14 Eylül 2017 Perşembe

SA4863/KY60-ES19: Cemaatleri Kim Hedef Gösteriyor?

Sonsuz Ark'ın Notu:
Aşağıdaki eleştiri, Tarikat-Cemaat Olgusu'nun mevcut felsefi ve itikâdî temelden yoksun, çatışmacı çerçevede ele alınıp alınamayacağının en net fotoğrafını çekmektedir. Net fotoğraf şudur: 'Tarikat-Cemaat Olgusu' bu çatışmacı çerçevede 'ele alınma zorluğu' taşımaktadır. Her perspektif kendi muhafazakar tepkisini ortaya koymakta ve kontrolsüz bir hızla çatışmaya hizmet etmektedir. Bu çatışmacı çerçevede 'Güç ve İktidar Savaşları'nın bir tarafı olarak konumlanan her dinden, her fikirden ve her mezhepten cemaat ve tarikatin ideolojik bir tabanı olduğu gerçeğini sorgulamamız ve çatışma üreten ideolojilerin arka planında nasıl ve ne tür bir 'kötücül güç' olduğunu anlamamız büyük emek gerektirmektedir. Ön yargılardan uzak, kalıtsal hâle gelmiş 'sorgulanamazlık' etiketinden özgür soruşturmalar için çalışmak zorundayız.
Seçkin Deniz, 14.09.2017


17-25 Aralık darbe girişimi yaşandıktan sonra, başarısız olduğunu gören Fetullahçı Terör Örgütü panikle kendini koruma altına almanın yollarını aramaya başladı. Devletin tarikat ve cemaatlere karşı saldırıya geçeceğini ve hepsini yok edeceği tezviratını yaymaya çalıştı. Böylece doğacak kaos ortamında kendini kamufle edebilecekti. Ancak FETÖ’nün o güne kadar diğer cemaat ve tarikatlara karşı kibirli, mesafeli duruşu ve diğer cemaat ve tarikatları gözden düşürüp kendisi öne çıkarmaya çalışmaları herkesçe biliniyordu. 

İsmailağa cemaatinin lideri Mahmut Efendi 1977’li yıllarda bir vaaz için İzmir’e gittiğinde, hazır gelmişken Gülen’le tanışıp, merhabalaşmak istemiş ancak Gülen görüşmeyi kabul etmeyip, randevu bile vermemişti. Cemaat ve tarikatları yanına çekemeyen ve artık net bir şekilde görünür hale geldiğini anlayan FETÖ ‘altın vuruş’ denedi ve 15 Temmuz darbe girişimine kalkıştı.

FETÖ kötüyse hepsi kötü

15 Temmuz hem ülke tarihinde hem de FETÖ tarihinde bir kırılma noktası oldu. Halkın ülkesine ve iradesine sahip çıkmak için bayrağını alıp meydanlara çıkmasıyla akim kalan bu girişim, FETÖ’nün tasfiyesi başta olmak üzere pek çok sonuca da sebep oldu. Bunlardan biri ise “FETÖ cemaattir. Darbeye kalkıştı. O halde bütün cemaatler kötüdür” söylemi oldu. 

15 Temmuz’un hemen ardından ekranlara çıkan Ergenekon mağduru paşalar, cemaatlerin kötülüğünden dem vuruyor ve laikliğe daha sıkı sarılmak gerektiğini iddia ediyorlardı. Fakat göz ardı edilen ya da edilmesi istenen şey, o gece vücudunu kurşunlara siper eden, tanklara karşı duran, vatan sevdalısı insanların arasında bu ilim meclislerinde yetişenler, rahle-i tedrisattan geçenler vardı.

Adıyaman’da başlayan linç 

Olayın sıcaklığı ile ortaya atıldığı düşünülen söylem, zamanla daha çok dillendirilmeye başlandı. Gün geçmiyordu ki sosyal medyada bir kampanya başlatılmasın. Kimi İmam Hatipler kapatılsın diyordu kimi ise cemaatler kapatılsın derken aslında tarikatlara vuruyordu. En son Adıyaman Menzil’den bir şeyhin yeğeninin düğün merasiminde oturtulduğu koltuğun, şeyhlik koltuğu olduğu iddiasıyla başlatılan linç dalgası sonunda yine ‘cemaatler tarikatlar kapatılsın’a kadar dayandı. 

Bu tartışma neden hep sıcak tutuluyor, neden ve kimler tarafından körükleniyor? Ortadoğu’da mezhep üzerinden çıkarılmaya çalışılan ayrışmalar, bu kez cemaatler ve tarikatlar üzerinden mi kurgulanıyor? Konuyu içeriden konuşmak için kanaat önderleri ile sohbet ettik, fikirlerini aldık. 

Linç rüzgarı nereden esiyor, cemaat ve tarikatların bunda payı- etkisi nedir konuştuk. Onların düşüncelerine, hislerine tercüman olmaya çalıştık.

Dindarlar toplumdan dışlandı 

Cemaat en basit anlamıyla topluluk demek. Bu tanım çerçevesinde değerlendirildiğinde Atatürkçülük de, masonluk da, futbol takımı taraftarları da bir cemaat olarak isimlendirilebilir. Konumuz olan İslami cemaatler ise Hicri 2. yüzyıldan itibaren, İslami kavram ve itikadi meselelerde yabancı kültürlerin etkisi altında olabilecek sapmaları engellemek amacıyla, Kur’an ve sünnete dayanan yapılar olarak şekillenmeye başladı. Anadolu’nun fethinde ve Osmanlı’nın dini ve kültürel hayatında cemaatler ve tarikatlar önemli rol üstlendiler. 20. yüzyılın başlarından itibaren, İslam coğrafyasının emperyalizme maruz kalmasının sonucu dağılmış bir ümmet oldu. 

Durumun farkında olan entelektüeller ıslah hareketleri ile ümmeti yeniden canlandırmaya, Sait Halim Paşa’nın ifadesi ile yeniden İslamlaşma sürecini başlatmaya çalıştılar. Osmanlı’nın ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti seküler bir toplum tasavvuruna sahipti. Tarikatlar ve cemaatler yasaklandılar ve toplum dışına itildiler. Horlanan hatta cezalandırılan Müslümanlar, kendi bünyelerine uygun topluluklar oluşturmaya başladı. İnsanlar bu topluluklar içinde inançlarını yaşıyor ve kendilerini ifade edebiliyorlardı. Günümüzde tartıştığımız, cemaat ve tarikatların doğuşu böyle oldu.

Aileden sonra cemaat hedefte 

Konuştuğumuz kanaat önderlerine göre cemaat ve tarikatların hedef alınmasının birkaç nedeni var. Bunlardan biri; liberalliğin getirdiği bireyselciliğin çok revaç bulması. İnsanların organize şekilde, birbirlerinden güç alan, yanlışlarını düzelten bir toplum oluşturmasından rahatsızlık duyuluyor. Cemaatlerin olmaması durumunda insanların daha rahat bireyselleşeceği ve böylece İslami çözülmenin daha rahat şekilde gerçekleştirilebileceği düşünülüyor. Hedef alınan aile bağının ardından cemaatler hedefte.

Aman batıdan kopmayalım! 

İkinci olarak batılılaşma ile birlikte kendi kültürü, coğrafyası ve tarihinden kopan Müslümanların son dönemde bir uyanış yaşaması. Müslümanların ümmet bilincini yeniden kazanmaları, kendi tarihlerine, özlerine, geçmişlerine dönmeleriyle batılılaşma serüveni kesintiye uğruyor. Yıllardır halkı Batılılaştırmaya çalışan, uluslararası güçlerle birlikte hareket eden odaklar için bu bir problem. Öze dönüş dalgası da cemaatlere bağlanıyor. Bunun için cemaatlerin ortadan kalkması isteniyor.

Devleti bırakmak istemiyorlar

Bir başka neden ise devlet- toplum ilişkisinin giderek normalleşmesi. Ulus devletin hukuki yapısı toplumun tamamını, bilhassa Müslümanları tam olarak kuşatamıyor. Burada devreye giren cemaatler toplumla devlet arasında bir nevi arabuluculuk yapıyorlar. Böylece toplumda denge sağlanmış oluyor.  
Bu da jakoben bir anlayışla toplumu yukarıdan aşağıya doğru dizayn etmek isteyen, devlet başka bir yerde, toplum başka bir yerde olsun isteyen odakları rahatsız ediyor. Devletin içine yerleşmiş, kendisini devletin sahibi gören, dini toplum anlayışını batı normlarına göre dizayn etmeye çalışan akıl, cemaatlerin toplumun işleyişine katılmasıyla makam ve mevkilerinin sarsılmasından ürküyor.

Kemalistlere gün doğdu 

Bu saydığımız nedenlerden dolayı cemaat ve tarikatlar hedefe konuyor. Peki kimler tarafından? 

Öncelikle 1925’ten bu yana cemaat ve tarikatları hedef tahtasına koyan Kemalist kesim. 15 Temmuz’dan sonra CNN, Habertürk, NTV gibi ekranlarda sıkça Kemalist, Ergenekon sürecinde yargılandıktan sonra serbest kalan paşalar gördük. Bunlar hep bir ağızdan, söz birliği yaparak, “Cemaatler kötüdür. En iyi yönetim biçim laikliktir. Seküler bir yapıya dönmeliyiz. Atatürkçülük, Kemalizm en doğrusu” dediler. Toplumun büyük kesimini de etkilemeyi başardılar. Şu anda Doğu Perincek kanadı hala bu söylemi devam ettiriyor.

İsmailağa cinayetlerinde dış güç cephesi 

İkincil olarak, dini yaşantıyı cemaat ve tarikatların ayakta tuttuğunu düşünen İslam karşıtı dış güçler. 

Türkiye gibi İslam toplumlarında, Müslümanları bilinçlendiren, dini hayatlarını Kur’an ve sünnet üzerinden ayakta tutan cemaatleri bitirmezsek, İslami yaşantı çökmeyecek diye düşünen dış güçler, “Suyun kaynağını kurutmamız lazım” diyerek cemaat ve tarikatlara saldırıyor. İsmailağa’da yaşanan iki hocanın katledilmesinin de bu güçlerin operasyonlarından biri olduğu düşünülüyor.

Selefiler de tarikatlara vuruyor 

Türkiye’de gelenek yıkıldıktan sonra oluşan modernist yapı içinde, bazı ilahiyatçıların geleneksel İslam düşüncesini hedef aldıkları da bilinen bir gerçek. Bunun başında da daha çok tasavvufi kurumlar geliyor. Açıkça Selefilik adı altında ya da kripto Selefi, Vahhabi bazı ilahiyatçılar, kendi cemaatleri de olmasına rağmen her fırsatta bu kurumlara saldırıyor. 

Bu durum ise akla 2007 yılında RAND Corporation için Cheryl Benard’in kaleme aldığı “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı raporu akla getiriyor. 88 sayfalık raporda Müslümanlar; “fundamentalist, geleneksel, modernist ve laik” olmak üzere dört kategoriye ayırılıyor: “Anti-emperyalist ve sosyalist düşüncelerinden dolayı laiklere güvenilmez. Fundamentalistlere ve geleneksel Müslümanlara da… Fundamentalist ve gelenekseller arasında oluşabilecek yakınlık engellenmeli. Birbirleriyle savaşmaları teşvik edilmeli. ABD ve Avrupa için güven telkin edilenler sadece, kitleleri yönlendirmede Kur’an’ı sınırlandıran modernist Müslümanlardır. Bu grup desteklenmelidir. Fundamentalistler zayıflatılmalı ve yok edilmelidir.”

Tabi FETÖ’yü de unutmamak lazım. Bu ortamdan yararlanan FETÖ tetikçileri de aynı hedefe ateş ediyor. Bu dört kesim bir masa etrafında buluşmasa da rüzgarın yönü değişmeden hep birlikte aynı hedefe çalışıyorlar: Cemaat ve tarikatları gözden düşürmek.

Taasup kutuplaşma oluşturuyor

Diğer yandan bizim de şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gerek. Tüm bunlara ne yol açtı? Nerede hata yaptık? Cemaatlerin, tarikatların da hatası yok mu? 

Elbette. Bu soruyu sorduğumuzda da eleştiriler dökülmeye başlıyor. Öncelikle en büyük problem olarak, amacı ümmeti diriltmek olan cemaatlerin, kendi cemaatini mutlaklaştırması ortaya konuyor. Bu taassupların ümmeti ayrıştırıcı dereceye vardığı, kendi cemaatini, tarikatını merkeze koyanların diğerlerini dışladığı ifade ediliyor. Bu durumun tüm sıkıntıların başlangıcı olduğuna vurgu yapılıyor.

Kendilerini devlet sanmasınlar

Diğer eleştiri ise cemaatlerin ve tarikatların kendilerini devlet yerine koyma eğilimi. 

Cemaatlerin bulunduğu yeri iyi tespit etmesinin gerekliliği vurgulanıyor. Tekke ve zaviyeler kanunu sonrasında cemaat ve tarikatların herhangi bir statüsü yok. Bu da her şeyin devlet tekeli ile yürütülmesine neden oluyor. Ancak cemaatler ve tarikatlar kendini devlet yerine koymaya kalkarsa, bu yola girerse çatışma doğacağı ve karşımıza yeni FETÖ’lerin çıkma ihtimalinden söz ediliyor. Diğer yandan cemaatin haklarını savunması ve İslami yaşam için devleti zorlamasının normal olduğu ifade ediliyor.

Hak kelamı konuşan kalmadı 

Tarikatların ve cemaatlerin, daha çok kişiye ulaşayım, dergi çıkarayım, televizyon açayım, şirket kurayım gibi işlere girdikleri de dikkat çekilen bir başka konu. Tarikatın asli gayesinin seyr-i süluk yaptırmak olduğuna dikkat çekiliyor. 

Eleştiriler şöyle: 

“Gelen kişi fakir mi zengin mi? Profesör mü, esnaf mı? Bunlara bakmaz. Tamamen hak sohbeti yapılan yerde tasavvuf vardır. Bunların haricinde bireysel olarak iki mürid bir araya gelmiş şirket kurmuş, olabilir fakat buna cemaat olarak, kurum olarak katılmak yanlış. Herkes işine baksın. Sohbet yapan kalmadı artık. Hak kelamı konuşulmuyor.” 

Cemaat adına insanların dini duygularının istismar edildiği, şeffaf olmayan holdingler üzerinden kendi cemaat üyelerinin paralarının kayıtsız şekilde alındığı da söyleniyor. Bunun sağlıklı bir din anlayışına, şura bilincine sahip olmamaktan kaynaklanan zaaflar olduğu ifade ediliyor. Bu yapıların şeffaf, açık ve net olmaları gerektiğine dikkat çekiliyor.


Emeti Saruhan, 14.09.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Hayatın Sıcak Yüzü, 
Emeti Saruhan Yazıları



Sonsuz Ark'ın Notu: Emeti Saruhan Hanımefendi'ye çalışmalarını bizimle paylaştığı için teşekkür ederiz. Seçkin Deniz, 06.07.2017



İlk yayınlandığı Yer: Gerçek Hayat





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı