31 Mayıs 2017 Çarşamba

SA4396/KY26-CA128: Ne Kaybetti de Bu Hale Geldi Yüzü?

"Ne kazandık, ne kaybettik, neyi kazanç neyi kayıp görmekteyiz, yüzümüz okutuyor. Ketum bir yüz ifadesi de bir şeyler söyler sonuçta."


Hırsından kararmış bir yüze bakarken aklıma gelir: Bir zamanlar bebekti ve bazen ağlarken dönüyordu rengi, ama böylesine çirkin değildi muhtemelen. Kırış kırıştı yüzü, bir bakıma ihtiyar bir insanı andırmıyor da değildi, ama çirkin görünmüyordu. Kötü de, yeteneksiz de, anlayışsız da değildi yeni doğan, öyle yaratılmamıştı. Ne oldu, neler yaşadı da bu hale geldi… 

Bazen adlar taktılar, sınıflara yerleştirdiler, bir lakapla veya aidiyetle hiç değişmeyecek bir konumun sınırları içinde, umutsuz ve ufuksuz bir vaziyette ömür çürütmesini beklediler. Bunlar oldu ve hâlâ gözlerimizin önünde olmaya devam ediyor. Yine de, evet, intikamın tuzaklarından sakınarak haksızlıklarla mücadeleyi sürdürenlerin değer ölçülerinden biridir sadakat.

Allah bize bir yüz bağışlıyor, geçen yıllar içinde o yüzü biz kendi amellerimiz ve hislerimizle yeniden yapıyoruz. Yerine göre bir çizgiyle yumuşuyor yüz veya aksine sertleşiyor. Yüzümüz, bir harita gibi ömrümüzü resmetmekle kalmıyor, iç dünyamızı da dışa vuruyor.

“Yüzün ateşte darmadağınık olması” diye geçiyor Ahzab 66’da. Muhammed Esed’in tefsiri şöyle: “Günahkarların iradelerinin tükenmesi ve tam bir çaresizliğe itilmelerini ifade eden sembolik bir deyim.” Elmalılı Hamdi Yazır ise Bakara 112’yi tefsir ederken “Secde organı yüz, bütün vücudun temsilcisi…” diye anlatıyor.

Ne kazandık, ne kaybettik, neyi kazanç neyi kayıp görmekteyiz, yüzümüz okutuyor. Ketum bir yüz ifadesi de bir şeyler söyler sonuçta. Bazen zorunlu olarak bir kabuk bağlıyor kişilik, gizlemeye saklamaya, özellikle de korunmaya dönük kalın kıpırtısız, benzerlerine ortalık yerlerde rastlanması pek mümkün bir maske ediniyor. Sadık kalmışsa değerlerine, bakışlarının ışığının yüzünü aydınlattığını fark edebilirsiniz.

Kazanç, herkes için aynı anlama gelmiyor. “Nerede geçirdin ömrünü?” diye soruyor, sağlığında tek bir kitabını bile bastıramamış olan düşünür. Kızılcık Yaylası’ndaki dağ evinde öldürülen çevreci çiftin yüzüne bakıyor, cevabı okumaya çalışıyorum. Etrafındaki tabiatı kurutan taş ocaklarına karşı verdikleri mücadeleyle tanınıyorlarmış. Kalbi maddi kazanç hırsıyla kararmışların planları karşısında nasıl da nahif korunma duvarları… Kapılarını çalan herkesi içeriye almıyorlardı belki, ama katilleri olacak kişi daha önce de gelmiş evlerine.

Taş ve maden ocakları üzerine yazmak kolay değil, çünkü her zaman siyasal taraftarlıklardan kaynaklanan boşlukları oluyor haberlerin. Çevreci eylemlere konu olmuş bir maden ocağı için kimin ne adına, hangi amaçla konuştuğuna emin olamıyorsunuz. Çoğu kez örtbas edilen riskleri gündemde tutan çevreci eylemler, yadsınamayacak önemde bir rol ifa ediyorlar. Kapitalizmin devreye girdiği bir ocakta hangi küresel tezgâhın nasıl bir hesabı dönüyor, öğrenmesi yıllar alabilir. Bir yerde sözler birbirine karışıyor: Aktivist havasında uluslararası şirketlerin ajanları, işletme hakkını ruhsat sahibinden alan şirket ve çevre halkının endişelerini dert edinen samimi çevreciler…

Binlerce sedir ve kızılçam ağacının yanı sıra, yabani hayvanların yaşam alanı da olan bölge, maden ocaklarındaki patlamalardan nasıl etkilenmez? Alacadağ, Gökçeyaka, Kızılcık ve Adala gibi bölgelerdeki taş ve mermer ocaklarına karşı bölge halkının da desteğiyle yaklaşık 6 yıldır hukuki mücadele sürdürüyordu, Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çifti. Ocakları işleten firmaya Antalya Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü “ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Gerekli Değildir” raporu, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ise maden izin belgesi vermişti. Bölge halkının ve çevreci çiftin mücadeleleri sonucunda 15 Nisan’da mermer ocağı kapatıldı.

İfadesine göre katil, keşif için Büyüknohutçular’ın evlerine gidip çay içmiş eşiyle birlikte; 4 yıldır tanışıyorlarmış aslında.

Azmettiricinin lakabı “Çirkin”miş. Nasıl bir geçmişten geldiğini anlamaya çalışıyorum, hakkında hemen hiçbir şey bilmeden. Ne zaman, nasıl bir olayla yapıştı üzerine bu lakap? Çok acı çektiği için mi kötü ve zalim, duyarsız ve bencil biri haline geldi… Zor hayat tecrübeleri kimisi için kötülüğe sapmanın gerekçesi oluyor, kimisi için ise bilgece bir bakış kazanmanın kaynağı.

Gerçi “Çirkin” muhtemelen çıkar savaşı suçlarının görünürdeki sorumlusu; kendinden vazgeçmiş bir zavallı. Kimi haberlere bakılırsa “Çirkin” diye biri yok. “Çirkin” bir bakıma kötülüğe açık benliğin girdiği nefis savaşındaki yenilgisinin sıfatı.

Umut ilkesi ve kötülük olmadan estetik üzerine konuşmak imkânsız diyordu ya John Berger… Kendine sadakatin kelimesidir umut ve sağlam sınırların sahipliğiyle çoğalır. Kimse doğuştan çirkin ve kötü doğmuyor, bir kaybeden olarak da doğmuyor. Kazancı ve kaybı her şeyin başka, bambaşka görüneceği günü hesaba katmadan tarif eden ve işlemlerini de buna göre yapan herkesin bir nebze de olsa payı var, nefis savaşlarını kışkırtan sebeplerde.


Cihan Aktaş, 31.05.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Perspektif Yazıları, 


Sonsuz Ark'ın Notu: Cihan Aktaş Hanımefendi'den yazıları için yayın onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 09.05.2015

Yazının ilk yayınlandığı yer: Haberiyat





Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Seçkin Deniz Twitter Akışı