23 Aralık 2017 Cumartesi

SA5373/KY58-GÖKA59: Her Bekleyiş Umut Taşımaz

"Ama ne ki bekleyiş, umut değildir asla onunla özdeş tutulmalıdır. Evet, her ikisi de geleceğe dair hislerle dolu durumlardır ama umudun kolları geleceğin çok daha ötelerine uzanır."


Biz umut üzerine düşüncelerimizi paylaşırken, ülkemiz üzerine yaptıkları kumpaslar yetmiyormuş gibi bir de ABD’nin meşum Kudüs kararı çıkageldi. Aktüel olandan biraz kopup daha meslekî denilebilecek yazılar yazmaya koyulduğumuzda gerekçemizi, dünyanın içinde bulunduğu kaotik durum diye açıklamıştık. Böyle zamanlarda ülkemizden ve mazlumlardan yana saf tutmanın haricinde, fitneye mani olmak için, sadece kendi alanımızda, verimli düşüncelere yol açabilecek tarzda yazmak ve geleceğe hazırlanmak lazım geldiğini söylemiştik. Sözlerimiz, bugün de cari. Müsaade ederseniz umuda ençok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde umut üzerine düşüncelerimi aktarmaya devam edeceğim.

Herşeyden önce umudun bir bekleyiş ve arzu türü olduğunu söylemek ve kabul etmek gerekir. Bu üçü çoğu zaman bir arada, kucak kucağa sarılmış bir halde bulunurlar ama bilmeli ki umut, diğer bekleyişlerden ve arzulardan büyük farklılıklar gösterir.

Umudu iyimserlik gibi bekleyişten de ayırt etmemiz gerekiyor. Bazı hallerde gelecekte olacak bir olayın veya başlamış ama henüz neticelenmemiş bir sürecin bekleyişi içine gireriz. Umutta da odaklanılan zaman gelecek olduğu halde böyle bekleyiş hallerindeki sıkıntı ve kaygı, huzursuzluk ve korku görülmez. 

Bekleyiş, mutlaka az veya çok kaygıyla birlikte, onun refakatindedir. Bekleyişten kaygıyı çekip alırsanız, insan şimdiki zamana çökelir, pelteleşir, can sıkıntısına esir düşer. Umut ve bekleyişin gelecekle kurduğu bağlantı farklıdır. Bekleyişteki ikircim ve belirsizlik sisinin yerine umutta görüş açık ve aydınlıktır, vaat doludur, gelecek kayan bir yıldız gibi neşeyle kucağımıza doğru gelir. Bekleyişte de gelecek bize doğru gelir ama taşkın bir şekilde bir çığ gibi…

Türlü türlü bekleyiş içinde oluruz. Kimi bekleyişler kaygılı ve acılı, kimisi ise mutlu olaylara odaklıdır. Kimi bekleyiş kısa kimisi uzun sürer, kimisi de tam bitti derken tekrar başlar. Bazı bekleyişler somut, bazıları ise soyut ve maneviyat yüklüdür. Bazen de zerre miskal umudumuz yoktur ama öylesine bekleriz, bekliyor olmaktan kendimizi alıkoyamayız. Kimi zaman nakil için bir organ, kimi zaman doğumhane, ameliyathane kapısında bekleriz. Biz ya da yakınımız sınava girdiğinde, sınav sonucu beklediğinde de paçamızdan bekleyiş akar. Hasta olup olmadığımızı belirleyecek testleri, kullandığımız ilaçların etkisini de bekler dururuz. 

Tüm bunları öğrendiğimiz Eugenio Borgna, (Bekleyiş ve Umut, YKY) insan ilişkilerinin içine sızmış bekleyişlere de işaret eder: 

“Bekleyişte olmak, beklemek demektir ve beklemek de bakmak, ötekine bakmak ve bakılmayı beklemek demektir. Bir başkasının bir şeyler söyleyecek ve dikkat gösterecek bakışının bekleyişi, elbette ki en sade ve en sıradan bekleyişlerden biridir.” 

Beklemenin Latincesi 'exspectare'de onun bakmayla ilişkisi çok belirgin zira 'spectare' bakmak manasına geliyor. O yüzden Borgna haklı olarak, “o halde beklemek, ruhun yanısıra, çehre ve bakışlarla da, gelmek ya da olmak üzere olana, arzuyla ya da korkuyla yönelmek demektir” diyor. “Başkalarının bakışlarında kendi bakışlarımızın izlerini görürüz.” 

İşte tam da burada Türkçe, olanca marifetini gösterir, zira 'bak-mak', hem gözle hem duyguyla, kaygıyla yapılan bir iştir. 'Bak-an', bakım veren, kaygısını duyarak hizmet eden manasına gelir. Bakışlar, sadece bekleyişe değil umuda da yuvalık yapar.

Tuttuğumuz takımın maçını izlerken, bilet almışsak piyango çekilirken de bekleyiş içindeyizdir lakin neresinden baksanız hayatın çile dolu kaygılı bekleyişlerine göre nispeten eğlencelidir bu bekleyişler. Belki de antrenman, egzersiz, hazırlık niteliği taşır, ondandır modern zamanlarda takım tutmaya, şans oyunlarına merakımız… Kendi adıma neşeli bir takım taraftarlığının ideolojik fanatizmlerden bir parça bizi koruduğuna inanırım, bu söylediğim de onun gibi bir şey.

Bitirirken yine Borgna’ya kulak verirsek, “kısacası bekleyiş konusu, hayattaki sonsuz sayıdaki olayın, karanlık ve aydınlık, huzurlu ve acımasız, sakin ve taşkın, umudun gökkuşağından ya da umutsuzluğun buzullarından geçen bin bir olayın leitmotiv’i gibidir.” 

Ama ne ki bekleyiş, umut değildir asla onunla özdeş tutulmalıdır. Evet, her ikisi de geleceğe dair hislerle dolu durumlardır ama umudun kolları geleceğin çok daha ötelerine uzanır. Umutta gelecek bir çerçeveleme, bir kuşak gibi sıkan bir sınır çizgisi değildir. Umut zamanla ve mekânla tanımlı, sınırlı bir hal olmayıp doğrudan doğruya insanın bir başka varoluşsal özelliği olan özgürlüğe açılır, insanı zamanın ve mekânın dışına aşırır.

“Göklerde ve yerde bulunanlar, (herşeyi) O’ndan isterler. O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır” (Rahman/29). 

Bizi de içine katarak oluşup duran bu süreçle bizim hayata bakışımızın kesişim yerinde kıpırtıdır, cıvıltıdır umut…



Erol Göka, Prof. Dr, 23.12.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Uzaklardaki İnsan,

Erol Göka Yazıları




Sonsuz Ark'ın Notu: Erol Göka Beyefendi'ye, birey ve toplum sağlığı açısından çağın sorunlarına  'iyi' geleceğini düşündüğümüz değerli yazılarını bizimle paylaştığı için teşekkür ediyoruz. Seçkin Deniz, 05.06.2017



İlk Yayınlandığı Yer; Yeni Şafak





Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı