20 Aralık 2017 Çarşamba

SA5355/KY34-EE12: İyiliği Emreden, Kötülükten Sakındıran En Hayırlı Ümmet

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم



Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Âlemlerin Rabbi, Mevlâmız olan Allah’a hamd, örnek kulu, son Resûlü Hz. Muhammed Mustafa’ya salat ü selâm ile sözlerime başlarım.

İyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışma yönündeki faaliyetler için kullanılan dinî, ahlâkî ve hukukî bir tabir, “Emir Bi’l-Ma’rûf Nehiy Ani’l-Münker”dir.

Öncelikle yaratan ve hüküm koyan Rabbimiz kavramlarımızı da açıklamıştır. Ma’ruf ve münker yani neyin iyi neyin de kötü olduğunu Rabbimizin bildirmesi ile bilmekteyiz.

Ma’ruf, rahmânî olan, Allah’a itaat ve O’na yaklaştırıcı güzel olan her şeyi kapsayan iyilik ve güzellik, aklın ve dinin güzel gördüğü şey,[1] Münker de şeytânî olan, Allah’a isyan ve O’ndan uzaklaştırıcı kötülük, dinin ve aklın kötü gördüğü, haram ve mekruh kıldığı şeydir.[2] 

Ma’ruf, hayrın, faziletin, hakkın ve adaletin kendisi yani Allah’ın ve Rasûlullah’ın emrettiği her şeydir. Aynı şekilde, münker de, Allah ve Rasülü’nün yasakladığı hırsızlık, zina, iftira, cana kıymak, gıybet ve dedi kodu yapmak gibi açıkça yasaklanan işler ile insan tabiatının hoş karşılamayacağı, toplumun ve bireylerin huzur ve sükûnuna zarar verecek her türlü söz, davranış ve işleri kapsamı içine alır.[3]

İslam Tarihinde “emri bi’l ma’ruf ve nehyi ani’l münker”, İslâm ümmetinin yükümlü tutulduğu inanç, ibadetler, hayat nizamı, siyaset ve ahlak prensipleri gibi Allah’ın dinine daveti kapsayan belli anlamlı bir terimdir.[4]

Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde önerilen “Emri bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker” ilkesi, ideal bir insanın inşasında, faydalanılacak bir prensiptir.

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız.” (Âli İmran,3/110.)

“En hayırlı ümmet” olan Müslümanların en bâriz vasıfları;

a) Allah’a samimi bir şekilde iman etmeleri,
b) Bu inançlarının gereği olarak, iyiliklere öncülük etmeleri  
c) Kötülüklere engel olma duyarlılığını göstermeleridir. Yani Allah’ın övgüsüne mazhar olan bu yeni kuşağın (İslâm Ümmeti’nin) hayırlı oluşu, -Rabbimizden bir bağış olarak- onlara doğuştan verilmiş değil; aksine bunlar, inançlarının doğruluğu, söz ve eylemlerinin hak-adâlet ve ahlâk ölçülerine uygunluğuyla orantılı olarak bu sıfatı kazanıyorlar.

Rabbimiz buyurmuştur ki:

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ

“Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta (mu’tedil) bir ümmet yaptık.” (Bakara,2/143.)

Âlemlerin Rabbi olan Mevlâmız Müslümanı şöyle tanıtmıştır:

الَّذِينَ إِن مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ

“Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a aittir.”(Hacc,22/41.)

Kur’ani bir ilke olarak ‘Emri bi’l ma’ruf ve Nehyi ani’l münker’ in ilk uygulayıcısı hiç kuşkusuz Hz. Peygamber’dir. Hz. Peygamber bu emrin ilk ve örnek uygulayıcısı olarak, bir yol oluşturmuştur. İslam Tarihinde Emri bi’l ma’ruf ve nehyi ani’l münker, İslâm ümmetinin yükümlü tutulduğu inanç, ibadetler, hayat nizamı, siyaset ve ahlak prensipleri gibi Allah’ın dinine daveti kapsayan belli anlamlı bir terimdir. (Mustafa, Nevin A., İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, çev. Vecdi Akyüz, İz yayn., İst., 1990., s. 114) Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetinde önerilen “Emri bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker” (Âl-i İmrân,3/104; Mâide,5/79; Âraf,7/199; Tevbe,71/112) ilkesi ideal bir insanın inşasında, faydalanılacak bir prensiptir.[5]

İslâm âlimlerinin tamamı, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışmanın hem fert hem de toplum açısından gerekliliği konusunda ittifak etmişlerdir. Çünkü bu husus, Kur’ân ve Sünnet’te mevcuttur.(Âl-i İmrân 3/104, 110, 114; et-Tevbe 9/71, 112; Hac 22/41) İyiliği emredip kötülükten sakındırmak peygamberlerin temel görevidir.(A’raf 7/157.) Hz. Peygamber de iyiliği tavsiye etme ile kötülüğü sakındırmanın ayrı ayrı sadaka sevabı kazandıracağını söylemiştir.( Buhari, Sulh, 11, Cihâd; 72, 128; Müslim, Müsafirîn, 84; Zekât, 56.)

Bütün Müslümanlara farz-ı kifâye olan bu görev,(Ömer Nasuhi Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, (İstanbul: 1959), s. 215.) ferdin olduğu kadar devletin de görevleri arasındadır.[6] Toplumda olması gereken bu ilkenin, sadece Müslüman kişiye, kuruma mahsus değil, her fert ve kuruluşa âit olması benimsenmiştir.

“Ümmet-i Muhammed” ya da “ümmet-i kâime”; sahîh bir itikâda  sâhip olan, Rabbine karşı vazîfelerini –olanakları ölçüsünde- yerine getiren, kendilerine bahşedilen bunca –maddî, manevi- nimete mukâbil şükür borcunu –imkân nisbetinde- ödemeye çalışan, dürüst karakterli, doğru bildiği yolda azimli ve kararlı, haklı olduğuna kanaat getirdiği dâvâlardan –tek başına da kalsa, üzerine binbir türlü musîbet te gelse- asla vazgeçmeyen, bir o kadar da izzet-i nefsine düşkün (haysiyet ve şeref sâhibi), çoğunluktan pek çok noktada ayrı kalan (farklı inanan, farklı düşünen, farklı davranan/nev’i şahsına münhasır), çoğu kez toplumun ekseriyeti tarafından anlaşılamayan veya yanlış anlaşılan, ya da geç anlaşılan (genelde iş işten geçtikten veya o kişi öldükten sonra); bu yüzden dozajı yüksek haksız eleştirilere, karalamalara mârûz kalan, ama yine de yaşadığı zamanın ve zemînin kendisini yıldıramadığı (iradesi kuvvetli), er-geç anlaşılmaya mahkûm ve mecbûr olan, kötü şartların ve zor zamanların adamı; kısaca bütün güzel hasletleri ve müsbet fikirleri şahsında toplayan (emîn), üstün nitelikli ve ayrıcalıklı (ferîd), yardımsever/hamiyet-perver/diğer-gâm (mûsir), insanı sıkıştıran ve köleleştiren tüm prangalardan kendini kurtarmayı başarabilen özgür ve özgün kişidir (hâs adam veya adamın hası). (Ümmet-i Kâime= Dosdoğru İnsanlar Kümesi.)[7]

“En hayırlı insan” olma vasfına lâyık olmak isteyen Müslüman iyidir, iyiliğin yayılması için cehd eder, iyiliği tasviye eder, iyi insanlarla beraber olur ve yine Müslüman münkeri/kötülüğü reddeder, kötülüğün yayılmasının önüne geçmek için mücâhede eder, kötü insanlarla birlikte olmaz, kötülükte yardımlaşmaz ve kötülere meyletmez.[8]

Allah tarafından “en hayırlı ümmet” olarak tanımlanan ve kendisinden “en hayırlı ümmet” olmanın gereklerini yerine getirmesi beklenen Müslümanlar, “vasat ümmet”, yani adaletli, dengeli, hayırlı bir topluluk oldukları gibi mazlûmun yanında ve zâlimin karşısında, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran bir ümmettir.

Müslümanlar “toplum içinde, insanlar arasında iyiliği ayakta tutmak, yaygınlaştırmak ve başka insanlara herhangi bir baskı uygulamaksızın tavsiye etmek; kötülüğü engelleyecek ahlaki öğütlerde bulunarak toplumu eğitmek” sorumluklarını terk edemezler.

 Müslümanların tarihinde; dün Haricilerin bugün DAİŞ gibi yapıların “emri bi’l ma’ruf ve nehyi ani’l münkeri” uygulamak adına, masum müslümanları katletmiş olmaları ya da kendinden olmayan, kendi gibi düşünmeyen Müslümanları tekfir etmeleri gibi anarşi ve zulüm kabul edilemez.

Kur’ani bir ilke (Âl-i İmrân, 3/104; Mâide, 5/79; Âraf, 7/199; Tevbe, 71/112) olarak ‘Emri bi’l ma’ruf ve Nehyi ani’l münker’ in ilk uygulayıcısı hiç kuşkusuz Hz. Peygamber’dir. Hz. Peygamber bu emrin ilk ve örnek uygulayıcısı olarak, bir yol oluşturmuştur. Müslümanlarda iman ettikleri ve kendilerini örnek aldıklarını iddia  ettikleri Allah’ın elçisi gibi sorumluluklarını yapmaları gerekmektedir.

Fert ve topluluklar da iyiliği emredip kötülüklerden sakındırma görevini yerine getirdikleri sürece varlıklarını devam ettirebilmişlerdir. Bugün de Müslümanlar olarak varlığımızı devam ettirmek için Rabbimizin bizlere verdiği bu görevi yine Allah’ın razı olduğu şekliyle ve Müslüman farkıyla yerine getirmeliyiz.

Bu görevi yerine getirirken iyiliğin yayıcısı, kötülüğün önleyicisi olmaları istenen Müslümanların Allah’ın emrettiklerini yerine getirip, yasakladığı şeylerden kaçınma ve Kur’an’ın ahlâkı ile ahlaklanmaları, ilim, adalet, vahdet, merhamet, nezâket noktalarındaki hayâtî meselelerine çözüm bulmaları gerekmektedir.


Emin Emre, 20.12.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, İlahiyat, Din ve Tefekkür

Emin Emre Yazıları



Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.

Kaynaklar:

[1] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l- Kur’ân, (Beyrut:1992), ‚‘arf‛ md. s. 495; İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, (Beyrut: ts.), ‚arf‛ md. XXXVII, 2898.
[2] İsfahânî, el-Müfredât, ‚nkr‛ mad; s. 500 vd.; İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, ‚nkr‛ mad., L, 4540.
[3] Ömer Dumlu, Kur’an-ı Kerim’de Maruf ve Münker, (İzmir: 1999), s. 23 vd. Geniş bilgi için bkz. Osman ORAL, Şeyhülislâm Haydarizâde İbrahim Efendi’nin “Emir Bi’l-Ma’rûf Nehiy Ani’l-Münker” Adlı Makalesi, Kelâm Araştırmaları Dergisi, Cilt: 14, Sayı: 1, 2016, s.147.
[4] Mustafa, Nevin A., İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, çev. Vecdi Akyüz, İz yayn., İst., 1990., s. 114 
[5] Geniş bilgi için bkz. Ayşe Bayraktar Barış, Kur'ân-ı kerîm'de emri bi'l-ma'ruf ve nehyi ani'l-münker meselesi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara-2007. acikarsiv.ankara.edu.tr/browse/1328/1930.pdf
 [6] Osman Oral, Kelâm Ekollerine Göre Başkanlık ve Seçimi, (Ankara: Tiydem Yayınları, 2015), s. 60.
[7] Yusuf Alemdar, İlâhî Din(ler) Mensuplarının Hayırlı Olanlarına Allah’ın Kur’an’da Öngördüğü Ortak İsim: Ümmet-i Kâime, s.256-257. http://eskidergi.cumhuriyet.edu.tr/makale/344.pdf
[8] Osman ORAL, a.g.m., s.148.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı