hem Musa Peygamberin yol arkadaşının hikayesini hem de Hüseynin hikayesini anlatacakmış.. üçe gittiğimi öğrenince bir sevindi.. bir sürü kitabı varmış.. ona anlatırsam okumam için verirmiş..”

Fatıma’nın gözleri ışıl ışıl olmuştu. Kalbi sevinçle çarpmaya başlamıştı. İçindeki kuşku küçülmüş olsa da tamamen yok olmamıştı ve dişlerini yüreğinde hissediyordu kuşkunun nihayet o adam da bir şehirliydi.

“Sonra.. sonra ne dedi.”

“Hızır onların komşusuymuş.. babasının arkadaşıymış.. ölmüş. İşte bu fırfıriği Hüseyin amcaya o vermiş. Onun da yokmuş. Ve mahalledeki çocuklar onun gözleri içine baka baka, oyunlarını ballandıra ballandıra oynarlarmış. Üzülürmüş. Evdekilere de söyleyememiş. İstemekten hep utanırmış Hüseyin amca.. ben de öyle değil mi? Hüseyinler verendir..çünkü alan el veren elden hayırlıymış..”

Oğluna sarıldı. Ağlamak istiyordu. Ama oğlu.. o sevinç göz yaşını bilebilir miydi? Ne zaman ağlasa Hüseyin simsiyah kesilirdi. Hüseyin kendini kaybederdi anası Fatıma’yı ağlar gördüğünde. Kendini tutması gerekti. Yanağını içerden ısırdı. O acıyla ağlama duygusunu bastırdı. 

“Evet! Dedi Fatıma, evet.. Hüseyinler el açmaz.. istemez. Onlar kendilerinde verecek bir şey bulur her zaman.. her zaman..”

“İşte o da evdekilerden bile istememiş.. ana.. ben.. ben Ergin’den istedim.. içimden istemedim.. onu denedim..denemek istemek sayılmaz değil mi?

“Sayılmaz yavrum!” dedi Fatıma. Artık daha fazla ayakta duramayacaktı. Ocağın biraz ilerisindeki sandalyeye zor attı kendini.

“O da istememiş.. ama yaşıtlarını gördükçe hüzünlenirmiş.. benim gibi. Sonra bir gün yine öyle mahzun mahzun onları seyrederken komşuları Hızır amca elini omzuna koymuş. Hüseyin amca başını kaldırıp bakmış. Neredeyse ağlıyormuş.. ben ondan daha cesurmuşum anne.. Hüseyin amca dedi." 

Gözlerini elleriyle silmiş. Utanmış Hızır amcadan. Hızır amca kaşlarını çatmış ve demiş ki;

“ Ee.. benim yiğit Hüseynim ağlıyor mu?” 

Hüseyin amca utandığı için;

“ Yok!” demiş, “Gözüme toz kaçtı da!” utandığı için.. mecbur kalmış.. bir fırfırik için ağlanır mı? Ama içine dokunmuş işte anne.. Hızır amca da üstelememiş. Ceketinin cebinden bu fırfıriği çıkarıp vermiş.. kabarası da buz kabara..bak anne.. çoğunun kabarası teneke.. bir kıskandılar.. bir kıskandılar sorma ana. 

Yalnız Hızır amca verirken demiş ki;

“Bu fırfırik senin değil.. sen de benim gibi büyüyeceksin.. buna gözün gibi bak.. fırfıriği olmayan bir çocuk gelip onu senden alır.. gelemese bile sen bulur verirsin.”

Hüseyin amca almak istememiş.. Hüseyinler almaz.. o yüzden. Ama Hızır amca da ona;

“Bu bir emanet.. bunca zaman ben taşıdım.. bundan gayrı sen taşıyacaksın.. yoksa emaneti almaktan kaçacak mısın?” bu söz üzerine Hüseyin amca almış. Ve o da bana emanet etti. Ben de büyüyeceğim.. ve bir gün bir başka çocuğa vereceğim..hem de istemesine fırsat vermeden..”

Fatıma öylece kalakalmıştı sandalyede.. oğlu coşkuyla fırlayıp gitmişti. Bu Hüseyin amca ne olurdu  şehrin yuttuğu şuan mapushanede olan iki büyük oğluna da rastlasaydı.. 

“İstersen git biraz daha oyna sokakta!” dedi Fatıma, çocuktan kurtulmak istiyordu. Kurtulmak istiyordu zira artık dayanacak gücü kalmamıştı doya doya ağlayacaktı, Hüseyin gözyaşlarını görmesin diye kovdu kadın. 

Çocuk gözlerine inanamamış gibi baktı annesine evde olma saatiydi. Neredeyse akşam olacaktı, göğsüne bastırdığı topacı yokladı, bir şeyler söylemeden fırladı gitti. Kadın kapıyı kapatıp olduğu yere çöktü. Hüseynin sevinçli haykırışları geliyordu sokaktan kulaklarına.. 

“Keşke!” dedi Fatıma kendi kendine, “Keşke Cahitle Necdet’e de rastlasaydın be Hüseyin amca.. keşke! Bu al karısı şehrin sihrine kapılıp heder olmazlardı, mihmanları olurdun be amca! Ne ben kocam Ali şehrin ne yaman bir avcı olduğunu bilemedik, çocuklarımız için mihmandar gerektiğini bilemedik.. şehir yuttu iki yavrumu da, keşke Onlara da rastlasaydın Hüseyin amca! Keşke!” diye inledi.. gözyaşlarını tutamıyordu artık, sesli sesli ağlamaya başladı..  doya doya ağlayabilirdi. 

Ağladı, ağladı, göz yaşları yanaklarını yakıyordu.


Cemal Çalık, 20.04.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü

Cemal Çalık Yazıları



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı