24 Mart 2018 Cumartesi

SA5839/ÇY10-AÖ32: Selim Ağa ve Çocuklarının Hikayesi




Tarih 1920’ler. Daha Cumhuriyet ilan edilmemiş, Osmanlının son dönemleri. Hikaye, Doğu Akdeniz taraflarında, Elbistan ovasında bir köyde geçiyor.

Köyün evleri kerpiçten ve tek katlı imiş. Neredeyse her evin bahçesi varmış, fakat sayılı kişiler bahçelerine bostan eker ya da meyve ağaçları dikerlermiş. Köyün üst yanından bir Çay akarmış. Çay boyunca söğüt ve kavak ağaçları sıralanırmış. Köyü çepeçevre dolaşan bir de ark varmış. Bu ark tarlaları sulamak içinmiş.

Köyde yaşayanlar yazın sıcağının bunaltığı gecelerde damların üzerinde yatarlarmış. Kışın ise evlerin orta yerinde ocak yakılırmış. Kibritin veya çakmağın az insanda olduğu zamanlarmış. Bu nedenle insanlar komşularına ateş almaya giderlermiş, ocağı daha sönmemiş olanlardan kızgın köz alınıp ocak tutuşturulurmuş. Köy kahvesi olarak ağaların köylülere ayırdığı küçük odalar kullanılırmış. Erkekler orada bir araya gelirlermiş. Köyün büyükçe bir meydanı varmış. Hasat zamanlarında genelde köylüler bu meydanı kullanırlarmış.

Köyde ağalık düzeni hüküm sürermiş. Hikaye tam da burada başlıyormuş.

***

Köyün üç ağasından biri imiş Selim Ağa, ağaların en zengini. Evi tam bir ağa evi imiş; kerpiçten ve iki katlı, odalarının sayısını tam olarak bilen yokmuş. Misafirlerin ağırlandığı büyükçe bir salon varmış; ahşaptan paravan yapılarak haremlik -selamlık şeklinde oturulması sağlanan salonun duvarlarında el örmesi renkli halılar asılırmış. 

Köyde ipler, koyunun yünün iğ denilen alet ile eğirilmesi sonucu elde edilirmiş; yünlerin boyanması için soğan kabuğu, nar kabuğu, ceviz yaprağı gibi bitkilerden boyalar yapılırmış.

Selim Ağa’nın en gözde halısı o dönemler “kız kaçıran” duvar halısı imiş. Halının desenlerinde; geceyi anlatmak için mavi renk üzerine yıldızların ve ayın işlendiği, alt kısımlarda ahşap evler ve camiler, birkaç yeşil ağaç ve uzunca bir yol, yolda üzerinde bir beyaz bir siyah iki at varmış. Beyaz at önde, atın üzerinde pembe giyinmiş, uzun siyah saçlı, yirmili yaşlarında olduğunu düşündüren bir kız ve ona sarılmış, beyaz kaftan giymiş, esmer uzun boylu yine yirmili yaşlarında olduğunu düşündüren bir erkek varmış. Siyah at ise beyaz atın arkasında dörtnala koşar vaziyette imiş; üzerinde siyah kaftan giymiş, sarıklı, uzun sakallı, sinirli ve yaşlı olduğunu düşündüren bir adam varmış.

Bu halı Selim Ağa’nın salon duvarının erkeklerin oturduğu bölümünde asılı imiş. Görenlerin gerçek zannedeceği kadar ustaca işlenmiş. Bakan bir daha bakar ve hayran olurmuş.

Pencerelikleri (o zamanlar perde, tül gibi şeyler yoktur) ahşaptan ve özel işlemeli imiş. Akşam olunca tüm evin pencerelikleri kapanırmış. Evin merdivenleri ahşap oymadanmış. Genişçe bir avlusu varmış evin. Avluda o vakitler herkeste bulunmayan tulumba, tandır, odunluk, özel işlenmiş ve boyanmış yayık bulunurmuş. 

Avlu giriş kapısından girdikten sonra uzun yolluktan geçilirmiş. Yolluğun etrafı pembe güllerle çevirili imiş. Mayıs ayı geldiğinde etrafı mis gibi gül kokusu sararmış. Evin arka kısmında ise ucu bucağı görünmeyen meyve bahçeleri varmış.

Selim Ağa'nın zenginliği dillere destan. Evler, bağ, bahçe, tarla... Bir de küpecikler dolusu altınları. Selim Ağa’yı efsane yapan küpecikler dolusu altını olduğu dedikodusu imiş.. Fakat altınları dünya gözü ile gören yokmuş. Altınlar sadece köylünün gece toplantılarında çenesini yorarmış. Kimisi duvara gömdüğünü, kimi tarlasına, kimi de bir kuyuyu ya attığını iddia edermiş. Küpeciklerde saklı altınlar öyle ün yapmıştır ki civar köylerde bile Selim Ağa'nın altınları konuşulur dururmuş.

Selim Ağa, uzun boylu, geniş omuzlu imiş; hani zorlasa tek omuzunda iki çocuk taşıyacak gibi. Esmer tenli, saçları gür, yanakları dolgun ve kırmızı hani elma yanak denir ya o tertiptenmiş. Kaşlarının arası açık, sinirlendiğinde kaşlarını çatsa dahi o kaşlar hiç bir araya gelmezmiş. Asil ve heybetli bir duruşa sahipmiş. Giyimine kuşamına özen gösterirmiş. Siyah şalvarı, siyah yeleği, beline sardığı upuzun kuşağı, başındaki kırmızı fesi, uzun çizmeleri ile köylülerin uzaktan gördüklerinde bile tanıdıkları tek ağa imiş.

Zekice de bir adammış. Her şeyin üstesinden gelirmiş. Çok çalışır, az yorulurmuş. Ağa olmak kolay değil. Davarlar, sığırlar, tarlalar, ekinler. At binmekte de pek mahirmiş. Evinden çıkıp köy meydanından sert bir rüzgar gibi esip geçerken köylüler hayran hayran ona bakarlarmış.

Köy ağalarının olmazsa olmazlarındandır hizmetkarlar. Haliyle de Selim Ağa’nın bir sürü hizmetkarı varmış. Sabah gelip işlerini görür akşam dönerlermiş. Selim Ağa, tüm işlerini Allah’a havale etse de yine de kolay kolay kimseye güvenmez, tedbiri elden bırakmazmış. Köyde sorup soruşturup güvenilir bulduğu geçten bir erkeği sağ kolu yapmış. Bu genç her daim Selim Ağa’nın yanı başında imiş. Bu genç delikanlı da duymuştur Selim Ağa’nın küpecikler dolu altınlarının olduğunu. Evde, tarlada, ahırlar da hep gözleri küpecikleri ararmış. Geceleri küpecikleri bulduğunu, onları yere atıp bir bir kırılıp çil çil altınların yağmur gibi damladığını hayal edermiş. Bir süre sonra hayal kurmak ona yetmemiş. 

Gece vakti gelip evin etrafında dört dönermiş ama nafile. Bir türlü gündüz ayarladığı yeri bulamazmış. Bu işi bıkmadan usanmadan senelerce yapmış. Amma ve lâkin eve bir türlü giremezmiş. En son vicdanı içini kemirmiş, ekmek yediğim yere ihanet ediyorum diyerek Selim Ağa'ya açılmaya karar vermiş.

- Ağam senelerdir ben senin altınlarının peşindeydim, gece eve girip senin altınlarını bulmak için gündüz yer ayarlayorum, gece geliyorum bulamıyorum. Her yer duvar oluyor sanki, giremedim bir türlü. Beni bağışla, demiş

Selim ağa, imanı kuvvetli bir adammış; her gün uyumazdan evvel kırk defa Ayet'el Kürsî'yi okur üflermiş.

Bu olaydan sonra ağa erkek evlat eksiliğini çok hissetmiş, oğlu olsaydı da sağ kolu olsaydı, yanından ayırmasaydı, birlikte at koşturup, işleri hallediverselerdi diye düşünürmüş.

Ağa geceler boyu düşünüp durmuş. Bir haller olmuş ağaya. Kimseye söylemeden civar köylere gidip, erkek evlat sahibi olmak için karısının üstüne kuma almış. Amma işler farklı olmuş. İlk karısı, kuma geldikten bir kaç ay sonra bir erkek çocuk doğurmuş.

Dünyalar Selim Ağa'nın olmuş. Koyunlar kestirmiş, kazan kazan yemekler dağıtmış.

Selim Ağa'nın ilk karısından üç kızı bir de oğlu olmuş.

En büyük kızı Esma kimse Esma demiyor adı Esme kalıyor, ikinci kız Döndü, başka bir hale evrilecek bir isim olmadığından Döndü olarak kalmış. Üçüncü kız Rukiye. Herkes ona Uruk diye hitap ediyormuş. Yeni doğan oğlunun adı da Şıh Muhammed.

Selim Ağa tam bir Ağa oğluna yakışacak bir ad vermiş çocuğuna. Ve en çok seveceği oğlu olacak.

İnsanlar Selim Ağa'nın altınlarını malınu mülkünü konuşurken Selim Ağa ilk acısını yaşamış. Şıh Muhammedin annesi o dönem ince hastalık diye bilinen veremden ölmüş. Şıh Muhammed kundaktayken analık eline kalmış. Şıh Muhammed'le beraber, Esme, Döndü, Rukiye de öksüz kalmış.

Selim Ağa, oğlunu gözünden sakınıyormuş. Onu çok seviyor, her şeyiyle ilgileniyormuş. Anasının yokluğunu aratmıyormuş ona.

Esme, öksüz kaldığında on iki yaşındaymış. Uzun boylu, açık tenli, esmer güzelce bir kızmış. Ağa kızı olduğu için isteyeni pek çokmuş. Köyün zenginlerinden Alikayalar’a on üç yaşında gelin olmuş. Dört çocuk doğurmuş Esme. Yirmi yaşında ise kocası veremden ölmüş.

Döndü; ufak tefek, esmer fazlaca bir özelliği olmayan kızmış. Babası ona Kuran’ı Kerimi okumayı öğretmiş. O zamanlar meşhur olmuş Ahmediye kitabını okutmuş. Muhammediye kitabından ise yıldızları öğrenip ara da fal baktığı oluyormuş. Yaşı küçük olmasına rağmen hastalığı, herhangi bir sıkıntısı olanlar Döndü’ye gidip okutur üfletirmiş.

Rukiye ise kız çocukların en küçüğüdür. Kimse ismiyle hitap etmezmiş ona. Nereden çıktığı bilinmiyor, Uruk olarak ismi değişmiş. Uzun boylu, çirkin denilebilecek kadar güzel değilmiş. Okuma yazmayı öğrenmemiş.

Kendisini Ağa kızı olması münasebetiyle çok kişi istemiş, ağa ise en küçük kız olduğu için kolay kolay kimseye vermek istememiş.

Köyde öksüz, yetim kalmış bir genç sürekli Uruk’u istermiş Selim Ağa’dan, ama Selim Ağa bir türlü ikna olmazmış. Genç bir gün at nalı bulup, tandır ekmek yapanların yanına gidip nalı tandıra atmış. Kadınlar şaşırmış, ne yaptığını sormuşlar.

 Genç:

-Uruk’a büyü yaptırdım, yarın sabah evimde bilinDemiş.

Ertesi sabah köy Uruk’un o gence kaçtığı haberi ile çalkalanmış.

Kocası Uruk’a gün yüzü göstermezmiş. Kendisine çok para kalacağını zanneden koca para gelmeyince Uruk’u dışlamaya başlamış. Üzerine üç tane kuma getirmiş. Uruk’un artık babası da ölmüştür. 

Uruk Gidecek yeri olmadığından kocasına ölene kadar katlanmış. (2011 yılında 102 yaşında vefat etmiştir.)




Ahu Öztürk, 24.03.2018, Sonsuz Ark, Çırak Yazar, Öykü




Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı