21 Aralık 2017 Perşembe

SA5360/KY60-ES41: "Allah Rızası İçin Karate Yaptık"



80 öncesi İslamcı gençliğini konuştuğumuz haberlerden birinde, “Hemen hemen hepimizin bir kuşağı vardı” sözleri söylenmişti. Kuşakla kastedilen karate, judo, tekvando gibi Uzakdoğu yakın dövüş sporlarının seviyelerini gösteren kuşaklardı. 1960’lı yılların başından itibaren İslamcı gençliğe yön veren, Türkiye’nin en eski ve köklü öğrenci teşkilatı olan Millî Türk Talebe Birliği (MTTB), o dönemde yaptığı sosyal, kültürel ve sportif aktivitelerle gençleri sağ-sol kavgasından uzak tutup ülkesine ve mukaddesatına bağlı bir şekilde yetiştirmeyi istiyordu. 

MTTB merkezlerinde, basketbol, voleybol, folklor eğitimleri de veriliyordu ancak tekvando, judo, karate ve güreş daha çok revaç görüyordu. Bunun sebebi üniversitelerde ve hatta liselerde bütün hızıyla devam eden sağ-sol çatışmasında kendini savunabilmekti. Sağcı ve solcu gruplar silaha sarılırken, İslamcı gençler hem kavgadan uzak durmanın hem de gerektiğinde kendilerini savunmanın yolunu böyle bulmuşlardı. 



Kendisi de ortaokulda adım attığı MTTB’de karate öğrenen ve daha sonra hoca olarak dersler veren, Birlik Vakfı İstanbul Şube Başkanı Hüseyin Öztürk’le o günleri konuştuk. Uzakdoğu sporlarını İslami kaygı ve düşüncelerle yaptıklarını anlatan Hüseyin Öztürk, yıllar sonra MTTB’ye geri verilen merkezde sportif faaliyetlerin yeniden başladığının müjdesini veriyor. Ancak o günün gözde sporları judo, karate, tekvando yerine şimdi okçuluk ilgi görüyor.

MTTB bünyesindeki sportif faaliyetlerin başlama tarihini hatırlıyor musunuz?

MTTB 1916’da Darülfünun (Hukuk Fakültesi) öğrencilerinin kurduğu bir teşkilat. Kurulduktan sonra bir süre sol görüşlü öğrencilerin hâkim olduğu bir yer olmuş. 1960’ların ikinci yarısından sonra İslamcı düşünce öne geçti. MTTB o dönemlerde önemli bir kurumdu. MTTB başkanı konuştuğunda gazetelerde manşet olurdu. Güzel işlere de imza atmıştır. Mesela Yunanistan’daki Atatürk evinin yakılması hadisesinde, Kıbrıs çıkartmasında milliyetçi bir duruş sergilemiştir. Türkiye’de solcu olsun, sağcı olsun, ülkücü olsun hepsinin ayağı buradan geçmiştir. Spor faaliyetleri ise yanlış hatırlamıyorsam 1966 yılında başladı.

Hangi dallar vardı?

Basketbol, voleybol, güreş. Bunların Türkiye’ye girişi 1968. Karate, judo ve tekvandonun girişi ise 1972. Uzakdoğu sporları daha önce yoktu, Türkiye’ye MTTB ile girdi. Türkiye’ye ilk gelen Uzakdoğu sporu judo. Ondan sonra karate ve tekvando girdi. Sıralama olarak böyle. Eskiden spor kulüplerinde boks vardı ama karate, judo ve tekvando geldikten sonra bunlar zayıfladı. Bizim salonumuz İstanbul’un en eski spor salonlarından. Eskiden İstanbul’da spor salonu sayısı 5’i 6’yı geçmiyordu. Burası bir merkezdi. Sporcu fabrikası gibiydi. 8 dalda faaliyeti vardı. Millî Türk Talebe Birliği Spor Kulübü marifeti ile bu işi yürütüyorduk.

Her yaştan öğrenciler geliyor muydu?

Daha çok ortaokul ve lise talebeleri geliyordu. Biz bu gelen öğrencileri hem çalıştırırdık hem de cumartesi günleri konferanslara seminerlere çağırırdık. Gençlerin hem bedenen hem de fikren eğitilmesini sağlıyorduk. Yaz aylarında buraya gelen gençleri bir aylık kamplara götürürdük. Bu kamplarda da hem fikri hem sportif çalışma yapardık.

Neden Uzakdoğu yakın dövüş sporlarını tercih ettiniz? 

Malum o dönemde gruplaşmalar vardı. Hem fikren hem de bedenen güçlü olmak gerekiyordu. Biz bizzat içinde yaşadık o olaylı yılların. Mücadele ederek geldik, her taşın altına elimizi koyduk, dayak yedik. Hepsini yaşadığımız için bizim o dönemde yapmamız gereken şey buydu. Biz sadece karateci, judocu olsunlar diye değil, aynı zamanda güçlü olsunlar diye spor faaliyetleri gerçekleştirirdik. Ayrıca spor yoluyla yüzlerce, binlerce genç kazandık. Çünkü spor için geliyor, yaşam şeklinizle örnek oluyorsunuz. Ortaokul çocuklarını aileleri ellerinden tutup bize getirirlerdi. Çünkü biz olayların dışında durmaya çalışan bir teşkilattık ve güvenirlerdi. Kimseye ram olmadık, kendi çizgimizdeydik. Milliyetçi, mukaddesatçı bir gençlik… Hedefimiz İslamcı bir gençlik yetiştirmekti. Spora da bunun için önem veriyorduk. Daha sonra biz onlarla ikili diyaloglar kurarak diğer ilmi çalışmalarımıza da katıyorduk. Ben orta ikinci sınıfta başladım karateye. Liseye geldiğimde siyah kemer almıştım. O zamanlar karate popülerdi. Karate hocalığı da yaptım altı sene. Hava iyi olduğunda karatecileri hafta sonlarında pikniğe götürürdüm. Orada bir kitap tahlili yapardık.  Biz insanları böyle kazandık. İstanbul’da ilk defa özel olarak ehliyet kursunun açıldığı yer de burasıdır. Birçok insan ehliyetini MTTB’den, bizim sürücü kursumuzdan almıştır.

İlk dersleri kimler verdi?

Benim ilk hocam emekli astsubay olan Ömer Hancı’ydı. Amerika’da 7-8 sene karate özel eğitimi almış. Bizi burada o çalıştırdı, daha sonra da biz yetiştik. Ben MTTB’yi,  Fikirtepe Akıncılar Derneği’ni, Esenler Akıncılar Derneği’ni ve Yıldız Mühendislik Fakültesi öğrencilerini çalıştırdım. Her akşam çanta elimizde bir yerdeydik.

Ünlü sporcular var mı buradan yolu geçen? 

Kaliteli sporcular yetiştirdik. Burada yetişen İsmet Iraz var. Tekvandonun Türkiye’deki babasıdır, burada ilk o başlatmıştır. Hakkı Koşar vardır. Judoda İbrahim Çabıtkan, o mesela ilk defa burada başladı judoya. Bizim judocularımız da hakikaten çok da iyiydi. Milli takım ile derece alıyorlardı. Bizim buradaki spor yapmamızdaki gaye dünya şampiyonu yetiştirmekten ziyade bu gençleri eğitmek, kazanmak onları iyi yola doğru yola yöneltmek. İslami bir tavır sergileyebilmelerini sağlamak. Biz Allah rızası için çalıştık. Biz o zamanlar kuşağı bir senede alırdık ve kaliteli sporcular yetişirdi. Hem sporda başarı gösteriyorduk hem de aynı zamanda dediğim gibi olaya hep iki yönlü olarak baktık. Voleybolda da başarılarımız var. Hatta o dönem iki tane voleybolcumuzu Eczacıbaşı almıştı bizden. O arkadaşlarımızdan birisi çok dindar bir arkadaştı. Oradaki ortamın İslami duruşuna ters olmasından bıraktı geldi. Bizim burada spora bakışımız İslami. Böyle baktığımız için dövüş sporlarında da daha başarılı olmamız ve tercih etmemizin nedeni de o.  Yani bizim yaşam şeklimize daha uygun. Biz bu yüzden futbol kulübü kurmadık. Çünkü futbolda kavga var şiddet var, küfür var. Ondan dolayı da biz de futbol takımı hiç oluşmadı.  Bizim yaşam şeklimize daha uygun olduğu için Uzakdoğu sporlarını tercih ettik.

Kapınız herkese açık mıydı?

Açıktı. Hatta daha ötesini söyleyeyim buranın düzgün bir duruşu olduğu için aileler çocuklarını kendileri ellerinden tutup getiriyorlardı. Bazı CHP’li aileler bile çocuğum kötü yola düşmesin diye getirip bize emanet ederdi.

Gençlerin hayatında nasıl bir yerdeydi spor? Onların hayatını dönüştürdüğü noktalar oldu mu?

Tabi. Çocukların hem bedenen güçlü olmalarını hem de fikri gelişimlerini sağlıyorduk. Spora başlamadan 10-15 dakika önce toplanıp aktüel konular hakkında konuşurduk. Yayınevlerinden aldığımız kitapları dağıtırdık. Sonra üzerinde konuşurduk. Sporun verdiği disiplinle düzenli bir yaşamları oluyordu ve boş zamanlarını burada sporla değerlendirdikleri için başka kötü yerlere gitme imkânları kalmıyordu. Bu tür sporları yapan insanlar daha efendi olur. Kolay kolay kavga etmezler ama gerektiğinde de ediyorduk. Çin karatesi öğretiyorduk, yakın dövüş tekniklerine daha uygundu.

O dönem okullarda bir hakimiyet kavgası vardı. Sonuçta bunlar da birer dövüş tekniği. Nasıl yansıyordu günlük hayatınıza?

Okullarda biz hakim oluyorduk. Bir kere bu sporlar insana güven sağlıyor. Daha dik duruyor ve okulunda daha çok şeye sahip çıkıyor. Biz efendi çocuklardık, kimseyi tehdit ettiğimiz de yoktu ama öğretmenler bile çekinirdi bizden. Bana “Oğlum sen sözlüye kalkmak ister misin?” diye sorarken diğer öğrencilere “Kalkıyorsan kalk kalkmıyorsan notunu veririm” derdi. Benim olduğum okulda yakın dövüş sanatları çalışan 40 tane öğrencim vardı. Öyle olunca, ister istemez okulda ben ne dersem o oluyordu.

Solcular nasıl yaklaşırdı size?

Hepsi bizden korkuyorlardı. Ben bir liseye gidiyordum, 150-200 kişiye çıkıyorduk, sonra diğer okula geçiyordum. Böyle böyle 5 okul değiştirdim. Ele geçirmek derken, bildirileri, dergileri rahatça dağıtıyorsun. O zamanlar duvarlarda okul gazeteleri vardı. Onların hepsini bizim arkadaşlar hazırlardı. Şiir yarışması olurdu bizim arkadaşlarımız katılırdı. Kompozisyon, münazara olurdu bizim arkadaşlarımız katılırdı. Ben lise talebesiydim ama üniversitelere bildiri dağıtmaya giderdik. “Karatecileri topla üniversitede eylem var” derlerdi. Ama prensip olarak biz kavganın içinde değildik. Kimse bize dokunmadan biz kimseye dokunmazdık. Solcularla ülkücüler kavga ediyordu. Tabi bir lisede veya üniversitede sizin bir arkadaşınızı döverler siz de sahip çıkmazsanız o adam bir daha buraya gelmez. Olay bu aslında. Biz gider arkadaşımıza sahip çıkardık. Veya bildirilerimizi dağıttırmayanlar kimlerse müdafaa ederdik. Hiç kimseye öldürmek kastı ile müdahalede bulunmadık. Saldırı yoktu bizde. Müdafaa.

Uzakdoğu sporlarının felsefesi de o aslında…

Tabi zaten biz de o felsefeden hareket ediyorduk. Tamamen müdafaa diyorduk. Gençlerde macera yaşama isteği vardı. Biz de tatmin olsunlar diye gençleri götürüyorduk duvara yazı yazıyorduk. Beraber afiş asıyorduk. Senenin bir 50-60 gecesi sokaklarda geçiyordu. İster istemez solcularla, ülkücülerle karşılaşıyorsunuz. Polis geliyor, alıyor götürüyor, copluyor, sabah bırakıyor. Bunlar yaşanan şeyler ve iyi ki yaşanmış diyorum ben.

Neden?

Bize kalan en iyi anılar onlar. Paraya pula mevkie tenezzül etmeden yine Allah rızası için çalışanlar onlar. Çünkü o insanlar o işin az çok çilesini çektiler. Çilesini çekmeyenler çabuk bırakıyor. 80 ihtilalinde de öyle oldu. Biz burada karate çalışırken tek düşüncemiz İslam’dı. Biz burada yönetimi iki yılda bir değiştirdik ki arkadan yetişenler gelsin. Telefon etmeyi bilmeyen çocuklar telefon etmeyi burada öğrenirdi. Saygıyı sevgiyi, disiplini… Sporun en önemli yanı da budur. Saygı ve sevgiyi biz burada temin ediyorduk. Sporcu kendinden bir ay önce bile gelmiş olsa, önce gelene saygı duyar.

Bu spor dallarında elde ettiğiniz başarılar oldu mu?

O dönem Türkiye’ye yeni girdiği için bu sporlar, federasyonları yoktu. Ancak özel yarışmalar ya da özel turnuvalar yapılıyordu. Milli Türk Talebe Birliği de çağrılıyordu. Başarı da gösteriyordu. Müsabakalarda karşılaşacak Türk bulamazdık, yabancı sporcuları davet ederdik. Gösterilere giderdik. Antalya Film Festivali’nden tutun da, Denizli’deki Horoz Festivali’nden, Silivri Kavun Festivali’ne kadar Türkiye’deki birçok etkinlikte ilk çağırılan yer MTTB idi. Otobüslerle gösteri yapmaya giderdik. Kiremit kırma tuğla kırma gösteri yapardık. Folklor ekibimiz varken onları da götürürdük. MTTB’nin kamuoyunda çok iyi bir yeri vardı. Spor kulübümüz de o yüzden değerliydi.

Bugün dünya çapında milli takım olarak en çok başarı gösterdiğimiz branşlar karate, tekvando… Güreş de dahil buna. Sebebi de temelden gelmeleri. Bir de bizim Türk insanının yapısına uygun Doğu sporları. Kadınlarda da çok başarılı sporcularımız var. Başı örtülü olanlarda tekvando yapabiliyor. Yani bir mahsuru yok inançları açısından. Ve bizlerin bu sporlara yönelmesinin en büyük nedenlerinden birisi yapımıza uygun olması ve o hadiseli dönemlerde gerek duyulması.

Ne kadar devam etti bu çalışmalar?

80 ihtilali ile son buldu. Sebebine gelince de bütün salon, kulüp ve dernekler kapatıldı.

80 sonrası dönemde neler oldu?

1980 sonrası bu merkez binamıza devlet el koydu ve Halk Eğitime devredildi. Halk Eğitim çalıştırdı burayı. Çünkü konferans salonu, spor salonu, dershaneler var, hazır bina. Burası zaten devlet hazinesine ait. Daha sonra Tayyip Bey’in gayretiyle MTTB ve Birlik Vakfı’na verildi burası.

* * *

HER ALANDA EMEĞİ VAR

Ortaokulda MTTB ile tanışan Hüseyin Öztürk, burada karate öğrenmiş ancak aynı zamanda voleybol ve masa tenisi ile de ilgilenmiş. 16 sene futbol hakemliği yapan, 4 sene de lisanslı voleybol oynayan Öztürk, Aynı zamanda masa tenisi federasyonunun merkez hakem kurulu başkanı ve masa tenisi İstanbul il temsilcisi. Uluslararası masa tenisi hakemliği de yapıyor. 

Daha önce Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şube Başkanlığı da yapan Öztürk, Eğitim Bir Sen’in de kurucularından. Futbol hakemliğinde ise muhafazakar kimliğinden dolayı yükselemediğini söylüyor. Öztürk, Belediyespor’un yönetim kurulunda da bulunmuş.


Emeti Saruhan, 21.12.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Hayatın Sıcak Yüzü, 

Emeti Saruhan Yazıları



Sonsuz Ark'ın Notu: Emeti Saruhan Hanımefendi'ye çalışmalarını bizimle paylaştığı için teşekkür ederiz. Seçkin Deniz, 06.07.2017


İlk yayınlandığı Yer: Gerçek Hayat





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı