17 Mart 2017 Cuma

SA4105/TG220: Türkiye, Avrupa’nın İfade Özgürlüğü İlkesine Meydan mı Okuyor?

"Türk cumhurbaşkanı, AB’nin inanılmaz derecede sorumsuz olduğunu ispatlamıştır." 
François Heisbourg: Stratejik Araştırmalar Vakfı Özel Danışmanı 

Sonsuz Ark'ın Notu:
Aşağıdaki metin, net bir fotoğrafı ortaya koyması açısından önemlidir. Gerçek, yukarıdan aşağıya doğru özellikle sıralanmış görüşlerin sahiplerinin, ait oldukları yapıların söylemleriyle örtüşen yorumlarının zihnimizde bıraktığı tortuda berraklaşmaktadır. Metindeki özel dizin nihai olarak okurun zihninde son mesajın olumsuz olmasını planlayan bir aklın ürünüdür ve Batı'nın Türkiye'ye bakışı açısından önemli bir kanıttır. ABD'nin, Avrupa'nın lojistik, siyasi ve askeri olarak desteklediği terör örgütü PKK'yı isyancı sayan, 15 Temmuz'da Türkiye'nin engellediği ABD ve AB destekli NATO darbesini hiç gündeme almayan görüşlerin tümünde 'kastedilen temel felsefeye göre' konunun Demokrasi, İfade Özgürlüğü ya da Cumhurbaşkanlığı Sisteminin oylanacağı 16 Nisan referandumu olmadığı açıktır, konu Türkiye ve İslam düşmanlığıdır.
Seçkin Deniz, 17.03.2017



Judy Asks: Is Turkey Challenging Europe’s Freedom of Speech?

Aşağıda, Judy Dempsey tarafından sorulan; “Türkiye Avrupa’nın ifade özgürlüğüne meydan mı okuyor?” sorusuna, bazı uzmanlar tarafından verilen cevaplar yer almaktadır. 

Zeynep Alemdar: Dış Politikada Kadınlar Girişimi Kurucusu

Diplomasi ve uluslararası ilişkiler konusunda eğitim almış uzmanlar olarak, Türk ve Avrupa diplomasi grupları arasında neler olup bittiğini ve olayların ilişkilerin geleceği için ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyoruz. Ancak almış olduğumuz eğitim, uluslararası ve ulusal ilişkilerin birbirine sıkıca bağlı olduğu ve çeşitli popülist liderler tarafından ustalıkla sömürülmekte olan yeni çağa uygun değil. 

Bugünün dünyasında demokrasi ve konuşma özgürlüğüne yönelik en önemli tehdit, liderlerin uluslararası diplomasinin temelinde bulunan nezaket ve incelik konusundaki yetersizliğidir. 

Görgüsüzlük, dünya liderlerinin eylemleri ve sözleri ile meşrulaştırılmakta ve bazı sıradan insanlar nefret söylemi ve saldırgan eylemlere dâhil olmakta herhangi bir sakınca görmemektedir.  

Carl Bildt: İsveç’in Eski Başbakanı

Hayır, durum tam tersi. 

Daha önce yurtdışında ikamet etmekte olan İsveç seçmenlerinin bir kısmı ile seçim kampanyalarında bulundum ve İsveç’te oturmakta olan başka ülkelerin oy verenlerine yönelik farklı kampanya aktivitelerine de aşinayım. Tüm bunlar açık ve demokratik bir ülkenin temel kaidesini oluşturur. 
Ancak yakın zaman içinde olan bitenler- Avusturya, Almanya ve Hollanda’daki yetkililerin bu ülkelerde Türkler tarafından miting düzenlenmesine engel olmaları-bu düşünceye bir başkaldırıdır. 

Alman yerel yönetimlerinin park yerleri ile ilgili sorunları vardır ya da bazen kamu düzeni ile ilgili endişeleri olabilir. Fakat Avusturya, ülkede Türkler tarafından yapılan tüm siyasi toplantıları yasaklar ve daha sonra bu yasağı dayatmadan kaynaklanan karmaşıklığı öngörerek daha da ileri gider ve tüm bu tür yabancı faaliyetleri yasaklayacak olursa işler gerçekten acayip bir hal alır. 

Orada yaşayan İsveçli seçmenleri harekete geçirmek için Viyana'da bir toplantı yaparsam tutuklanacak mıyım? Böyle bir durum tamamen çılgınca olur. Avusturyalı yetkililer, Türk muhalif siyasetçilerinin halka açık toplantılar yapmasını önleyecek mi? Bu daha da fazla delilik olurdu.


Koert Debeuf: Tahrir Enstitüsü Orta Doğu Politikaları Avrupa Direktörü

Hayır, kendi ifade özgürlüğüne meydan okumakta olan Avrupa’nın kendisidir. Avrupalı liderler ve kanaat şekillendiricileri çifte standart uygulamaktadır. Peygamber Muhammed’i temsil eden karikatürlerin veya Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret eden şiirlerin yayınlanmasını savunmakta ancak bu sırada kendi ülkelerinde Erdoğan hükümetinin bakanları tarafından mitinglerde konuşma yapılmasını engellemektedirler. 

İfade özgürlüğü ilkesi elverişli durumlarda kullanılabilecek bir koz değildir. Fransız gazetesi Charlie Hebdo’ya Ocak 2015’te gerçekleşen saldırının arkasından “Je suis Charlie” (Ben Charliyim) dedikten sonra başkalarını söylemlerinden hoşlanmadığınız için konuşmaktan alıkoyamazsınız. 

Fransız başkan adayı Emmanuel Macron'u, Londra'daki vatandaşları arasında kampanya yürütürken alkışladıktan sonra Belçika, Fransa, Almanya ve Hollanda’da aynısını yaptığı için Erdoğan’ı kınayamazsınız. 

Avrupa sadece kendi ifade özgürlüğüne meydan okumamakta daha da kötüsü kendi liberal demokrasisinin temellerinin altını oymaktadır. Tarihin de gösterdiği gibi, ifade özgürlüğünün sonu, özgür ve demokratik bir toplumun da sona ermesinin başlangıcıdır.

Caroline de Gruyter: NRC Handelsblad Avrupa muhabiri

Türkiye kesinlikle bu şekilde görünmesini istiyor. Ancak asıl söz konusu olan şey Avrupa ülkelerinin, liderlerinin gittikçe demokratik olmayan ve provokatif bir hal aldığı büyük komşusu, NATO müttefiki ve stratejik partneri olan bir ülkeyle aralarında bir çeşit fonksiyonel ilişkiyi nasıl gerçekleştirebilecekleridir. 

Türkiye, Avrupa'da ifade özgürlüğünün yalnızca bazı insanlar için geçerli olduğunu vurgulamaktan hoşlanıyor. Fransa cumhurbaşkanı adaylarından Emmanuel Macron, Londra'daki Fransız kalabalığına seslendi. 2016 anayasa referandumunda İtalya'nın eski anayasa reformları bakanı Maria Elena Boschi, Zürih'teki İtalyanlardan evet oyu için destek istedi. Bunlara kimsenin bir itirazı olmadı. Şimdi Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye 16 Nisan’da gerçekleşecek anayasa referandumuna doğru giderken Avrupa’da miting düzenlemek isteyince itirazlar yükseldi. 

Bu çifte standart mıdır? Hayır. İtirazlar yerel güvenlikle ilgili değerlendirmelerden kaynaklanmaktadır. Oteller ve salonlar toplantılara ev sahipliği yapmayı reddetmiş, yerel makamlar daha küçük mekânlarla görüşmeyi denemiştir. Danimarka, Almanya ve İsviçre zorluklara rağmen bu konuda başarılı olmuş ve hepsi uygun çözümler bulmuştur. Kısa süre önce Fransa Çavuşoğlu’nun konuşmasına izin vermiş ve herhangi bir sorun olmamıştır.

Hollanda’nın ise 15 Mart parlamento seçimleri öncesi çok kısıtlı bir diplomatik manevra sahası bulunmaktadır. Bu noktada işler çığırından çıkmıştır. Bu münakaşa, Hollanda-Türkiye ilişkilerine zarar vermenin ötesinde, Türkiye’nin söylemleriyle hedef aldığı AB'yi derinden etkilemiştir. Türkiye, hiç kimseye ihtiyacı olmadığını düşünmekten hoşlanıyor. 

Gerginlik herhangi bir sebepten ve herhangi bir yerde başlamış olabilirdi. Şimdi odaklanılması gereken nokta jeopolitik hasar kontrolüdür. Türkiye’nin Rusya’nın yolunda ilerlemesinin önüne geçilmesi Avrupa’nın menfaatinedir. 

François Heisbourg: Stratejik Araştırmalar Vakfı Özel Danışmanı 

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın öncelikli hedefi 16 Nisan’da gerçekleşecek olan anayasa referandumunu kazanmak olacaktır. Fransa, Almanya ve Hollanda'daki büyük Türk diasporalarından destek almak bu hedefin bir parçasıdır. Bu ülkelerde Türk hükümeti bakanlarının varlığını dayatmaya çalışmak, kazan-kazan politikasına dayanmaktadır: 

Eğer ev sahibi ülkeler, Almanya ve Hollanda'da olduğu gibi bakanları reddederse, Ankara bir mağduriyet öyküsü oluşturabilir. Eğer ev sahibi ülke, Fransa'nın yaptığı gibi bakanları kabul ederse, bu durum Türkiye liderinin güçlü görünmesini sağlayacaktır. Aynı durum, evet oyu için kampanya yürüten politikacılara halka açık toplantılar için izin verilip verilmeyeceği sorusu için de geçerlidir. 

Erdoğan açısından, isyancı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) veya müttefiklerine miting düzenleme izni verilmesi, (kendi politikacılarına) yasak koyulmasından kaynaklanan pozitif etkiyi daha da artıracaktır. 

 AB üyesi ülkeler, Türkiye’nin meydan okumasına, anlaşılan ortak bir yanıt verme çabasına girmeden gelişigüzel bir tepki verdi. Erdoğan Almanları Nazi olarak tanımlamaya başladığı anda, AB liderlerinin bir dayanışma mesajı vermeleri zor olmasa gerekti, örneğin Türk bakanlarını referandum sürecinde kabul etmeyeceklerini ifade edebilirlerdi. Türk cumhurbaşkanı, AB’nin inanılmaz derecede sorumsuz olduğunu ispatlamıştır.  

Bahadır Kaleağası: TÜSİAD Yöneticisi

Güvenlik ve özgürlükler karşı karşıyadır. Kendi vatandaşlarına hizmet eden bir demokrasi olmak ya da olmamak. En önemli mesele budur. Birçok AB ülkesinin yanı sıra; bulunduğu bölge, şiddet düzlemi, iç huzursuzluklar ve yerel seçim endişeleri nedeniyle Türkiye de terörizm sorunuyla yüzleşmektedir. 

Örneğin, isyancı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) bazı AB ülkeleri tarafından terörist bir suç organizasyonu olarak tanımlanırken, bu durumla çelişecek şekilde bayrak ve söylemleriyle kamu önünde yer almasının engellenememesi nedeniyle Türkiye, haklı olarak bu ülkelere uyarıda bulunmaktadır. Aynı özgürlüklerin, kendisini İslam devleti olarak tanımlayan örgüte sağlanabileceğini hayal etmek çok zordur.  

Hollanda topraklarında Türk politikacıların halk önünde konuşma yapmasının yasaklanmasının ifade özgürlüğüne meydan okuduğu aşikârdır. Bununla birlikte, yükselen aşırı sağ ve yabancı düşmanlığının damgasını vurduğu seçim arifesindeki bir halkın psikolojisi diplomatik bir anlaşmayı haklı çıkarabilir. Temel problem, iki taraflı geçici bir sorunun da ötesindedir. 

Mesele, Avrupa’nın Avrasya geçiş kapısı olan Türkiye’nin küresel yumuşak gücünü koruma ve geliştirmesine yönelik bilgelik ve vizyonuyla alakalıdır. Bu durum aynı zamanda AB’nin Türkiye’ye karşı pozitif dönüştürücü yumuşak gücünü yeniden kazanmasına yönelik akıl ve yeteneğine de bağlıdır. Türkiye’yi AB’nin nüfuz alanından uzakta tutmak problemin bir parçasını oluşturmaktadır. Çözümler, mevcut kısır döngüleri kırmak için yenilikçi olmalıdır. Umarım sonunda özgürlükler galip gelecektir.   

Ian Lesser: ABD-Brüksel Alman Marshall Fonu Başkan Vekili 

Evet, ama çok ironik bir şekilde. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Avusturya, Almanya ve Hollanda liderleri arasında son zamanlarda yaşanan söz savaşı, politikacıların ulus ötesi siyasi kampanya yürütebilme imkânları ve kışkırtıcı olsa bile sivri bir dil kullanma hakları noktasında önemli soruların gündeme gelmesine neden olmaktadır.  

Başkanlık sistemine olanak sağlayacak yeni anayasaya yönelik 16 Nisan’da gerçekleşecek referandum, başından beri milliyetçi retoriğin etkisi altında bulunmaktadır. Şüphesiz Erdoğan, kendi popüler konumunu güçlendirecek şekilde Avrupa ile çatışmacı bir duruş sergilemeye dikkat ediyor. 

Öyle ki Türkiye'nin önde gelen muhalefet partisi bile kendisini bu konuda ona destek vermek zorunda hissediyor. Türk diasporasındaki seçmenleri mobilize etmek için gerçekleşen etkinliklerin ifade özgürlüğü ile pek alakası yok ve her şey, sonuçları yakın zamanda ortaya çıkacak bir referanduma yönelik evdeki ve dışarıdaki Türklerden çıkar elde etmeye yönelik.  
       
Avrupa’da gerçekleşen kritik seçimler de ayrıca liderleri sert bir tutum takınmaya yönlendiriyor. Ancak hâlihazırdaki anlaşmazlık, Ankara ile AB arasındaki ilişkilerde uzun zamandan beri devam eden krizi daha da kötü bir hale getirerek derinleştiriyor. İronik bir şekilde bu krizin sebebi büyük ölçüde Türkiye’nin hızlı bir şekilde Avrupa normlarından uzaklaşıyor olmasıdır, özellikle de basın ve ifade özgürlüğü konularında. 

Marc Pierini: Carnegie Europe’da Misafir Akademisyen

Türk hükümeti için 16 Nisan’da gerçekleşecek yeni anayasaya yönelik referandumdaki her bir milliyetçi oyun güvence altına alınması kritik bir öneme sahip.  İfade özgürlüğünün büyük ölçüde baskı altına alındığı ve Kürt yanlısı Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) lider kadrosunun büyük bölümünün hapiste bulunduğu Türkiye’de, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lehine ve evet oyu yararına yanlı bir kampanya yürütülüyor. Yurtdışında, özellikle de 2 milyon Türk'ün oy kullanabilecekleri AB'de, Türk liderleri mevcut özgürlükleri istediği gibi kullanmaya çalışıyor.

Bu seçim stratejisi son derece ironik, kuvvetler ayrılığının olmadığı bir tek adam sistemine yönelik oy kazanmak için kendi evinde ifade özgürlüğünü kısıtlayan Türk hükümeti, Almanya ve Hollanda’yı Türk bakanlara kendi bölgelerinde serbest bir şekilde kampanya yürütmelerine izin vermemeleri nedeniyle eleştiriyor. AB hükümetlerinin, böyle bir strateji karşısında isteksiz bir tutum takınmaları çok da şaşırtıcı değildir. 

Ve işler karıştığında Türk yönetimi, Avrupa ülke ve hükümetlerini bir kişinin Avrupa siyasetinde kullanabileceği en ekstrem ifadeler olan “Nazi”, “faşist” ve “muz cumhuriyeti” gibi etiketlerle damgalıyor. İfade özgürlüğünün ötesinde konu, kendi seçim mücadelesini Hollanda, Fransa ve Almanya gibi üç Avrupa ülkesine taşıyan yabancı bir hükümetle alakalıdır. Ki bu ülkelerde yaklaşmakta olan kendi seçimleri nedeniyle Avrupa’nın Türkiye ilişkileri ile alakalı sert tartışmalar yapılıyor. 

Gianni Riotta: Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Üyesi 

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Oriana Fallaci’nin haklı olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır. Corriere della Sera’dan meslektaşım ve arkadaşım olan Oriana Fallaci, 2001 yılında göçmenlik ve İslam aleyhinde yazmış olduğu Öfke ve Gurur adını taşıyan kitabında, Batı uygarlığına yönelik ikiz düşmanlardan bahsetmişti.  

Erdoğan, Türkiye'nin 16 Nisan'daki anayasa referandumunu kazanmak için yaptığı propaganda ile tehlikeli bir oyun oynuyor; harekete geçirmiş olduğu dipteki nefret, ırkçılık ve hoşgörüsüzlük akıntısından bihaber bir şekilde. Ona göre, Almanya ve Hollanda faşist ülkeler ve Avrupa'da konuşma özgürlüğü yok. Bu tutum, muhalif hangi ses olursa hapse atmaya hazır popülist bir zorbalığa ait. 

Bir NATO üyesinin ve İslamcı teröre karşı siper olan bir ülkenin aşırılıklarını gidermek için neler yapılabilir? Avrupa çok huzursuz bir yoldan geçmek zorunda. AB, bir yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yüzleşirken; ilkeler, ifade özgürlüğü, tolerans ve haklar noktasında tavizsiz bir tutum sergileyerek Türkiye ile her seviyede yakından ilgilenmek durumundadır. Bu, söylemesi kolay ancak sahada uygulanması oldukça zor bir iştir. 

Yine de Fallaci yanılıyordu. Göçmenlik, İslami hoşgörüsüzlüğe karşı Batı’nın Truva atıydı, başka türlüsü değil. Avrupalıların stratejik bir savaşta sahip oldukları en incelikli silahtan vazgeçmeleri aptallık olurdu: Kendi özgür kültürleri. 

Stephen Szabo: Transatlantic Academy İcra Direktörü

Almanya ve Hollanda'nın Türkiye'nin meydan okumalarına verdikleri cevaplar, Avrupa'daki liberal düzene yönelik tehditlere verilen cevaplardır ve Avrupalılar, bağnaz güçlerin ifade özgürlüğünü kötüye kullanmasına karşı kendilerini savunmak zorundadır. Türkiye’deki mevcut hükümet, kendi evinde bağımsız medya ve ifade özgürlüğünü baskı altına almıştır ve bunları ciddiye alan ülkelerde bu özgürlüklere erişimine imkân sağlanmamalıdır. 

Türkiye sadece Avrupa'nın konuşma özgürlüğüne değil aynı zamanda egemen ulusların, yabancı güçler tarafından ülkelerinin kendi menfaatleri adına (bu durumda liberal olmayan nedenlerle) kullanılmasına sınır koyma hakkına da meydan okuyor. 16 Nisan'da yapılacak Türkiye anayasa referandumu Türkiye’nin kendi içinde ihtilaflara neden oluyor ve Avrupalı ulusların isteyebileceği son şey, Türkiye için çok büyük öneme sahip bu iç meselede taraf tutuyor gibi görünmektir. 

Pierre Vimont: Kıdemli Carnegie Europe Üyesi

Ankara’daki hükümetin, 16 Nisan anayasa referandumuna giderken Avrupa’da bulunan Türk topluluklarına hitap etmek istemesi, özünde kabul edilemez bir talep değildir. AB’deki birçok siyasetçi de aynı şekilde hareket edecektir; (bu siyasetçiler) yerel seçim çalışmalarında başka ülkelerde yaşayan vatandaşlarını kendileri için oy vermeye ikna etmek amacıyla yurtdışı seyahatler gerçekleştirmektedirler. 

Peki, neden Avrupa şimdi bu karışıklığı yaşamaktadır? Belki de, her iki taraf da kendi iç sorunlarını-AB’de popülist baskı altındaki iç politik sahne ve Türkiye’de son derece tartışmalı bir anayasa referandumu-beceriksizce yönetip, karşılıklı tedirginlikler noktasında iletişime geçmede tam bir başarısızlık sergilerken, mesele gerçekten yanlış bir şekilde ele alınmaktadır. Muhtemelen pek çok AB lideri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kendi ülkesindeki baskıcı tutumuna karşı güçlü bir öfke duymaktadır. 

Bahsettiğimiz bu kilitlenme ışığında, AB’nin bu durumu öngörerek tedbir almamış olması son derece üzücüdür. 28 üye ülkenin tamamı ve AB kurumları ilk çatışmalar ortaya çıktığı anda ortak bir duruş sergilemeliydi. Şimdi bu ülkelerin hepsinin acilen birlik olduklarını göstererek, hem ifade özgürlüğü hakkının önemini hem de herhangi bir egemen ülkede halka yönelik toplantılarla ilgili kurallara hepsi tarafından uyulması gerektiğini tekrar teyit etmeleri gerekmektedir. Makul bir diyalogun ancak bu temelde devam etmesini umabiliriz. 

JUDY DEMPSEY/15 Mart 2017


Tamer Güner, 17.03.2017, Sonsuz Ark, Stratejik Araştırma, Çeviri






Makalenin Orijinali:

http://carnegieeurope.eu/strategiceurope/68275?lang=en




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı