7 Temmuz 2017 Cuma

SA4547/KY57-AHCZD23: İslâm'ın Kavramları: Peygamberlere İman

"İnsanlığın bir peygambere ihtiyaç duyması toplumsal hayatın da bir gereğidir aslında. Sağlıklı bir toplum için sağlıklı toplumsal ilkeler ve erdemli örnek yöneticilere ihtiyaç vardır. Aksi takdirde savaşlar, katliamlar, sömürüler, bozgunculuk, haksızlık ve adaletsizlikler alıp başını gidecektir."


بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Bizi hidâyete erdiren ve kendine imân etme şerefini nasip eden, küfür ve şirkten nefret ettiren, modern tâğutlara boyun eğdirmeyen âlemlerin rabbi olan Allah’a kâinattaki zerreler adedince hamd’u senâ, üsve’i-hasene olan Resûlü Muhammed Mustafa’ya salât u selâm olsun.


PEYGAMBERLERE İMAN

Yazıda sırası ile şu konular işlenecektir;

a- Risâlet ve nübüvvet kavramları
b- Kur’ân çerçevesinde peygamberlik
c- İnsanlığın peygambere olan ihtiyacı
d- Peygamberlerin Genel Özellikleri


GİRİŞ

İnsanlık tarihinde Yüce Allah’ın vahiy ve ilâhî kitap göndermesi bir vakıadır, peygamberlik, fiilen gerçekleşmiş ve Hz. Muhammed (s. a. v.) ile nihâyetlenmiştir.[1] Akıl, mutlak doğruya tek başına ulaşamaz. Toplumda ihtilaf ve çatışmaların ortadan kalkması için bir kural koyucuya, toplumsal hayatı düzenleyiciye ihtiyaç vardır. İbâdetlerin keyfiyet ve miktarını akıl tek başına belirleyemez. Âhiret hayatıyla ilgili bilgilere akılla ulaşmak mümkün değildir. Bu sebeple peygamberlik müessesesi elzemdir.[2]

Peygamberlerin toplumsal hayattaki rolleri bir vakıadır. İnsanlık tarihi boyunca bütün toplumlarda peygamberler bulunmuştur. Peygamberlik konusunda boşluk olan toplumlarda da bu boşluğu doldurmaya çalışan, onların rollerini üstlenmeye kalkışan birileri mutlaka bulunmuştur. Çünkü gaybdan bîhaber olan beşeriyetin böyle bir ilâhî desteğe ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç aslî şekliyle karşılanmazsa; sahte şekillerde karşılanması kaçınılmaz olacaktır. 

Peygamberlik müessesesi, hâlıkın mahlukunu sahiplenmesi ve ona yol göstermesinden başka bir şey değildir. Birbirinden ayrılması mümkün olmayan ilâhî kitaplar ve onların tebliğcisi peygamberler, beşerin ilâhî ulvîliğe ulaşmasının yegâne vasıtalarıdır. Bu mükemmel müesseseyi idrâk etmek, ondan istifade etmek insanlığa büyük maslahatlar getirecektir.

İyi, doğru ve güzeli kötü, yanlış ve çirkinden ayırmak için beşerî bilgi kaynakları hiçbir zaman yeterli olamamıştır. İnsanlık tarihinin seyri bir anlamda bunun göstergesidir. İnsanlar ilâhî bilgiden uzaklaştıkça inhiraflar yaşanmıştır.

Peygamberlik İslâm Dini’nin inanç esaslarından bir tanesidir. Pek tabiî olarak her Müslüman için bu inancın da diğer inanç esasları gibi Kur’ân-ı Kerîm çerçevesinde temellendirilmesi çok mühimdir.

A- RİSÂLET VE NÜBÜVVET KAVRAMLARI

1- Resûl Kavramı [3]

Ersele, İrsal; Gönderme anlamında olup Kur’an’da sıklıkla tekrarlanan bir kavramdır.[4]  İbnu Manzur “ersele” fiilinin mastarı olan kelimesinin yönlendirme ( tevcih ) anlamına geldiğini söyler.[5] Risâlet ve Resûl kelimelerinin de ersele fiilinden isim olduğunu belirtir.[6]

Resûl kelimesi ‘gönderilen’ bazen de ‘yumuşaklık’ anlamına gelmektedir. Isfehânî’ye göre Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın resûlleri ifadesindeki resûller kelimesinden bazen melekler bazen de peygamberler kastedilmiştir.[7] Görüldüğü gibi resûl kelimesi sözlükte elçi, mühletle gönderilen, yönlendirilen, uyan, tâbî olan, serbest bırakılan gibi çeşitli anlamlara gelmektedir.[8]

Istılâhî olarak resûl ise “Allah’ın vahyettiği ilahi emir ve bilgileri tebliğ etmekle yükümlü olan ve kendisine bir kitap ve şeriat verilen peygamber” demektir. Tehânevî bu konuda “resûl ve nebî kelimesi ile muradiftir. Resûl Yüce Allah’ın şeriatla ister onu tebliğle emredilsin ister emredilmesin gönderdiği insandır. Resûl için nebîden farklı olarak tebliğ ile memurdur da denilmiştir” demektedir.[9] Ayrıca risâletle ilgili olarak, “risâlet , nübüvvetle de birdir. Risâlette tebliğ, Cebrail ( a. s. )’in inmesi, kitap, yeni bir şeriat yada önceki peygamberlerin şeriatına tâbî olmak bulunmaktadır” demektedir.[10]

2-Nebî Kavramı [11]

Nebe’ ve türevleri; haber ve bunun farklı kullanımları bu anlamı ile Kur’an’da sıklıkla tekrarlanarak vurgulanmıştır. Haber, haberleşme, eskilerin haberleri gibi farklı ifadelere yer verilmiştir.[12] İbnu Manzur nebî kelimesinin yüksek mekan, kum tepesi anlamına geldiğini belirtir.[13] Çukurların ortaya çıkardığı engele ( yükseltiye ) de nebî denilmektedir. Görüldüğü gibi nebî kelimesi, sözlükte ‘yükseklik’ anlamıyla ön plana çıkmaktadır. Kesâî de nebî yol, enbiyâ ise hidayet yolları anlamına gelir demektedir.[14]

Istılâhî olarak nebî ise “Allah’ın kulları arasından seçerek yeni bir şeriat vermeden, ilâhî bilgileri vahyetmek suretiyle, bir topluluğa ya da bütün insanlığa gönderdiği kimselerdir.”[15] Resûl ya da nebî olsun Yüce Allah’ın bütün peygamberleri, O’nun mesajlarını bütün insanlara ulaştırmak, iman edip iyi işler yapanları müjdelemek, inkar edip kötü işler yapanları da uyarmak için görevlendirilmiş elçilerdir. 

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de,“Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur. Onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir. Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, yoldan çıkmalarından dolayı onlar azap çekeceklerdir." (En’âm 6/48 - 49.) [16]

Kur’ân-ı Kerim’in ele aldığı ana konuları üç ana başlıkta incelemek mümkündür. Bunlar; ulûhiyyet, nübüvvet ve âhiret’tir. Nübüvvet konusu İslâm kelâmının ana konularından biri olup iman esaslarının ikincisidir.[17]

İslâm dini, önem ve değerini nübüvvet müessesine dayanmasından alır. Peygamber göndermek Allah’ın insanlığa en büyük nimetlerindendir. Allah bütün kullarıyla konuşmadığından, onların arasından seçtiği peygamberleri vasıtasıyla insanlara hitap etmiştir. O’nun kelâmını insanlara bildirecek, Allah ile insanlar arasında elçilik yapacak bir peygamber gereklidir.[18]  Zebîdî demiştir ki: “Nasıl ki zehirli ve faydalı ilaçları incelemeye ehil olan tabib/hekim ise, kulların âciz kaldığı hususlarda da ehil olan peygamberlerdir. Ancak, tabiblerin doğruluğu doğru tecrübe ile peygamberlerin doğruluğu ise, olağanüstü mûcize ile bilinir.”[19]

İslâm dünyasında, Batı’dan farklı olarak, Yaratıcı’yı hedef alan ilhâd hareketleri kendine yer bulmakta güçlük çekmiş ve eleştirilerini nübüvvet üzerine yöneltmiştir. Bu nedenle kültür tarihimizde nübüvvete dair küçümsenemeyecek sayıda eser te’lif edilmiştir.[20]

Genel Anlamda Nübüvvet [21]

Kur’an’ın ortaya koyduğu temel anlayışa göre insanlar Allah’a kulluk etmek üzere yaratılmışlar ve âhirette bu konuda sorguya çekileceklerdir.[22] Risâlet görevi ile gelen bütün peygamberlerin temel görevi Allah’tan aldıkları ilâhî mesajları insanlara tebliğ etmek, hidayetlerine aracılık etmek, onları ıslah edip dünya ve âhiret saadetine hazırlamak, doğru yolu göstermektir[23].

Allah’a iman başta olmak üzere diğer iman esaslarının kabulü, nübüvvetle mümkündür. Bu nedenle peygamberlere iman, iman esaslarının ikincisi kabul edilmiş, peygamberlere ihtiyaç, peygamber göndermenin hükmü, tevhid inancına sahip olanlarca Allah’a imandan sonra üzerinde en çok durulan konulardan biri olmuştur.[24]

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de, birçokları, Allah’a inandığını söylemekle birlikte peygamberlere ve bu doğrultudaki inanç esaslarına kayıtsız kalabilmişlerdir. Bazıları nübüvveti doğrudan inkâr etmek yerine, inkârlarını farklı şekillerde ortaya koymayı tercih ederken, kimileri de aklın mutlak hakikate ulaşmada yegâne vasıta olduğunu ileri sürerek peygamberliği açıkça inkâr edebilmiştir. Dolayısıyla insanların Allah’ın varlığından daha çok, peygamberlik ve peygamberlik müessesinden şüphe ettikleri söylenebilir.

Nübüvvete karşı eski ve yeni felsefî görüşlerin merkezinde yer alan “aklî bilgilerin yeterliliği ve nebevî bilgilerin aklî bilgilere ve insanın bilgi üretme yöntemlerine aykırılığı” iddiası giderek İslâm dünyasında yayılmıştı.[25] Müslümanların inançlarında sapmalar olmuş, iman ve amel bozuklukları meydana gelmiştir. Gayri İslâmî kültürler, İslâmî değerler ve kültürler üzerinde belirgin bir şekilde hâkimiyet kurmuşlardı.[26]

B- KUR’ÂN ÇERÇEVESİNDE PEYGAMBERLİK

Peygamberlerin bir kısmı Kur'an'da zikredilmekle birlikte bir kısmından hiç bahsedilmemiştir (el-Mü'min 40/78). Peygamberlerin ilki Hz. Adem, sonuncusu Hz. Muhammed' dir. Tarihte bazan peşpeşe, bazan aynı zaman dilimi içinde, bazan da kı­sa veya uzun aralıklarla peygamberler gönderilmiştir (el-Bakara 2/87; el-Maide 5/19, 46; el-Mü'minûn 23/44; Yasin 36/6). 

Bu peygamberler ve onlara verilen vahiyler birbirini teyit etmiş, son nebî ve resul olan Hz. Muhammed'in getirdiği Kur'an ise bütün peygamberleri ve ilahi kitapları doğ­rulayıp onlara şahitlik etmiştir (el-Bakara 2/89, 101; Al-i imran 3/3-4, 81 ). Bütün nebî ve resuller, insanların sorumlu tutulduğu konularda bir bahane ileri sürmelerine mahal bırakmayacak şekilde Allah'ın emirlerini tebliğ etmişlerdir (en-Nisa 4/41. 165; el-Ahzab 33/46)[27]

Kur'an'da kendilerinden nebî veya resul diye bahsedilen kişiler şunlardır[28]: Adem, İdris, Nûh, İbrahim, İsmail , İshak, Ya'kub, Yusuf, Lût, Hûd, Salih, Şuayb, Musa, Harun, İlyas, Elyesa', Yunus, Eyyûb, Davud, Süleyman, Zekeriyya, Yahya, İsa ve Muhammed. Bunlardan Nûh, İbrahim, İsmail, Musa, Harun, İsa ve Muhammed hem resul hem nebî olarak nitelendirilmiş, böylece nebî ile resul arasında bir farkın bulunmadığına işaret edilmiştir. 

Allah, bütün nebî ve resullere dinî-dünyevî konulara iliş­kin bilgileri ve buyrukları vahiy yoluyla bildirip bunları insanlara tebliğ etmelerini emretmiş, onlar da aldıkları vahiylerin Allah'tan geldiğine dair zorunlu bilgiye sahip olmuştur. Cenab-ı Hak Musa'ya Tevrat'ı,  Davud'a Zebur'u, İsa'ya İncil'i ve Hz. Muhammed'e Kur’an’ı indirmiştir. Bunların bütününe iman etmek gerektiğini haber vermiştir (el-A'raf 7/157-158; Yunus 10/ 57)[29]

C- İNSANLIĞIN PEYGAMBERE OLAN İHTİYACI

Hiç şüphesiz ki Yüce Allah bütün varlıkların içerisinde insanı, en mükemmel sûrette (Tîn Suresi 95/4.) yaratmış ve ona hiçbir varlığa vermediği değeri vermiştir. İnsanoğlu Yüce Allah’ı yeryüzünde temsil edecek,  (Bakara 2/30) Allah adına yeryüzünde bir hayat kuracak, orayı imar edecek, orada medeniyetler kuracak (Hûd 11/61.) yegâne varlıktır.

Yaratılışında kendisinin zerre kadar dahi bir payı yoktur. Yaratılışla birlikte başlayan bu muhtaçlık hiç şüphesiz dünya hayatında da devam edecektir. Ancak onun hem maddî hem manevî ihtiyaçları, onu ve onun yaşayacağı evreni yaratan varlık tarafından elbette düşünülecektir. Bununla birlikte Yaratan varlık insanı bu kadar üstün meziyetlerle yarattıktan sonra başı boş da bırakmayacaktır. (Hûd 11/61.)[30]

Fakat insanoğlu ne kadar mükemmel ve akıllı olursa olsun aklı, her zaman ona yaratılış amacını kavrama hususunda, taşıdığı misyonun farkında olma konusunda, Yüce Yaratıcı’ya ve hemcinslerine ( bütün yaratılmış varlıklara ) karşı üzerine düşen görevlerin bilincinde olması noktasında, tam olarak yeterli olamamıştır. Bu durumda insanı kendisinden çok daha iyi tanıyan, yaratan, ve içindeki vesveseleri bilen (Kâf 50/16.) 

Yüce Allah daha ilk insanla birlikte, insan için elzem olan ‘peygamberlik’ müessesesini devreye sokmuştur. Böylece Yüce Allah insanı yaratıp ihtiyaçlarını giderdikten sonra Rab olmasının bir gereği olarak üçüncü lütfunu da yerine getirerek ona gönderdiği elçileri aracılığıyla yol göstericilik yapmaktadır.[31]

Âlemlerin Rabbi olan Allah, insanların arasından seçtiği peygamberler aracılığıyla, yine insanlara inanç esaslarını, ibadetleri ve temel ahlaki ilkeleri öğretmektedir. Bu demek değildir ki bu konularda insan aklının hiçbir fonksiyonu yoktur. İnsan aklı bir çok şeyi kendisi bulabilir, en önemlisi de dinin öğretilerini kavrayabilir. İnsan, sahip olduğu aklî yetenekleri sebebiyle vahye muhatap kılınmıştır. Şayet bu aklî yetenekleri olmasa ne vahyi ne de peygamberi idrak edebilirdi.[32]

Kurân-ı Kerîm’de insanlar arasında sosyal adâletin, hak ve görev anlayışının yerleşmesi ve zulmün kalkması için peygamberlere ihtiyaç olduğuna şöyle işaret edilir: 

“Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adâleti yerine getirmeleri için beraberinde kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın dinine ve peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.” (Hadîd 57/25.) 

“Peygamberlerin misyonlarının açıklanmasından hemen sonra demirin indirilmesi zikredilmiş ve ‘onda kuvvet ve insanlar için faydalar vardır’ denilmiştir. Bu ifade ile siyasî ve askerî kuvvete işaret edilerek, peygamberlerin sadece adâleti tebliğ ile görevlendirilmedikleri ve bunun yanı sıra adâleti fiilen uygulamaya geçirmekle de sorumlu oldukları kastedilmektedir.” [33]

İnsan diğer varlıklar gibi kendisini doğruya yönlendirecek bir iç güdüye sahip değilken, arzu, şehvet ve ihtiras gibi onu yanlış alanlara sevk edebilecek, menfî bir takım özelliklere sahiptir. Ayrıca insanın nefs adı verilen ve ona daha çok kötülüğü emreden bir yönü de vardır.( Yûsuf 12/53; Şems 91/7 - 8) Kur’ân-ı Kerîm’de bir çok bölümde insanın zaaflarına işaret edilir.( Nisâ 4/28.)[34]

İnsan nankördür, Yüce Allah’ın verdiği nîmet ve imkanlar[35]  hırslıdır,( Meâric 70/19.) âciz bir varlıktır,( Mâide 5/31.) aceleci, sabır ve tahammül gücü sınırlıdır.( İsrâ 17/11; Enbiyâ 21/37) Bütün bunlara ilaveten bir de insanın karşısında Kur’an’ın ‘Şeytan’ adını verdiği, insanın dünya hayatındaki imtihanında önemli bir yere sahip olan, kötülüğü simgeleyen ve kötülüğe çağıran bir varlık vardır. 

Şeytanın işi insan aklına tuzaklar kurmaktır. Şeytan, Hz. Adem ve Hz. Havva’dan itibaren insanların ayaklarını kaydırmaya onları aldatmaya çalışmaktadır.( Bakara 2/36; A’raf 7/19-23) O’nun en önemli görevi, kötülüğü süsleyip, güzel gösterip insanları aldatmak ve doğru yoldan çıkarmaktır.( Neml 27/24; Ankebût 29/38.) Kur’ân, Şeytan’ın insanın düşmanı olduğunu şöyle dile getirir: 

“Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın Şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü O, apaçık düşmanınızdır.” (Bakara 2/208.) 

İnsan bir açıdan akıl ve iradesiyle en üstün varlık olurken, diğer bir açıdan da bütün bu zaaflarıyla ilâhî bir desteğe, bir yol göstericiye ihtiyaç duyar.

İnsanlığın bir peygambere ihtiyaç duyması toplumsal hayatın da bir gereğidir aslında. Sağlıklı bir toplum için sağlıklı toplumsal ilkeler ve erdemli örnek yöneticilere ihtiyaç vardır. Aksi takdirde savaşlar, katliamlar, sömürüler, bozgunculuk, haksızlık ve adaletsizlikler alıp başını gidecektir.[36]

Görüldüğü gibi inanç, ibadet, ahlak, insan aklının yapısı, insanın yapısından kaynaklanan zaaflar, insanın psikolojik ve sosyolojik ihtiyaçları bakımından bütün toplumlar için peygamberlik oldukça önemli ve gerekli bir kurumdur. Tabi ki bunu en iyi bilen evreni, dünyayı ve insanı yaratan ve dolayısıyla en iyi tanıyan Yüce Allah’tır. 

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız” buyurmaktadır.( Kâf 50/16.) İnsanı bu derece iyi tanıyan bir varlığın, onu yaratıp dünyada rehbersiz bir şekilde tek başına bırakması elbette düşünülemez. Yüce Allah ilahî kitaplar ve peygamberler aracılığıyla insanlara yardımcı olmuş, onlara kendilerini niçin yaratıp dünyaya gönderdiğini açıklamış (Mülk 67/2; Zâriyât 51/56.) ve dünya hayatında takip etmeleri gereken ana yolu göstermiştir.( Şuarâ 26/78-80.) Kur’ân-ı Kerîm’e göre peygamberlik insanlık tarihiyle birlikte başlayan ve bütün toplumlar için geçerli olan bir vakıadır. Kur’ân-ı Kerîm’de “Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği zaman, aralarında adâletle hükmedilir, ve onlara asla zulmedilmez.”( Yûnus 10/47.)

Hadis-i şeriflerde de insan topluluklarına tam yüz yirmi dört bin peygamberin gönderildiği belirtilir.[37]  Yine bir çok ayette bu konuya şöyle temas edilir: 

“Andolsun ki biz, ‘Allah’a kulluk edin ve Tağut’tan sakının’ diye ( emretmeleri için ) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” (Nahl 16/36.)

“Kâfirler diyorlar ki: O’na Rabbinden bir mucize indirilseydi ya! ( Halbuki ) sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir rehberi vardır.” (Ra’d 13/7.)

“Daha önceki milletlere nice peygamberler göndermiştik.” (Zuhruf 43/6.)

“İnsanlar bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerlerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara 2/213.)

Bu Kur’ân âyetlerinin ortak özelliği her dönemde insanlara uyarıcı (münzir), müjdeleyici ( mübeşşir ) ve yol gösterici ( hâdî ) olarak nebîler ve resûller (Bakara 2/213.) gönderildiğini ifade etmeleridir. Yine peygamberlik sadece bir millete özgü kurum da değildir. Peygamberlik umumidir ve bütün insanlığa yöneliktir. Zaten bunun aksini düşünmek mümkün değildir.[38]

Özetle söylemek gerekirse Yüce Allah’ın bütün yaptıklarında olduğu gibi peygamberlik konusu da bir hikmete matuftur. Bütün insan topluluklarına her dönemde peygamberler gönderilmesinin temel sebebi de, gerçekten insanlığın fıtratından kaynaklanan sebeplerle bu yol gösterici elçilere ihtiyacının olmasıdır.[39]

D- PEYGAMBERLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ [40]

Her şemsiye kavramda olduğu gibi ‘peygamberlik’ kavramının içerisinde de çok sayı da alt kavram bulunmaktadır. Bu kavramların araştırılıp açıklanması, peygamberlik kavramının anlaşılmasına hiç şüphesiz büyük katkıda bulunacaktır.

Peygamberler insanlığın yol göstericileridir. (En’am 6/90.) Ancak onların konumu bütün önderlerden, devlet başkanlarından, filozoflardan, alimlerden daha üstün bir konumdur. Çünkü onları seçip görevlendiren Yüce Allah’ın bizzat kendisidir.[41] Yüce Allah gökten yağmur indirerek toprağı ve bedenleri diriltirken, varlıkların maddî ihtiyaçlarını karşılarken, melekleri aracılığıyla peygamberlerine vahiy indirerek de ruhları diriltmekte, manevî ihtiyaçları karşılamaktadır. Bu Yüce Allah’ın kullarına en büyük ihsanıdır. Vahyin özü de Allah’tan başka ilah olmadığıdır.[42] 

Yüce Allah, Rab sıfatıyla insanlara yol gösterirken kendisine elçi olarak peygamberleri seçmiştir. Seçilen bu elçiler de tüm insanlığa manevî olarak şifa, önder ve yol göstericiler olmuşlardır.( Enbiyâ 21/73.) Pek tabi olarak Yüce Allah’ın kulları arasından seçtiği, yeryüzüne hayat verecek bu elçilerin ortak birtakım özellikleri vardır. Bu özellikler klasik İslam Literatüründe ‘peygamberlerin sıfatları’ olarak tanımlanmaktadır. Kur’ân’a göre peygamberlerin genel özelliklerini şöyle sıralamak mümkündür:

1-Sıdk (Doğruluk ) [43]

Sıdk peygamberlerin dillerinin doğruluğunu ifade etmektedir. Aksinin düşünülmesi zaten mümkün değildir. Çünkü peygamberler Yüce Allah’ın seçtiği, Allah’ın sözünü insanlara iletmekle görevli olan elçilerdir. Yüce Allah’a karşı işlenebilecek en büyük suçlardan bir tanesi onun söylediklerini tahrif etmektir. Kur’an’da peygamberlerin sıdk sıfatına dikkat çeken çok sayıda âyet bulunmaktadır. Şu âyetleri buna örnek olarak vermek mümkündür: 

“Kitapta İbrahim’i an. Zira o dosdoğru bir peygamberdi.” (Meryem 19/41.)

“Kitapta İdris’i de an. Hakikaten o pek doğru bir insan, bir peygamberdi.” ( Meryem 19/56.) 

“Ey Yusuf, ey doğru sözlü kişi!...” ( Yusuf 12/46.) 

Âyet-i kerimelere dikkat edilirse doğru sözlülük özelliğinin peygamberlerin vazgeçilmez bir özellik olduğu ve bu sebeple Kur’ân’da defaatle vurgulandığı görülecektir. Ayrıca Hâkka Sûresi’nde Kur’ân’ın kat’î bir bilgi olduğu ve Hz. Peygamberin bu konuda yalan söylemesinin imkan dahilinde olmadığı çok çarpıcı ifadelerle ortaya konulur. Hâkka Sûresi’nde şöyle buyrulmaktadır: 

"Hiç şüphesiz o ( Kur’an ), çok şerefli bir elçinin sözüdür. Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz! Bir kâhin sözü de değildir ( o ). Ne de az düşünüyorsunuz. ( O ), alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Eğer ( Peygamber ) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık ( onu yaşatmazdık ). Hiç biriniz buna mâni de olamazdınız.” (Hâkka 69/40-47.) 

Vahiy konusunda peygamberlerin eksiltme ya da arttırma yetkileri asla yoktur.( Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’ân, 6/454.) Kur’ân-ı Kerîm bu konu üzerinde ısrarla durmasının sebebi; Peygamberlerin sıdk sıfatının, doğrudan vahyin güvenilirliği ile ilgili olmasıdır.  [44]

2- Emânet (Güvenilirlik) [45]

 “Peygamberlerin getirdiği şeylerin sadece izzet ve hikmet sahibi Allah’tan olduğuna inanmak için ve vahyin selâmeti hususunda kalplerin mutmain olması için peygamberlerde emânet sıfatı lazımdır.”[46]

Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan, peygamberlerin emânet niteliği ile ilgili âyet-i kerîmelere şu örnek verilebilir: “Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.” (Şuarâ 26/107.)[47]
Bu âyeti kerime de Hz.Nûh’un kavmi için kullanılan ifadelerin aynı Hz. Hûd (Şuarâ 26/125.), Hz. Salih,( Şuarâ 26/143.) Hz. Lût,( Şuarâ 26/162.) Hz. Şuayb (Şuarâ 26/178.) ve Hz. Musa (Duhân 44/18.) kavimleri için de kullanılmıştır. Görüldüğü gibi peygamberlerin emânet sıfatı da aynı sıdk sıfatı gibi Kur’ân-ı Kerîm’de ısrarla vurgulanmaktadır. Bütün peygamberlerin ‘emin bir elçi’ olduğu hatırlatılmaktadır.[48]

3- Tebliğ [49]

Peygamberlerin sıfatı olarak tebliğden maksat ise Allah’ın hükümlerini ve Allah’tan kendilerine indirilen vahyi insanlara ulaştırmalarıdır.( es-Sâbûnî, a.g.e. s.52.) Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberlerin bu sıfatıyla ilgili olarak şöyle buyrulur: 

“ O peygamberler ki Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar ve Ondan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah ( herkese ) yeter.” (Ahzâb 33/39.) 

Peygamberler kesinlikle vahyi gizleyemezler, şerîrlerin ve fâcirlerin kötülük ve eziyetlerine maruz kalsalar dahi tebliğden vazgeçemezler. Tebliğ sıfatı sadece peygamberlere has bir sıfattır.( es-Sâbûnî, s.52.) Doğruluk ya da güvenilirlik diğer insanlarda da bulunabilecekken, Yüce Allah’tan vahiy alma ve bunu aktarma özelliği peygamberlere özgüdür. Bu çerçevede tebliğ peygamberlerin varlık gayesidir.( Akgül, s. 43.)[50]

Muhammed Ali es-Sâbûnî tebliğin amacını söyle açıklamaktadır: “Tebliğden maksat Allah’ın insanları delille susturması ve hiç kimse için kıyamette özür kalmamasıdır. 

“...Biz bir peygamber göndermedikçe ( kimseye) azap edecek değiliz.” (İsrâ 17/15.)

“Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin ana merkezine göndermedikçe, o memleketleri helak edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helak etmişizdir.” (Kasas 28/59.)[51]

Özetle peygamberler iradeleri dışında ve diğer insanlarca tecrübe edilmesi mümkün olmayacak şekilde ilâhî bilgiye muhatap olurlar.[52] Yüce Allah’ın kendilerine indirdiği bu ilâhî bilgiyi ( vahyi ) tek bir harf bile eksiltmeden ya da arttırmadan ümmetlerine aktarmakla yükümlüdürler.[53] Yüce Allah’ın vahyini ümmetlerine iletmek peygamberlerin aslî görevidir.[54]

4- Fetânet [55]

Gönderilen her peygamber mutlaka kâmil bir akıl, keskin bir zeka ve büyük bir sezgi gücüne sahip olarak gönderilmiştir.( es-Sâbûnî, a.g.e. s.55.) Peygamberlerin, yaşadıkları asırdaki insanların en akıllıları olmalarının onların sıfatlarından bir tanesi olduğunu vurgular.( Nûreddîn es-Sâbûnî, Mâturîdiyye Akaidi, s.121.) 

Peygamberlik görevinin zorluk ve ehemmiyeti göz önünde bulundurulursa onların keskin bir zekaya ve güçlü bir muhakeme gücüne sahip olmalarının gerekliliği anlaşılacaktır. Nitekim Yüce Allah peygamberlerin bir takım özelliklere sahip olmaları gerektiğini “… Allah peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir”… ( En’âm 6/124.) ifadesiyle veciz bir şekilde ifade etmektedir.

Peygamberlerin fetânetine dair Kur’ân-ı Kerîm’de çok sayıda örnek bulmak mümkündür. Enbiyâ Sûresi’nde Hz. İbrahim ve kavmi arasında geçen olaylar anlatılır ki bu, onun muhakemesinin ne kadar güçlü olduğunu en güzel biçimde ortaya koymaktadır. (Enbiyâ 21/5 - 67.) 

Hz. İbrahim gök cisimlerini inceleyerek Yüce Allah’ın varlığına ulaşmış, (En’âm 6/76 - 79.) konuşamayan, fayda yada zarar veremeyen putlara tapmanın akılsızlık olduğunu belirtmiş,( Enbiyâ 21/58 - 67.) Yüce Allah’ın yaptıklarını Nemrud’un yapmasının mümkün olmadığını ona kanıtlamıştır.( Bakara 2/258.) Yûsuf Sûresi’nde anlatıldığına göre; anlattığı rüyadan hareketle Hz. Yakup Hz. Yûsuf’un başına gelecekleri sezinleyip onu uyarmıştır.( Yusuf 12/4 - 6.)[56]

5- İsmet [57]

İsmet peygamberlerin büyük yada küçük bütün günahlardan ve her türlü masiyetten Allah tarafından korunması demektir.( es-Sâbûnî, a. g. e. s. 62.) es-Sâbûnî, peygamberlerin dışındaki insanların tamamen vehbî olan bu sıfatı taşımalarının mümkün olmadığını belirttikten sonra, peygamberlerin masiyete düşmeleri, günah işlemeleri caiz olsaydı, onlara itaat etmek vacip olmazdı ve onların önder olarak gönderilmeleri muhal olurdu demektedir.( es-Sâbûnî, a. g. e. s. 62.) 

İsmet sıfatı konusunda İslâm alimlerinin hemen tamamı peygamberlerin günaha ve harama bulaşmama, tebliğ etme esnasında korunmadan öte özellikle şirke düşmekten de uzak olduklarını vurgulamışlardır.( Ahatlı, a. g. e, s. 16.) 

Peygamberlerin insanlık için mükemmel birer örnek oldukları (Ahzâb 33/21.) düşünülürse günahların, kötü ve çirkin davranışların onlarda bulunmamasının aynı zaman aklî bir gereklilik de olduğu kavranabilecektir. Peygamberlerin yol gösterici birer önder oldukları Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan edilir: 

“Onları emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar daima bize ibâdet eden kimselerdi.” (Enbiyâ 21/73.) 

Kur’an-ı Kerimde Mâide Sûresi’nde, “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni İnsanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” (Mâide 5/67.) 

Peygamberler elbette insanların en mükemmelleri arasından seçilmiştir ve Yüce Allah’ın murâkabesi (denetin, gözetim ve koruması) altındadırlar.[58]

Bunun dışında peygamberlerin sıfatları üstün bir akıl ve fazilet sahibi olmak, bilgi, ehliyet, iffet, yiğitlik ve cesaret, cömertlik ve zühd olarak zikredilmiştir.[59]



Ahmet Hocazâde, 07.07.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Muhâfız ya da Muârız'a dair
Ahmet Hocazâde Yazıları




[1] Salih Sabri Yavuz, İslam Düşüncesinde Nübüvvet, İnsan Yayınları, İstanbul, s. 60
[2] Salih Yanıkkaya,  Kur’ân Çerçevesinde Peygamberlik  ve Hz. Peygamber,  Yüksek Lisans Tezi,  Ankara-2010, Tez Danışmanı: Prof. Dr. İdris Şengül, s.4.
acikarsiv.ankara.edu.tr/browse/6055/Salih.pdf
 [3] Geniş bilgi için bkz. Doç. Dr. İsa Yüceer, Kur’an’da Nebi Ve Resul Lafızları, Kelam ARAŞTIRMALARI 5:1 (2007), S.65-86;  Salih Yanıkkaya,  a.g.t., s.52.
[4] Tevbe 9/33; Furkan 25/20, 48, 56; Şuara 26/53; Fatır 35/9; Feth 48/8, 28; Saf 61/9; Fil 105/3; Ta-ha 20/47, 134; Kasas 28/34, 47; Bakara 2/119, 151; Nisa 4/64, 79, 80; Maide 5/70; Enam 6/6, 42, 48, 61; Araf 7/6, 57, 59, 75, 87, 94, 105, 111, 133-4, 162; Hud 11/25, 52, 57, 70, 96; Yusuf 12/12, 45, 109; Rad 13/13, 38; İbrahim 14/4-5; Hicr 15/10, 22; Nahl 16/43, 63; İsra 17/54, 59, 68-9, 77, 105; Meryem 19/17, 83; Enbiya 21/7, 25; Hac 22/52; Müminun 23/23, 32, 44-5; Neml 27/45, 63; Ankebut 29/14,40; Rum 30/47, 51; Ahzap 33/9; Sebe 34/6, 28, 34, 44; Yasin 36/14; Saffat 37/72; Gafir 40/23,70, 78; Fussilet 37/14, 16; Zuhruf 43/6, 23-4, 45-7; Zariyat 51/32,38, 41, 33; Kamer 54/19, 31, 34; Hadid 57/25- 6; Nuh 71/1; Müzemmil 73/15; Rad 13/30; Enbiya 21/107; Ahzap 33/45; Fatır 35/24; Şura 42/48; Saffat 37/147; Yusuf 12/19, 63, 66; Kehf 18/40, 56; Rum,30/46, 48; Zümer 39/42; Şura 42/51; Mülk 67/17; Nuh 71/11; Şuara 26/13, 17, 27; Enbiya 21/5; Ahkaf 46/23; İbrahim 14/9; Hicr 15/58; Mutaffifin 83/33; Rahman 55/2.
[5] İbnu Manzur, Lisanü’l-Arabi’l-Muhit, Daru Lisâni’l-Arab, Beyrut, 2/283.
[6] İbnu Manzur, 2/283, 284.
[7] Râğıp el-Isfehânî, Müfredâtu Elfâzı’l-Kur’an s .353.
[8] Salih Yanıkkaya,  a.g.t., s.54.
[9] Muhammed Ali İbni Ali Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâtı’l-Ulûm, Dâru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut, 2/155.
[10] Tehânevî, 2/155.; Salih Yanıkkaya,  a.g.t., s.54.
[11] Geniş bilgi için bkz. Doç. Dr. İsa Yüceer, Kur’an’da Nebi Ve Resul Lafızları, Kelam ARAŞTIRMALARI 5:1 (2007), S.65-86;  Salih Yanıkkaya,  a.g.t., s.54.
[12] Bakara 2/3,33; Al-i İmran 3/44; Tahrim 66/3; Yusuf 12/15, 36-7,45, 102; Tevbe9/ 64, 70, 94, 105; Kehf 18/13, 78, 103; Al-i İmran 3/15,49; Maide 5/14, 27, 60, 48, 105; Hac 22/72; Şuara 26/6, 21, 69; Ankebut 29/8; Lokman 31/15, 23;Yunus 10/18, 23, 53, 7; Ra’d 13/33; Fussilet 41/50; Fatır 35/14; Enam 6/5, 34, 60, 67, 108, 143, 159, 164; Sebe 7; Zümer 39/7; Cuma 62/8; Nur 24/64; Mücadele 58/6-7; Hicr 15 /49, 51; Kamer 54/4, 28; Tegabün 64/5, 7; Necm 53/36; Kıyame 75/13; Araf 7/175, 101; İbrahim, 14/9; Neml 27/22; Kasas 28/3, 66; Sad 38/21, 67, 88; Hucurat 49/6; Nebe 78/3; Hud 11/49, 100,120; Ta-ha 20/99; Ahzap 33/20.
[13] İbnu Manzur, a.g.e. s. 302.
[14] Salih Yanıkkaya,  a.g.t., s.54.
[15] Yavuz, a.g.e. s. 14.
[16] Salih Yanıkkaya,  a.g.t., s.55.
[17] Bekir Topaloğlu, “Ebu Mansûr el-Mâtürîdî’nin Kelâmî Görüşleri”, İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik-Tarihi Arka planı,Hayatı, Eserleri, Fikirleri ve Mâtürîdîlik Mezhebi, (haz.: Sönmez Kutlu), Kitabiyat Yay., Ankara 2003, s. 188.; Mustafa YÜCE, a.g.m., s. 36.
[18] Abdulgaffar Aslan, İslam’da Peygamberlik ve Yalancı Peygamberlik Olgusu, Araştırma Yay., Ankara 2009, s. 31.; Mustafa YÜCE, a.g.m., s. 36.
[19] Zebîdî, a.g.e., II, 311; Krş. Gazzâlî, el-Münkız, 52-55; a.mlf., el-İktisâd, 145. Recep Önal, a.g.m., s.684.
[20] Mustafa YÜCE, a.g.m., s. 39.
[21] Recep Önal, Muhammed Murtazâ ez-Zebîdî’nin Nübüvvet Anlayışı, Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 17, Sayı: 2, 2008, s.677.
http://isamveri.org/pdfdrg/D00193/2008_17_2/2008_17_2_ONALR.pdf
[22] Bakara 2/21, 155–156; Âl-i İmrân 3/186; el-Enfâl 8/28; ez-Zâriyât 51/56; et-Teğâbün 64/15; el-Mülk 67/2.
[23] Salih Sabri Yavuz, İslâm Düşüncesinde Nübüvvet, İnsan Yay., İstanbul ts., 11.
[24] İmâmü’l-Haremeyn Abdülmelik el-Cüveynî, Kitâbü’l-İrşâd (nşr. Muhammed Abdurrahman), Beyrut, Dârü’l-nefâis, 2003, 123.; Recep Önal, a.g.m., s.678.
[25] Yusuf Şevki Yavuz, İslâm’da Peygamberlik İnancı, http://yusufsevkiyavuz. com/Index.php? cat=1&paged=2.
[26] Zaferullah Daudî, “Pakistan ve Hindistan’da Hadis Çalışmaları” İnsan Yay., Ankara 1995, 102-103.; Recep Önal, a.g.m., s.679.
[27] Yusuf Şevki Yavuz, Peygamber, DİA, XXXIV/257.
[28] “Kur’an’da Resuller” için bkz. Doç. Dr. İsa Yüceer, Kur’an’da Nebi Ve Resul Lafızları, Kelam Araştırmaları 5:1 (2007), s.81; 
[29] Yusuf Şevki Yavuz, Peygamber, DİA, XXXIV/257-258.
[30] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.9.
[31] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.9.
[32] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.10.
[33] Ebu’l Al’â Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’ân, İkinci Baskı, İnsan Yayınları, İstanbul, 1991, 6/137.; Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.12-13.
[34] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.14.
[35] Hûd 11/9; İsrâ 17/67, 83; Hacc 22/66; Ankebût 29/65-66; Yâsin 36/77; Gâfir 40/61; Fussilet 41/51, Şûrâ 42/45; Âdiyât 100/6.
[36] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.15.
[37] Ahmed İbnu Hanbel, Müsned ( El-Mevsûatu’s-Sunnetu El-Kutubu’s-Sittetu Ve Şurûhuhâ ) Çağrı Yayınları - Dâru Sahnûn, İstanbul, 1992, 5/265-266; Ayrıca bkz: Nâsıruddîn Ebû Saîd Abdullah b. Ömer b. Muhammed el-Beyzâvî, Envâru’t-Tenzîl Ve Esrâru’t-Te’vîl, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrût, 1988, 1/115-116.
[38] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.20.
[39] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.20.
[40] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.77.
[41] Nahl 16/2.
[42] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’ân, 9/160 - 161.
[43] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.78-79.
[44] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.79.
[45] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.80.
[46] es-Sâbûnî, a.g.e. s.52.; Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.81.
[47] Şuarâ Sûresinin 106 - 109. ayetlerinde Hz. Nuh’un kavmi onu yalancılıkla itham edince o kavmine bunları söylemiş ve kendisinin yalanı gerektirecek şekilde bu işten bir ücret ve çıkarının da olmadığını belirtmiştir. Hz. Nuh’un kavminin yalancılık ithamını Hz. Salih ( Semûd ), Hz. Lût, Hz. Şuayb ( Eyke ) ve Hz. Musa kavimleri de yapmıştır. Peygamberleri de onlara aynı ifadeleri kullanmıştır. Bu kavimlerin hepsinin akıbetleri helak ile son bulmuştur.
[48] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.81.
[49] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.82.
[50] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.83.
[51] es-Sâbûnî, a.g.e. s.54.; Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.84.
[52] Yusuf Şevki Yavuz, D.İ.A. “Peygamber” md. 34/259.
[53] es-Sâbûnî, a.g.e. s.53.
[54] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.85.
[55] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.85-86.
[56] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.86.
[57] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.87-88.
[58] Salih Yanıkkaya,  a.g.t.,s.89.
[59] İbn Fûrek, Mücerredü Makâlât’ş- Şeyh Ebî Hasan el-Eş’arî, Tah. DanyalDimarya, Dâru’l-Meşrik, Beyrut 1987, s. 175-7.



Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı