12 Nisan 2018 Perşembe

SA5942/KY70-ZK3: Tıkanmış Lavabo Boruları

"Biz iyi olursak, iyiyi istersek dünya da güzelleşir demiştim arkadaşlara. Ne kadar basit ve ama ne kadar iddialı bir söz."


I.

-Kafamın içinde car car konuşan bir kadın var-

Ne istediğimi bir türlü kestiremiyorum. Çocukları da al ve baba evine git diyorum kendime, sonra tam hazırlanıyorum, bir sigara yak öyle çık diyor içimdeki uyuşukluk. Sigaranın biteceğini anlayınca aceleye getirip bir sigara daha, bir sigara daha…

Gitmeyi bırak, mutfak masasına sımsıkı çivilenmiş kollarım kıpırdamıyor bile. Bacaklarım desen hiç varlığını hissettirmiyorlar. Bir küllük dolusu izmarit öylece duruyor önümde. Hani azaltacaktım ben bunu. Üstelik birazdan çocuklar çalar zili. Yemek de ister bunlar şimdi… Çocuklar neyse de kalkar gelir şimdi kaynana, nasılsa duymuştur olan biteni. Bir de ona açıklama yap, çıldırmışlığını cümlelere yansıtmadan, makul görünmeye çalışarak…Yok bütün bunlar şu halimle yapabileceğim şeyler değil.
Saçlarım bitlenmiş gibi kaşınıyor, açık pencere camından belli belirsiz görüntümü görüp bir ağlamak tutuyor beni, bir acımak tutuyor beni... Yazık değil mi ha! Onca seneye, onca emeğe, iki çocuğa…

Sen söyle şimdi ne yapayım ben. İçimde kopan fırtınaları dindirdim hadi, hadi çenemi kapattım, oturdum oturduğum yerde. Ya şu kafamın içindeki kadın! Onu susturabilecek miyim, beni küçümseyen, aşağılayan o kadın, kafamda bana tepeden baktıkça nasıl ikna edeceğim kendimi,  kendime ne diyeceğim onca sözden sonra?

Gitsem baba evine, alsam çocukları ne olacak tabiki de biliyorum... Ya da bilmiyorum belki de, korkularım üzerime üzerime geliyor. Bir işim bile yok. Sıfırdan başlamak, daha doğrusu başlayacak gücü bile bulamamak… 

O kadar güçlü, o kadar tuttuğunu koparan ben şimdi bak nasıl da çökmüş, nasıl korkmuş haldeyim. 

Kafa tutmasını bilirdim,  o küçücük boyumla ‘Biz kimseyi öldürmedik, biz derslere girmek istiyoruz sadece!’ diye bağırdığım günlerimi düşünüyorum da. Şimdi bak akşam üstü olmuş evde belki birkaç gündür üstümdeki bu benden vazgeçmiş pijamamla camdaki benle yüzleşiyorum. Kafamın içindeki o şirret kadına laf yetiştirmeyi neden bir türlü beceremiyorum.

Küçük kızım, ‘Bu gün de bizimle değilsin anne, hiç özenmemişsin kendine’ diyor. Artık onlar da huzursuz. Bir çözüm bulmalıyım; belki yeniden okula başlarım, örnek olurum çocuklarıma. Artık bu yaştan sonra sıfırdan başlamam çok zor belki, ama yarım kalmışları tamamlayabilirim, buna okuldan başlayabilirim. Sıfırdan başlamak için güçlü değilim, gördüklerimi görmemiş gibi yapıp, duyduklarım karşısında sağırlaşıp tutunmalıyım bir amaca. 

Bir amaç… Eskiden ne çok amacım varmış meğer. Çeyiz sandığına bol bol tıkıştırmışım o amaçlardan. Yaşlı teyzelerin, okuma yazma bilmeyen kadınların, Kur'an okumak isteyenlerin etrafımızda toplandığı mekanlarımız olacaktı. Müslümanların dertlerini anlatacaktık, problemlerini. Cuma günleri Amme-Yasin okuyan kadınların arasına karışıp Çeçenistan’dan, Keşmir’den, ümmetin mazlum coğrafyalarından bahsedecektik. Bosna’daki kadınların çığlıklarını köylerimize kadar taşıyacaktık…

Şimdi ise tezgahın üstünde dünden kalma yumurta artığının artık çürümeye başladı tava. Vişne suyunun dibini kırmızılaştırdığı bardaklar, açık unutulmuş bir çekmece, ağzı bağlanmadığı için kurumaya yüz tutmuş ekmek dilimleri…

Annem gelse beni evlatlıktan reddederdi. Kendisi bayılır kolalanmış dantellere, kar beyazı örtülere, el örme perdelere. Annem zaten gençliğimin katili. Okul kapısından üst üste çevrildiğimiz günlerde fırsat bu fırsat deyip görücü kabul günleri tertipleyen annem. Elime orlon ip ve bir tığ tutuşturup paspas ördürmeye kalkan annem. "Elalemin evine çeyiz diye kitap mı götüreceksin senin de iki kolun var hepsini ben öremem ya, tut şunun bir ucundan” diyen annem. Annem mahalle baskısı, annem ev içi psikolojik şiddet, annem…

Şimdi gelse ne güzel olurdu ama. Kocayı da boşamak üzereyim zaten. Evin her tarafı çocukların oyuncakları ve kesip kesip ortalıkta bıraktıkları kartonlarıyla kaplı. Banyo desen çamaşır gününü en az bir hafta geçirmiş durumda, çocukların renkli, beyaz bütün kıyafetleri iç içe, üst üste ve ter  kokuları daha adımını atar atmaz hissediliyor. Girse de annem banyoya o kendi banyosuna doluşturduğu renkli ve kokulu sabunların benim banyoma fayda etmeyeceğini görse.

II.

-Çünkü sadece tanıklığımız dünyayı biçimlendirmez-

Abdest alayım dedim, ama lavabonun borusu tıkanmış. Su gitmiyor. Biraz uğraşmaya kalktım gider borusuyla, üstüm başım, ortalık pis bir kokuyla birlikte yumak yumak olmuş saçlar öylece ellerime döküldü. Midemi bulandıran bu anı görmemek için gözümü kapattım, ama kokusu olduğu gibi burnumda. 

Ellerimdekini alelacele yerdeki yumuşak tüylü, okyanus mavisi rengindeki banyo paspasının üstüne attım ve çıktım…Bir yandan elimi yıkayıp bu pis kokuyu üzerimden atmak istiyordum diğer yandan da hanıma sesleniyordum. Gerçi seslenmek ne kelime avazım çıktığı kadar bağırıyordum:“Bu saçlarınızı kökünden keseceğim!”

Üstümdeki kıyafetleri çıkarıp elimi yüzümü yıkayıp üstüme sinen kokudan arındıktan sonra hanımın bağırmaları başladı bu kez: "Çöp kutusuna atsaydın ya kalkmış olduğu gibi ortalığa atmışsın. Sizin bana kastınız mı var, ne istiyorsunuz benden!”

Her tarafı pırıl pırıl görünen lavabonun o kadar pisliği borusunda taşıdığını kimse düşünmezdi. Günde en az iki kez çamaşır suyuyla her tarafı temizleyen ve her yere koku kalıpları koyan hanım, hem çıkan pisliğe şaşırdı hem benim yaptığıma. 

Sonra hayattaki tanıklıklarımı düşündüm. Büyük iyi niyetlerle girdiğim cemaatleri ve cemaatlerin dışarıdan pırıl pırıl görünen yüzlerini. Kibar, sevecen ve mütevazı insanlardan oluşan halkaların, sohbetlerin uzun süre insanı nasıl da oyaladığını. 

Biz iyi olursak, iyiyi istersek dünya da güzelleşir demiştim arkadaşlara. Ne kadar basit ve ama ne kadar iddialı bir söz. Sanırım eşim de sürekli böyle düşünmüş ve temizlik diyerek sürekli fayansları, mermerleri ovalamış durmuş. Sonra bir gün yavaş yavaş lavabodan suyun akış hızının azaldığını görürmüş, ama çok fazla da ciddiye almamış. Devam etmiş ovalamaya, parlaklığını kaybetmemesi önemlidir çünkü. Biter bitmez koku kalıpları mutlaka alıp doldurmuş banyoya üçer beşer…

Cemaatle de öyle. Bazen bir şeylerin yanlış gittiğini hissedersin. O kibarlıkta gizli bir kabalık sezersin, ama yakıştıramazsın. Sonra bir bakarsın o mütevazılık arada korkunç bir kibre dönüşüyordur ama yine kendini suçlarsın hatta tövbeler edersin. Bir yüzüne vursan diğer yüzünü çevirecek gibi görünen insanların yaptığı hesapları yakalarsın masanın çekmecesinde. Ne ayıp! Başkasının çekmecesi karıştırılır mı deyip yine kendini suçlar ve bu kadar suçlanmışlıkla kendini baş başa bırakıp çıkamazsın o işin içinden. Ta ki... Şüpheyi öldürmezsen rahatın bozulur, uykun da. 

Sonra bir gün o kibar insanların birden tüm maskelerini indirdiğini, tüm mütevazılıklarını bir kenara bıraktığını ve olanca kabalığıyla, ağızdan köpükler çıkararak bağrı açılmamış küfürler savurduklarına tanıklık edersin. Her tarafı pis bir koku sarmıştır ve sen ellerinde kalan ve payına düşen kötülüklerle baş başa kalırsın. Ellerin titrer. Hem miden bulanır hem karnına bir kramp girer üstelik gözlerin de olan biteni seyretmeye tahammül edemez. 

Bütün elindekini oraya atar ve kaçarsın. İlk fırsatta üstüne o insanlardan sinmiş tüm kelimelerinden kurtulursun, onlara benzemek için giydiğin kıyafetleri adeta yırtarak  çıkarır atarsın. Ve arındıktan sonra bağırmaya başlarsın: "Ben temiz biriydim, bu pislikleri nasıl olur da üstüme bulaştırırsınız!  Beni böyle bir işe nasıl ortak yaparsınız!”


Zeynep Karataş, 12.04.2018, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Kendime Söylediğim Şeyler





Sonsuz Ark'ın Notu: Zeynep Karataş Hanımefendi'ye çalışmalarını bizimle paylaştığı için teşekkür ederiz. 29.03.2018, Seçkin Deniz


Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı