7 Mayıs 2016 Cumartesi

SA2862/KY26-CA54: Tutunacak Bir Dalımız Kalmasın mı?

"Furuğ’un şiirindeki bahçenin neşesinin ve hüznünün sebepleri başka nasıl açıklanabilirdi? Vahiy ve Sanat’ın teorik cümleleri bu kültür merkezinde canlanıyor bir bakıma."



Cuma günü Bursa’da Şiir Kıraathanesi’nin misafiriydim. Şair Devrim Tülay’ın yönettiği programda Furuğ Ferruhzad’ın şiirlerinde sıklıkla kullandığı bazı metaforlar ve arketipleri konuştuk.

Bahçe ve ağaç, bu metaforlardan ilk akla gelenler. Furuğ için bahçe, heba edilmemesi gereken imkânların yatağıdır sanki. Hayıflanırsınız yitimine, ama umudunuzu daima korursunuz: “Kuş ölüyor, uçuşu hatırla” demişti ya… Rüzgâra âşık küçük ağaç, kalplerin ödünç verildiği masum sevgiler bahçesinin ağaçları, baharın pencerelerini yeşil evhamına terk ettiği ağaçlar, gücü ölüme benzetilen ağaçlar… 

Herhalde bütün bunlardan söz edebilmek için bir bahçe yaşantısına, bahçe hayaline sahip olmak gerekiyor. Bahçe, elindeki kitapla yalnız kalamadığı evin ne içinde ne de dışında oluşunun güveni kadar özgürlüğünü de sunmaz mıydı çocuğa?

Bazen mekân bazen de zaman kaçıp gider gibi olur elimizden veya gerçekten de kaçar. Bazen sahiden sürgündeyizdir veya an gelir sürgünde olduğumuz hissine kapılırız. Furuğ şiirlerini çok dikkatle incelemiş olan Devrim Tülay’ın içten sunumu ve şairin kendi sesinden “Yeniden Doğuş” şiiri eşliğinde konuşmayı sürdürdük. Ne var ki bize ayrılan vakit yeterli gelmedi, girişteki salonda çay eşliğinde sürdürdük sohbetimizi. Şehrazat’ı çağrıştıran –Metin abinin öğrencisi- Veda ıtır çiçeği saksısıyla gelmişti. Günlerce konuşabileceğimiz kadar konu dolaşıyordu oluşan küçük gruplar arasında.

İçinden koptuğumuz cennet bir bahçeden başka ne olabilirdi ki? Sohbet, öyle ya, cennet bize öyle gelir; dolayısıyla şiir. Çocukluğumuzun oyunlarına ve bazen de herkesten uzaklaşıp kendimizle baş başa kalma isteğimize sahne olmuş bahçesi yıllar akıp gitse de hiç peşimizi bırakmaz. O aslında hayal dünyamızın mekânıdır. Ağaçları eksilir, çoğalır. Bazen tarumar olur, bir çöle döner. Aynı bahçeyi hiçbir zaman bildiğimiz haliyle bulamayacağımız için de sanata ve duaya tutunuruz. 

Ağaç bazen dayandığımız söz, bazen güvendiğimiz insan. Dr. Jivago Lara’nın kollarını bir ağaca benzetmişti ya… Ağaç bazen de bir İbrahim Tenekeci şiirinde geçen dedenin ta kendisi. Şair, dedesini vişne ağacına benzettiğini yazıyor, Uçuş Denemeleri isimli kitabında. Nazım’ın kahramanı ise Gülhane Parkı’nda bir ceviz ağacı olduğunu yazmıştı.

Bana kalırsa ağaç, yeryüzüyle ilişkimizi iki yönlü olarak kollayan bir dost. Bir kolumuzla ağacın gövdesine sarılmasaydık, nasıl sürdürürdük yazı yazmayı, kitap okumayı! Ressam Marta Orlowska’nın eserlerinde sıklıkla karşıma çıkar bu tema: Ağaca sarılan kadın, bir ağaç kovuğunda sükûnet içinde kitap okuyan bir kız çocuğu… Ağacın kovuğu, kitapla birlikte çocuğu kabul eden rahim misali sükûnet içinde. Fakat o huzurlu buluşmanın beklenmedik bir balta darbesiyle yaralanmayacağına kim garanti edebilir?

