23 Mart 2018 Cuma

SA5837/KY1-CÇ479: Bir Meczubun İç Konuşması

"Neyse.. kurtulacağım.. tüm bu sefillerden, bu sefaletten, bu gaddar insan dünyasından yarın kurtuluyorum."


İşte ben buna deli oluyorum. Buna sinirleniyorum. Bütün sinirlerim bu yüzden tepeme çıkıyor. Ne demekse ‘Bütün sinirlerim tepeme çıkıyor!’? Ne ahmakça bir deyiş. Sanki tepemizde sinir falan yok! Hoş belki de benim tepemde sinir yoktur. Ağız alışkanlığı. 

Ben kendilerine insan diyen varlıklardan bir varlık olduğumdan kuşkuluyum. Yok, kendilerine insan denen varlıklarla dışsal benzerliğimiz bire bir. Ancak bu benzerliğin ‘salt bir benzerlik’ olup-olmadığına dair kesin bir bilgim yok. Sesimi çıkarmıyorum. Yani madem onlar da –insanlar- beni kendilerinden biri olarak görüyor, ne diye bozayım onların oyununu. Hem insanlar oyunları bozuldu mu çıldırırlar. Öyle böyle de değil hani. Onlardan biriymişim gibi rol yapıyorum. Rol yapmak zorundayım zira insanlar farklı olana tahammül edemiyorlar. Farklı olandan acayip korkuyor olmalılar. Bu yüzden farklı olanı ortadan kaldırmadan rahat edemezler. 

İnsanlardan farklı olduğumu sezdiğimde kendi kendime,

-Durup dururken ne diye kendimi ateşe atayım! Dedim ve onlardan biriymişim gibi rol yaptım. Hoş belki onların dediği gibi ben de insan olabilirim. Yine de kuşkuluyum. Kuşkum insan olmadığım yönünde ağır basıyor. Ben kesinlikle insan değilim. 

Bir ailem olmayışı bu kuşkularımı beslemiştir. Bana yetim-öksüz diyorlar kendilerinden biriymişim gibi algıladıklarından. Doğru ise eğer beni bir çöp bidonunun kenarında eski püskü paçavralar içinde bulmuşlar. Sessiz sedasız öylece duruyor etrafa bakınıyormuşum. Yanıma birileri –biri kara diğeri alaca bir kediymiş onlar- yaklaşınca çığlığı basmışım da öyle farkıma varmışlar. 

Doğrudur. Kundakta olmam, onların bebeleri gibi ağlamış olmam, o an saçlarımın olmayışı velhasıl-ı kelam tıpkı onların bebeleri gibi görünmem onlara benim de bir insan olduğumu zannettirmiş olabilir. Bu onlar için yeterli olsa da benim için yeterli değil. İşte itiraf ediyorum ki dış benzerliğin yanında ortak bir tek noktamız yok!

Al işte şu kafasını parçaladığım sefilin hangi davranışıyla, hangi bakışı, görüşü düşüncesiyle kesiştiğim söylenebilir. Gelip burada, onca boş bankın arasında benim oturduğum banka kurulmasının anlamı ne? 

Ben onlardan kaçıyorum, elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum ama işte.. hayır yani derdin ne? Buna sinirlenmiştim. Buna deli olmuştum! Neyse ki yarın hem ben onlardan –insanlardan- hem de onlar benden kurtuluyorlar. Evet, idam edileceğim. 

Demiştim değil mi? Farklı olana insanların tahammülü olmadığını söylemiştim sanırım! Unutuyorum! Uzun zamandır sık sık unutur oldum. Bu hâle de –unutma hâline- sinirleniyorum. Neyse hepsi yarın bitecek. Gardiyanlar neşeli oluşuma bir anlam veremiyorlar. Gerçekten hiç olmadığım kadar neşeliyim. Anlam veremeyişleri –gardiyanların hâlime anlam veremeyişleri- onları birtakım uslamlamalardan uzak tutmuyor elbet! 

Arada bir –ben yanlarında değilmişim gibi, bu da onların ahmaklığı, saygısızlığı işte- avluya çıktığımızda –onlar da benimle birlikte çıkıyorlar, bir adım ötemde dolanıp duruyorlar, sanırım kendimi öldürerek onların beni öldürme zevkinden yoksun bırakacağım korkusuyla bunu yaptırıyor otorite- kendi aralarında gayet anlaşılır bir biçimde benim idam mahkumu olduğum günden infaz saatinin yaklaştığı her an niçin daha bir neşeli olduğumu tartışıyorlar. 

Uzun boylu bıyıklı olanı kısa boylu bıyıksız olana –boyunun verdiği avantajla olsa gerek pek bir üsten bakıyor uzun boylu kısa boylu gardiyana- ‘Ölüm korkusu onu böyle yapıyor. Birçok uzman bu konuda hemfikir!’ dediydi biraz önce bahçedeyken. Kıs kıs güldüm içimden. Uzmanlara güldüm. Her tür dehşetin kaynağı sorumlusu olan uzmanlara ettikleri imana, itimada güldüm. Uzmanlara inanan, bu inançlarını sorgulama gereği duymayan bu gönüllü ahmak mahkûmlara –gardiyanlara- kahkahalarla güldüm. İçimden güldüm. 

İçimden güldüm çünkü eğer aleni gülseydim hiç acımadan, idam mahkumu olduğuma bakmadan bellerindeki petrol artığından yapılmış lastik coplarıyla vücudumda iz bırakmayacak şekilde öyle şiddetle saldırırlardı ki.. yine de korkudan, yani saldırıp, dövecekleri korkusundan çekinerek yapmış değilim bu içten gülmeyi. Uğraşmak istemiyorum! Korkmuyorum! Hiç korkmadım! 

Ben de korku duyusunun olmadığını bilmiyorlar. Ben evet, ben korku nedir hiç bilmedim.  Yaşamadım o duyguyu. Yaşamadığım nice duyular, duygular gibi. Cahilliklerini suratlarına vurup öfkelendirme hevesi doğdu bir an içimde. Sonra vazgeçtim.  Niye umursayacaktım ki? 

Aslında bankta, onca boş bank dururken gelip yanıma oturan o sefili de umursamayacaktım! Umursamasaydım yarın idam edilmezdim. Ama iyi mi olacaktı? Hayır! Bunca zaman çektiğim işkencenin –insanlarla birlikte yaşamak dayanılmaz olmuştu artık- sürüp gitmesine gerek var mıydı? 

Hem ben bunu niye daha önce akıl etmemiştim ki? Daha önce akıl etseydim bunca sefile, sefalete de katlanmak zorunda kalmazdım. Her biri –insanların- tam bir sefil! Sefilliklerini zaman zaman yüzlerine vurmuyor değildim. Bunu yapınca –sefilliklerini yüzlerine vurunca- saldırıya uğruyordum. Sille tokat, tekme yumruk, bazen sopa, kayış.. artık öfkelerini ne dindirecekse onlara sarılır saldırırlardı. Aslında bende kendilerini dövüyorlardı. Evet! Ben de kendilerine zulmediyorlardı.

En çok da din konusunda! 

Bir tanrıya inandıklarını söylerler, cennet diye kusursuzluğun egemen olduğu bir yer kurgularlar, bu dünyayı sınav yeri diye bellerler ve her türlü haltı yerler. Tanrıları ‘cana kıymayın!’ mı demiş. Onlar hem bunu söyler hem cana kıyarlar. Ne kadar çok cana kıyarlarsa cennette en yüce makama yerleşeceklerine inanırlar. İyi ama tanrınız "Cana kıymayın?" Demiyor mu?

Tanrı adına yargıda bulunmayı küfür, sapıklık olarak kabul eder ve fakat yaptıklarının tam da o dedikleri olduğunu hiç düşünmeden gerçekleştirirler. Tanrı kendileri olur! Gasp onlarda, haksızlık yapmak onlarda! Birbirlerinin gırtlağını sıkma yarışı onlardan! Mağduriyetlerin nedeni kendileri. Sen bu dünyayı cennet kılmazsan, ölünce nah cennete varırsın! Böyle derdim, bazen şiddetli tartışmalarına denk geldiğimde. İnançları dünyayı cehenneme çevirirken cennet tasarlamak ahmakça değil mi?

Sadece birbirlerine de kıymıyorlar; bindikleri dalı kesiyorlar, suları zehirliyorlar, havayı karartıyorlar, börtü böceğin genleriyle oynayıp zehir kusuyorlar. Sanırım kendilerini içinde buldukları dünyayı ne kadar cehenneme çevirirlerse o kadar büyük bir ödüle kavuşacakları sanısı yer etmiş içlerinde. Her biri olmadık kadar iğrenç! Olmayacak kadar zalim!

Hayır ben O sefile ‘Bakın hemen yandaki bank boş! Oraya niçin oturmadınız?’ diye sordum. Sadece bu! Aaa! Anasına küfretmişim, karısına, çoluğuna çocuğuna hakaretler yağdırmışım gibi açtı ağzını yumdu gözünü! Bir de belinden kemerini çıkarıp üzerime hamle etmez mi? 

Birden gözlerim karardı. Kırk yıldır yediğim dayakları atan bu sefilmiş gibi geldi. Böyle bir his doğdu içimde! Bu kere alttan almadım! Hayır! Bu kere alttan almayacaktım. Tüm sinirlerim tepeme çıkmıştı. Bileğini tuttum. Kıvırdım. İncecik bir şeydi zaten, serseri! Bedenine olan güveninin kaynağını anlamış değildim. Zira benim yarım kadar bir şeydi. Kolunu olanca gücümle büktüm. Yere yıktım. Bağırıp çağırıyor, imdat istiyordu. Ama kimse yoktu. Hoş başkaları da olsa yine alamazlardı elimden. Gözüm dönmüştü bir kere. 

Yere yatırıp üstüne çullandım. Sonra da elindeki kemeri boynuna doladım sıktım. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Suratı mosmor kesildi. Soluksuz kaldı. Öfkemi alamamıştım. Üzerinden kalktım. Taş aradım. İrice bir taş bulup kafasına kafasına vurmaya başladım. Kafası yamyassı olmuştu! 

Otoritenin atadığı avukat halime acıyıp;

- İfadeni değiştirirsen, bir anlık bir sinir krizi dersen, belki hapishaneye bile gitmez, hastaneye yatırırlar! Dediydi.

İfademi değiştirecekmişim. "Bile isteye, zevk alarak öldürdüm", demiştim ifademde. Ki öyleydi. Her darbede coşmuştum. 

- Dua edin, dedim gülerek, avukata imkânım yok.. şuan imkânım olsa senin de kafanı o sefil gibi paramparça ederim! 

Şaşkın şaşkın suratıma baktı. Ne de olsa bir uzman! Uzmanlığı benim kurtuluşu istemem gerektiği yargısında bulunduruyordu. Oysa ikimizin de kurtuluş anlayışı başkaydı. Bunu anlayacak ferasetten yoksundu. Savunmamı delilik üzerine kurgulayacak ve böylece hapisten, idamdan kurtulmuş olacaktım. Oysa baştan sona yalan olacaktı. Bir yalan üzerine inşa edilen kurtuluşla yaşamanın acısından bihaber bu uzmana başka ne söyleyebilirdim ki.

Neyse.. kurtulacağım.. tüm bu sefillerden, bu sefaletten, bu gaddar insan dünyasından yarın kurtuluyorum. 

Azıcık eseflenmiyor değilim.. bunca zaman bunu niye akıl etmemiş, birkaç kişinin daha dünyasını değiştirmemiştim ki! 

Yazık! Böyle olunca bir kırk yıl boşa geçmiş oldu!



Cemal Çalık, 23.03.2018,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü
Cemal Çalık Yazıları






Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı