Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
"Çalışma arkadaşlarımı titizlikle seçiyordum. Bilinçli birer Müslüman değillerse birlikte çalışamazdık; bencil, düşüncesiz, kapitalist, kıskanç ve özgür iradeye sahip olmayan insanlara aramızda yer yoktu. Kölelerle işimiz yoktu açıkçası."
Şirketin çok şeffaf bir maaş politikası vardı. Birlikte kazandığımız için birlikte karar veriyorduk maaşlara ve diğer yan ödemelere. Herkes yaptığımız şeylerin farkındaydı. Hiç kimse geliriyle orantısız bir hayat yaşamıyordu ve ben dahil, şirketin bütün çalışanları ayağını yorganından dışarıya çıkarmaktan titizlikle kaçınıyordu. İsraf yoktu; cimrilik ya da pintilik yoktu.
Düzenli ve dengeli bir hayatı olan Kolağası da, diğer çalışanlarımız gibi. evini ve arabasını rahatlıkla almıştı.
Furkân Suresinin 63-76. ayetleri bizim için ve birlikte çalıştıklarımız için her zaman temel standartları belirliyordu:
"Rahmân’ın kulları, yeryüzünde tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” derler. Onlar, gecelerini Rableri için kıyama durarak ve secdeye vararak geçirirler. Ve onlar, "Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır; doğrusu onun azabı sürekli ve acıdır. Şüphesiz orası ne kötü bir karargah ve makamdır" derler. Ve onlar infak ettiklerinde (harcadıklarında) israf ve cimrilik etmezler; bu ikisi arasında dengeli bir yol tutarlar. Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarmazlar, haklı bir sebep olmadıkça Allah haram kıldığı için kimseyi öldürmezler ve zina etmezler. Bunları yapan cezasını bulur; kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve hor ve hâkir olarak orada ebedî kalır. Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere dönüştürecektir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Kim tevbe edip salih amel işlerse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner. Ve onlar, yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile geçip giderler. Ve onlar, kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler. Ve onlar, “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi muttakilere önder eyle” derler. İşte onlar, sabretmelerine karşılık saraylarda ödüllendirilecek ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacaklardır. Orada ebedî kalacaklardır. Orası ne güzel bir karargah ve makamdır!"
İman ve idrak etmiştik; erkek veya kadın, bir Müslüman için başka bir ölçüye gerek yoktu çünkü.
Gece mesaisi henüz bitmemişti. Fırtına’nın benim yerime bugün İzmir’e uçacağını söylemiştim Kolağası’na. Fırtına’yı evinden alarak havaalanına bırakacak, dönüşte de havaalanından alarak onu tekrar evine götürecekti.
O da hemen Fırtına’yı aramış, ondan uçuş saatini öğrenmiş ve kendisinin şirketten çıkış zamanını planlamıştı.
Bedelli askerlik yasası çıkalı birkaç ay olmuştu, askerlikle ilgili talimatımı da hemen yerine getirecekti, ancak evlilikle ilgili talimatımı yerine getirebilmesinin şimdilik zor olduğunu söylemişti Kolağası.
‘Kız yok, Abi!’ demişti neredeyse bağırarak. ‘Annem-babam kafamın etini yediler, evlen diye; ama evlenebileceğim bir kıza rastlamadım ki bugüne kadar!’
İşinde başarılı, yakışıklı, bütün ibadetlerini titizlikle yerine getiren, inandığı Kur'an'ı hakikatın tek kaynağı olarak inceleyen, bütün bilimsel yayınları düzenli olarak takip eden Müslüman bir gençti Kolağası. Ve evlenebileceği bir kız bulamamaktan şikayet ediyordu.
Ona neden böyle düşündüğünü sormuştum, biz, Aşçı Sultan’ın getirdiği çayları içerken.
‘Abi!’ demişti esefle. ‘Üniversitede iken bizim sınıfta bir kız vardı; tesettürlü, af edersin, yeşil gözlü, güzel, eşim olabileceğini düşündüğüm biriydi. Onunla konuşmuştuk kısa bir süre. Muhacirdi, Yörük olduğumu öğrenince, ‘Yörüklüğünü bırak da gel!’ demişti. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Bir Müslüman genç kız nasıl böyle düşünebilirdi? Uzaklaştım ondan, ama içimde de derin bir yara bıraktı!’
‘Hepsi o kadar mı, Kolağası?’ diye sormuştum gülümseyerek. ‘Bütün kızlar, o Muhacir kızdan mı müteşekkil?’
‘Yok, Abi!’ demişti yine üzüntüyle başını eğerek. ‘Peşimden koşturan güzel bir kız vardı, yine üniversitede. Onun bana âşık olduğunu söylüyordu arkadaşlar; ama çok açık giyiniyordu ve inançlı biri değildi. Ortak arkadaşlarımıza ‘kara çarşaf bile giyebilirim, eğer isterse’ diyormuş, öyle biri ile uğraşarak hayatımı zindan edemezdim Abi, hevesi geçince eski huylarına geri dönüyorlar bu tür insanlar; insan yedisinde ne ise yetmişinde de o!’
İD gelmişti aklıma, Kolağası’nı dinlerken. Ruhlarını sarıyordu bir heyecan dalgası ya da heves; kapıldıklarında gözü kararıyordu özgür yetiştiklerini düşünen genç kızların ve kadınların. Çevrelerindeki erkeklerde bulamadıkları şeyleri bir erkekte bulduklarında da onun için hemen her türlü fedakarlığı yapıyorlardı başlangıçta... ama sonrası genellikle hüsran oluyordu. Bir süre sonra sıkılıyorlar, hükmedici oluyorlar ve arkalarında bıraktıkları harabelere bakmadan çekip gidiyorlardı.
‘Hepsi bu kadar mı, Kolağası?’ diye sormuştum yine. ‘Kızların soyuna kıran mı girdi?’
O da gayr-i ihtiyarî gülmüş ve ‘Sonuncusunu anlatayım Abi, bu biraz uzun sürecek ama!’ demişti beni uyararak.
‘Olsun, dinlerim!’ demiştim ben de çayımı keyifle yudumlarken. ‘Sonunda başına belayı saracağız ya, dinlemek ne ki!’
Bilindik bir hikayeydi benim için. Fırtına’nın karısının yaşadığı karanlığa benzer bir karanlıktı bahsettiği genç kızın içerisinde bulunduğu karanlık.
Bir akrabası vasıtasıyla yeni mezun doktor bir kızla görüşmüştü Kolağası, sonra kızı istemişler ve nişandan biraz önce de ayrılmışlardı.
‘Ona söylediğim son cümle ‘sizin dininiz size, benim dinim bana’ idi, Abi!’ demişti anlatmaya başlarken.
Çalışma arkadaşlarımı titizlikle seçiyordum. Bilinçli birer Müslüman değillerse birlikte çalışamazdık; bencil, düşüncesiz, kapitalist, kıskanç ve özgür iradeye sahip olmayan insanlara aramızda yer yoktu. Kölelerle işimiz yoktu açıkçası.
‘Bir hayâl dünyasında yaşıyordu, kafasında kendisinin de içtenlikle inanmadığı, taklitçi bir şekilde sürdürdüğünü fark ettiğim bir inanç dünyası vardı!’ demişti Kolağası, doktor kızdan bahsederken. ‘Evliyalar, türbeler, bitmez-tükenmez zikirler, irfan, hikmet, hakikat gibi ezberler falan. Tasavvuf diye bir dinleri var; akla düşman bir din. Bu, bizim dinimiz olan İslam değil. Bu konunun her zaman Kur'an merkezli düşünülmesi gerekiyor Abi, ‘Lekum dînukum veliyedîn’ diyor Kur’an. Bütün dinler bayramlara, mübarek ya da kutsal gecelere, festivallere indirgenecek kadar yoklar zaten. Bu akılsızlar yüzünden, İslam gibi yüce bir din, sapık-sapkın dinlerin, düşüncelerin ve felsefelerin karşısında ezik insanların ve toplumların dini olarak lanse ediliyor. Biliyorsun Abi; Türkiye'de dinin, düşüncenin ve bilimin ahlakî bir sorgulaması yapılmış değil; yapmaya niyetli olanlar da hemen bu köleler tarafından baskı altına alınıyor!”
‘Bir doktordan daha fazlası beklenirdi aslında!’ demiştim ben de düşünceli bir şekilde.
‘Evet, Abi!’ demişti keyifsiz bir sesle. ‘Ona da ‘Dinin, düşüncenin ve bilimin ahlakî sorgulamalarını Kur'an'la yapmadığınız sürece yalpalayacaksınız, asla dik duramayacaksınız. Hikmet'in, Hakikat'in tek kaynağı Kur'an'dır; o kaynaktan alınacak olanı alacak olan selim akıl, en büyük sermayesidir insanın; gerisi hüsrandır!’ demiştim!’
‘Senden ne istiyordu, evlilikten ne bekliyordu?’ diye sormuştum dikkatle.
‘Aşk, Abi, Aşk!’ diyerek yükseltmişti sesini. ‘Ona da bağırmıştım o zaman. ‘İlahî Aşk de. Ve troleybüse her bineni sev; gece gündüz sev; aşk ile sev; fena fillah ol; bekâ da bâki ol; hayâl ettiğin tanrı falan ol, çünkü sen gerçekte Müslüman değilsin! Tasavvuf tek başına geçmiş sapkın dinlerin ve felsefelerin toplamı olarak Hikmet ve Hakikat kaynağı olan Kur'an'ın tam karşısına dikilmiştir. Mutasavvıf nedir ya? Kusura bakma, Zuhruf 44'e inanan bir Müslüman, başka herhangi bir etiketi tiksinerek reddeder!’ demiştim!’
‘Çok teknik terimlerle yüklenmişsin ama!’ diyerek doktor kızın tepkisini anlamlandırmasına yardım etmeye çalışmıştım.
‘Çok hazırlıklı ve kurnazdı, Abi!’ demişti. ‘Bana ‘sen de herkesi tekfir eden haricisin o zaman’ demişti kızarak. Ben de yapıştırmıştım gerçeği yüzüne. ‘Haricîler ve Sufîler, "sizin dininiz size benim dinim banadır" diyor mu? Haricîlik ve Sufizm; bu ikisi de her türlü özgür iradeyi düşman kabul eden şeytanî faşizmin ta kendisidir!’ demiştim. O ‘sevgili peygamberimizin sünnetini, hadislerini de inkar ediyorsun!’ diyerek suçlamıştı beni sonra. Daha da kızmıştım, ‘Allah'ın Elçisi'ni yok sayan sapıktır zaten, onun Kur'an'a inanması ve onu temel alması da beklenemez. Sünneti, Gavslara inanarak dinden çıkaran sensin... Çünkü burada öyle biri yok. Allah’ın son elçisine aittir diyerek sayısız söz ve fiil uyduranların sözlerini hadis diyerek kabul etmek asıl sapıklıktır’ demiştim!’
‘Bin iki yüz yılın temel çatışması bu, Kolağası!’ demiştim onu takdirle dinlerken. ‘Bu çatışmayı onunla çözemezdin sen!’
‘Öyle de oldu, Abi!’ demişti Kolağası rahatlamış bir şekilde. ‘Bir müşrik olduğunu bile fark etmeyen bir eşle nasıl ömür geçirebilir insan? Ben sadece Allah’a dua edeceğim, o araya bir sürü şeyhin, gavsın, bir de ‘gavs-ı azam’ dedikleri tiplerin adını anacak ve sonra sıra dua etmek için bir ihtimal Allah’a gelecekti. Mekke’de Allah’a inandıklarını söyleyen, ama Allah ile aralarında aracılık etsinler diyerek puta tapan müşrikler vardı, Allah niye elçi gönderdi ki?’
Sıkıntı
Takip et: @SonsuzArk
- Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur.
- Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
- Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
- Sonsuz Ark Yayınlarının Kullanımına İlişkin Önemli Duyuru için lütfen tıklayınız.