Ağaç bize bir taraftan geçiciliği hatırlatır, diğer taraftan da sağlam değerleri. Kedi balları, güneş ışığını emen yaprakların büyülü tülü, çiçek kümelerinden ayırt edilemeyen kelebekler, hafif esen yelin getirdiği yarpuz kokusu ve arıların vızıltısı… Bir ağacın gövdesine yaslanarak kitap okumayalı kaç yıl geçti? Ormanlarda geziniyorum elbette, parklarda ağaçlara dokunuyor, hasbıhal ediyorum; ancak ağaçlarla ilişkimde çocukluğumda kitaplarla birlikte oluşturduğumuz bütünlüğün uzağındayım.
Bir tarafta hayat vardır bir tarafta aile. Bahçe, çocuğun kamusal alanıdır. Kitap ve bahçe, hayatın öne sürdüğü korkular karşısında dirençli olmanın, geriye çekilmemenin açıklamalarını sunarlar. Furuğ, “Yeniden Doğuş” şiirinde işte şöyle dile gelir bahçe-ağaç-metin bütünlüğü:

“Ellerimi bahçeye dikiyorum,
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklar.” 

Furuğ üzerine söyleştiğimiz İbrahim Paşa Kültür Merkezi, Bursa’nın farklı kültür ve sanat programlarının mekânı olarak biliniyor. Metin Önal Mengüşoğlu’nun sanat ve edebiyat görüşünün yadsınamaz bir etkisi var bu bakış açısının oluşumunda.

Bazen düşünüyorum; “kültürel iktidar” üzerine süren tartışmalar, keşke bu sıcak ve sevimli ortamın gündeminde neler olup bittiğiyle daha yakından ilgilenseler. Birçok belediye kültürel etkinlik adına on yıldır neler yaptı, yapıyor; bu soruya cevap verilmediği takdirde “kültürel iktidar” başlığı, kültürel meselelerdeki ciddi yanlışları konuşmayı geciktiren bir tartışma olmaktan öte gitmeyecek. Şüphesiz 1990’ların ortalarından bu yana Refahlı belediyeler ve onun süreğindeki bugünkü iktidar CHP’li belediyelere nazaran bu konularda daha aktif. Fakat birtakım ciddi sorunlar da yok değil. Bursa özelinde ele alırsak, bu şehrin kendinde mevcut potansiyele uygun alanlar açmak için büyük çaba gösterdiği açık. Tarihi birikimleri seyirlik veya müzelik saymıyor, hayata katmaya çalışıyor. “Ağaç” perspektifi, şilt konusunda da değiştirmiş Bursa’yı. 

Başbakan Davutoğlu geçtiğimiz yıl çeşitli toplantılarda artık şilt verilmeyeceğini dile getiren bir konuşma yapmıştı. Bu konudaki uyarı ve temenni kısmi bir kabul gördü sanırım. Maalesef şilt çeşitli kurum ve kuruluşlar nezdinde hâlâ hem kolay hem de –nedense- cazip bir taltif gibi görünüyor. O camdan ağır bloklar ne estetik bir incelikle çağırıyor sizi ne iyi duygular uyandırıyor. Orada bulunuşunuzu bereketlendiren başka bir söz olmalı.

Metin abi şilt vermek yerine “ misafir adına bir ağaç dikme” teklifini getirmiş, bunu öğrendim daha sonra. Şehir, yeşili vurgulayan kültürel mirasına yakışır bir uygulama, “Bir Etkinlik Bir Çınar.” Bursa Kültür AŞ, katılımcı adına “medeniyet sembolü bir çınar fidanını toprakla buluşturuyor” böylelikle. “Orhan zamanından kalma bir çınar” yeniden dikilecek orada bir yerde; belgeyi Metin abinin kıymetli eşi Necla Hanım takdim etti. Hiçbir şilt bu kadar anlamlı olamazdı. “Sade ve sıcak, somun ekmek gibi” derdi başka bir şair.

Sanat ille de yazılı çizili bir şeyler değil, başka türlü görüp de anlatmanın vitray penceresi.

Ve Asyalı Ozan’ın işte şöyle yazdığını hatırlıyorum:

“…heybetim oysa saklıdır içimde
modern asfaltlara tahammülsüz
çıplak dağları gibi Anadolu'nun
yazları kayalar yuvarlayarak
kışları çığlar devirip
tarifsiz heyelanlarla sarsarız yolcuları
hepten meziyetsiz değiliz; anlatabilsem…” 

Furuğ’un şiirindeki bahçenin neşesinin ve hüznünün sebepleri başka nasıl açıklanabilirdi? Vahiy ve Sanat’ın teorik cümleleri bu kültür merkezinde canlanıyor bir bakıma. Güncel siyasetin Müslümanlarda sebep olduğu zihin karışıklığı karşısında işte böyle gençlerin kendilerini “bir ağacın kovuğunda kitap okur gibi” huzurlu hissettiği mekânlara ne çok ihtiyacımız var.



Cihan Aktaş, 07.05.2016, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Perspektif Yazıları, 




Sonsuz Ark'ın Notu: Cihan Aktaş Hanımefendi'den yazıları için yayın onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 09.05.2015

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı