9 Eylül 2017 Cumartesi

SA4843/KY38-SevDur81: Şimdi Makul Olma Zamanı



Takdim

Türk toplumu olarak Cumhuriyetin kuruluşundan beri birlik ve beraberlik içinde, kutuplaşmadan, aşırılıklara kaçmadan yaşadığımız söylenemez. Her dönemde farklı boyutlar ve içeriklerde aşırılıklar yaşandı ve çıkarları olan mecralar tarafından körüklendi. Buna rağmen 2000’li yılların başlarını toplumsal huzur olarak mesafe kaydettiğimiz yılların başlangıcı olarak kabul edebiliriz. Henüz yolun başında olunsa da, ümit beslenecek bir atmosferin oluştuğu çoğunluk tarafından kabul gören bir gerçekti. Siyaset, ekonomi, hizmet, eğitim gibi birçok şey iyiye doğru gidiyor, merkez gittikçe genişliyordu. 

Osmanlı’nın son döneminden beri ülkenin bürokratik makamlarını, ticari köşe başlarını bir avuç seçkin azınlığın dışında kimsenin hakkı görmeyenlerin devrinin kapanacağına inanan liberaller de muhafazakar siyaset yapan AK Parti çevresinde toplandı. Dış siyasette ABD ve Batı başkentleriyle gerilimlerin olmadığı politikalar yürütülürken, iç siyasette ekonomi iyiye gidiyor, dışarıda oluşan ekonomik krizler ülkeden teğet geçiyordu. 2009 yılında hazırlanan demokratik açılımla da PKK sorununu kökünden halletmeye öncelikle Güneydoğu bölgelerine yatırım yapmakla başlandı, ardından barış süreci geldi.

Fikir üretemeyen laf üretiyor

Ülkede bu olumlu gelişmeler olurken, herkesin memnun olduğu da söylenemez. Doğal olarak muhalefet de memnuniyetsizlikler üzerinden bir dil kurdu ve siyasetini o yönde yaptı. Gezi kalkışmasının yaşandığı 2013 yılı, iktidarın çalışmalarından memnun olmayan bir grup muhalifin bir araya gelmesiyle başladı ve dış güçlerin tetiklemesiyle tüm ülkeye yayıldı. Sosyal medyanın devreye girmesiyle de nobran bir dille savunucu bulurken, ötekine hakaret eden, aşağılayan bir jargonla iyileşmez yaramız aşırılıkla tanışmış olduk. Ardından gelen 17-25 Aralık bu dili tetiklerken, nihayetinde büyük darbeyi 15 Temmuz vurdu. 15 Temmuz hain darbe girişiminin maddi ve manevi hasarları anlatmakla bitmez. Bir tarafıyla zafer, bir tarafıyla korkunç bir ihanet olan bu darbe girişimi sırasında kısa bir anlığına yaşadığımız toplumsal birliktelik, ilerleyen günlerde yerini yine bitimsiz tartışmalara bıraktı. Haklı veya haksız oluşan sesler o kadar yüksek perdeden çıkıyordu ki, kimse birbirini duymuyor, anlamıyordu. Keskinleşmiş olan hatlarda herkes her şeyi söylemeyi, emretmeyi, hakaret etmeyi, racon kesmeyi, yaftalamayı, keskin jargonlarla karşısındakini tanımlamayı kendine hak olarak görüyordu. Bumerang gibi birbirini besleyen bu döngü, her iki kutupta da taraftar buluyor, fikir üretemeyen insanlar, gündelik politikalarda laf üretmekle meşgul oluyordu. Medya ve siyaset de bu akıma kapıldığından, ortak paydalarda buluşulan bir dil alıcı bulamaz oldu. Bu arada tüm dünyada da farklı sebep ve sonuçların oluşturduğu aşırılıkların hakim olduğu dil hızla popüler oldu.

Makulleşmeden seçim kazanılamaz

Bin bir hengameyle atlattığımız 16 Nisan referandumunun en büyük avantajı olan yüzde 51 şartı, öncelikle siyaseti, ardından sosyoloji ve dili makul bir çizgiye çekecekmiş gibi görünüyor. Yeni bir dil, yeni bir arayış içine giren siyaset, marjinal taraftarlarından kurtulmadan, orta yol bulmadan bu makul dili yakalayamayacağının da farkında. Herkesin taleplerini dikkate almak, merkezi genişletmek de buradan geçiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘metal yorgunluğu’ kavramı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘adalet yürüyüşü’ tam da bu arayışın sinyallerini veriyor. Asıl soru şu, acaba bu dili yakalayabilecek miyiz? Toplum olarak yaşadığımız travmalardan kurtulup, orta yolu bulabilecek miyiz? Aynı dili konuşmasak da, birbirimizi dinleyebilecek miyiz? Teoman Duralı’ya göre zekice davranıp günü kurtarmak yerine, akıllıca davranıp ileriyi görebilen politikalara ihtiyacımız var.  Kemal Sayar, kendi içimizdeki aşırılıklarla mücadele edip, mutedil olanı kuvvetlendirirsek bu işin içinden çıkabileceğimizi ifade ediyor. Hilmi Demir de dalga boylarını artırmak için kullandığımız medyayı şimdi o dalga boylarını düşürmek için kurgulamamız gerektiğini öngörüyor. Aydın Ünal ise ayrık otları ve onların dilini temizlersek, makul üzere ilerlemeye devam edebileceğimizi söyleyerek, ortak paydada buluşmanın yollarını gösteriyor.

***

Zekice değil akıllıca politikalara ihtiyacımız var

Teoman Duralı

Aşırılıklar tüm dünyada arttı fakat dünyadaki aşırılıklarla bizdekiler arasında büyük fark var. Bizdekilerin sebebi iyileşmeyen hastalığımız akılsızlık. Dünyadaki aşırılıklar İngiliz-Yahudi emperyalizminin yol açtıklarıdır. Bunlar bilerek ve isteyerek yapılırlar. En bariz örneği El Kaide ve DEAŞ’tir. Bunlar insanlığı Müslümanlıktan soğutmak ve Müslümanlığın yaygın olduğu ülkeleri karıştırmak ve onları büyük sıkıntıya sokmak için hazırlanmış kumpaslardır. Bizde de iyi gidişi durdurmak, olumluyu olumsuza çevirmek için Gezi kalkışması bahanesiyle bu mecralar ülkemize müdahale etti. Siyasetçe iyi bir yoldaydık, iktisatça olumlu işler görülüyordu. Bunların durdurulması lazımdı, bu böyle yürümezdi. Aklımız işlemediğinden ötürü biz o oyunlara alet olduk. Sadece içimizdekiler değil, onların uyuyan hücre şeklindeki ajanları da faaliyete geçti. Bu arada iktidardakilerin büyük hataları vardı. Biz Avrupa’ya Amerika’ya muhtaç değiliz, şu ülkelerden vizeyi pasaportu kaldırıyoruz diye ilan ederseniz, hop oturup hop kalkarlar. Buna benzer bir sürü başka hata işlendi. Öbürünün eline istediğinden fazla koz verildi. Haliyle boks maçında olduğu gibi rakibinizin kaşı yarıldı mı onun üzerine çalışmaya başlarsınız.

Bizim vazgeçilmez düşmanımız İngiliz-Yahudi emperyalizmi sürekli olarak bu zaaflarımızın üzerine geldi, onların üzerinde çalışmaya başladı. İçimizdeki taraftarları da bu mücadele kervanına katıldı. 15 Temmuz’da da açık bir ihanete yöneldiler. Şimdi 15 Temmuz olayını gidermek üzere girişilen etkinliklerde de yığınla hata yapılıyor. Milletçe en büyük derdimiz anı yaşayıp ileriyi görememek. İleriyi görmek aklın marifetidir, akıl önü gösterir, olmamış hakkında bilgi verir. Buna karşılık zeka anı değerlendirir. Biz ‘zekalar’ anı değerlendiriyoruz, nereden ne gibi karlar elde edebileceğimizi bir an için buluyoruz, ama onun gelecekteki sonuçlarını hesaplayamıyoruz. Bunun sonucunda da ileriye dönük hatalar işleniyor. Zekice değil, akıllıca politikalara ihtiyacımız var.

Bugün Türkiye’yi yeniden İslam’a döndüreceğim denilirken, bu sefer sevgisizlik, bıkkınlık yaratılıyor. Ayrıca dinimizin getirdiği zihniyetle uyuşmayan bir takım tavırlar var. Bunların başında safahata ve paraya olan düşkünlük. Safahat düşkünlüğü, para severlik, haksızlığı getiriyor. Haksızlığın hakim olduğu bir ortamda ahlaksızlık vardır. Bugün mimariden maliyeye, ticari olaylardan siyasete hep bu hırs, para tutkusu, menfaatler çok önemli yer tutuyor. İnsanlar kabiliyetlerinden veya istidatlarından dolayı değil, istenilen davranışları sergiliyor diye tercih ediliyor.

Bu manzarayı görüp bundan ders çıkararak bunun tersine giderek, yani iş gören insanları, kabiliyetli insanları iş başına getirerek bu aşırılıklardan kurtulabiliriz. Günü kurtaran tedbirler değil, geleceğe yönelik tedbirler söz konusu edilmelidir. Örneğin, imar kararı çıkartarak yeşilliği yok ettiğimizde, o ormanın sadece güzelliği değil, yaşamamız açısından zorunluluğunu da göz ardı ediyoruz. Eninde sonunda arabaları, bilgisayarları, telefonları yiyerek beslenmeyeceğiz. Ekmek yiyeceğiz, su içeceğiz, meyve yiyeceğiz. Bunların ihtiyaç duyduğu, besin maddelerinin üretildiği ortamları yok edersen, istediğin kadar konut inşa et, istediğin kadar araba al, iphone kullan yaşayamazsın, ayakta kalamazsın. Aç gözlülüğümüzle bozduğumuz bir denge var. Bunları ön görebilecek liyakatli insanları iş başına getirmek lazım, bunun en belirgin örneğini tarihimizde yaşadık, Osmanlı’nın yükselme dönemleri, kabiliyetli, iş bilen insanların iş başında oldukları dönemlerdir. Bu durumdan taviz verildiği zaman kaybetmeye başladık.

***

Mutedil olanı kuvvetlendirmeliyiz 

Kemal Sayar

Türkiye’de siyasi ve toplumsal dinamikler,  Gezi olaylarıyla beraber koyu karşıtlıklar üzerinden yürümeye başladı. Arkasından çözüm sürecinin akamete uğraması, terör örgütlerinin vahşi katliamları ve nihayet 15 Temmuz darbe kalkışması toplumsal güveni tamamen dinamitledi. İnsan teki kendisini güvensiz ve huzursuz hissetti ve tehdit altında hep yaptığı gibi,  suçlayacak bir günah keçisi aramaya başladı.  Bu durum toplumda biz ve onlar ikiliğine yaslanan toptancı yaklaşımların yaygınlaşmasına yol açtı. Siyasi alanda cari olan bu ikiye yarılma, günlük hayatta da basit ikilikler üzerinden,  iyi veya kötü, bizden veya değil şeklinde ikiliklerle  yaşatılıyor. Sosyal medyadaki saldırgan profiller, birbirinin yüzünü görmediği için çok daha kolay muhatabını incitebilen insanlar  da bu yarılmayı derinleştiriyor. Aynı şekilde medyada da çok arızalı bir gazetecilik dili oturtulduğunu görüyoruz. Saldırganlık ve öfke yaratmayı bir enstrüman olarak kullanan her ortamın bu yarılmayı beslediğini söyleyebiliriz.

Her birimiz bulunduğumuz pozisyonun yeryüzündeki tek haklı pozisyon olmadığını kabul ederek düzelmeye başlayabiliriz. Sınanmamış düşünce bana göre slogandan ve temenniden ibarettir. Eğer düşüncelerimizi birbirimizle karşılaştıracak, birbirimizi dinleyecek, birbirimize seslenecek, birbirimizi muhatap alacak mahfillerde buluşmazsak, bu toplumda düşünce hayatı çölleşir ve hepimiz sosyal medya trollerinin diline teslim oluruz. Kitaplarda, dergilerde, düşünce ortamlarında, panellerde birbirimizle konuşarak, birbirimizi dinleyerek, kendi düşüncelerimizi hem tavzih, hem de tashih ederiz. Ama baştan ben haklıyım ve benim dışımda hiç kimsenin yaşamaya hakkı yok iddiasıyla çıkarsak, zaten konuşmanın da bir anlamı kalmıyor ve FETÖ’leşme tehdidiyle karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü onlar da ‘biz seçilmiş fırkayız ve bizim yaptığımız her şey doğrudur’ iddiasıyla ortaya çıkmışlardı.

Türkiye’de çatışma üzerinden bir siyasi kulvar açma döneminin artık sona erdiğini düşünüyorum. Çünkü Türk toplumunun çatışmaya ayırdığı enerji boşaldı. Dolayısıyla herhangi bir karşıtlık üzerinden insanların aynı safta buluşmaları daha zor. Daha kuşatıcı, yumuşak, insanları birleştiren hususiyetleri öne çıkarıcı bir politik söylemin önümüzdeki seçim döneminde insanlara daha iyi hitap edebileceğini düşünüyorum. Hepimizin kendi içimizdeki aşırılıkçı tarafla mücadele etmesi, kendi nefsimizi törpülemesi lazım. Gücü ele geçirdiğimizde, ötekinin ihtiyaçlarına karşı bigane kalmak çok bilinen bir durum. Güç sahipleri, kendilerinden saymadıklarına veya güçsüz gördüklerine karşı duyarsızlaşabiliyor. Tam da bu noktada siyasi olarak Sayın Cumhurbaşkanı’nın ‘metal yorgunluğu’ dediği yorgunluk hali ortaya çıkmaya başlıyor. Bu da siyasi partilerin içten içe çürümelerine ve topluma artık yeni sözler, yeni heyecanlar verememelerine yol açabiliyor. Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda, travmatik deneyimlerden artık bunalmış toplumumuza yeni heyecanlar sunulması, coşku verici bir ufuk tayin edilmesi lazım. Artık siyaset, olumlu olana odaklanmak, gelecekle ilgili ortak rüyalar görmek, bu toplumun her ferdinin katılacağı, bir parçası olmaktan kıvanç duyacağı büyük hayaller, büyük projeler peşine düşmek, bir millet olarak bir ülke olarak beraber kurabileceğimiz düşleri kovalamak mecburiyetinde. Aşırılıklar çağını mutedil olanı kuvvetlendirerek aşabiliriz.

 ***

Boş tenekenin sesi çok çıkar

Hilmi Demir

Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da da aşırı sağ yükselişte. Farklı sebepleri olsa da bu konuda araştırma yapanlar tarafından vurgulanan ortak noktalar, ‘ben’ nesli dediğimiz, daha egoist ve tatminsiz bir neslin yetişmesi. Basının ve sosyal medyanın da bunda çok ciddi anlamda etkisi var. Bu da ister istemez bütün dünyada ortak bir alan, sanal bir cemaat oluşturuyor. Her şeyi 140 karakterle düşünen bu nesil, entelektüel tartışmalardan, kitap okumaktan, sanattan, estetikten kaçıyor. Böyle bir neslin yapabileceği tek bir şey var, o da kendisini ötekinin üzerinden tanımlayıp ötekinin üzerinden kendine bir alan açmak. Bu da ister istemez bütün dünyada hızlı bir şekilde radikalleşmeyi artırıyor. İnsanlar bilgiye çok kolay ulaşıyor ama aslında geçmişe nazaran daha da cahiller. Müthiş bir kültürsüzleşme ve geleneksizleşme yaşanıyor ve bu da her fikri ciddi anlamda radikalize ediyor. İslam dünyasındaki radikalliğin de ana kaynaklarından bir tanesi bu. Düşünsel anlamda bir geleneğe ait olmamak, bir gelenekle bağ kurmamak ve ona ait referanslarının bulunmaması, bireyleri ister istemez gündelik politikalardan ve siyaset çatışmalarından hareketle kendilerini tanımlamaya itiyor, kimliklerini bunlar aracılığıyla buluyorlar. Bunlar çok kolay kimlikler olduğu için, hızlı bir şekilde değişebiliyorlar da. Bugün menfaatleri gereği İslamcı olup, yarın hızlı bir şekilde başka bir şey olabiliyorlar.  Felsefi alt plana ait olmaksızın kendilerini bu geleneğin birer temsilcisi olarak gördükleri için, sesleri öbürkülerden çok fazla çıkıyor. Bunun avami bir tabiri vardır, ‘boş tenekenin sesi çok çıkar’.

Bu aşırılıklardan kültürleşerek kurtulabilir, eğitimle makulleşebiliriz. Toplumdaki rol modellerin de buna ön ayak olması gerekiyor. Bu rol modellerin çok makul bir dili olmalı. Bir köşe yazarı düşünün, çok temel jargonlarla ötekini tanımlıyorsa, çok kolay bir şekilde ötekine yönelik bir nefret dili oluşturuyorsa, bu nefret dili üzerinden konuşuyorsa, o zaman bu gençlere kabahat bulmamız mümkün değil. Sağcısı solcusu her iki kesim için de geçerli bu. İki taraf da radikalleşmeyi ve makul olmayan bir dili kullanarak, toplumu kendine doğru çekiyor ve merkezi boşaltıyor. O yüzden de makul olması gereken merkez hızla aşırılaşıyor. Bu da toplumdaki gerilimi ve çatışmayı daha da büyütüyor. Oysa merkezin bir çekim alanı oluşturması, aşırı uçların büyümesini engellemesi lazımdı.

Son yıllarda yaşadığımız birçok olay bunu tetiklemiş olabilir. Ama dalgakıran gibi göğüslenip yumuşatılmadığı için, etkisi giderek arttı. 2019’a doğru giderken, siyaset büyük dalgaları artırmanın, marjinalize etmenin bir işe yaramayacağını anlamış durumda. Şu anda da dışarıdan gelen saldırılar bitmiş değil. Bunun hiç bitmeyeceğini anlayıp, makulleşmek zorunda olduğumuzu fark ettik. Referandumun en güzel tarafı, artık büyük çoğunluğun ikna edilmesi lazım ve büyük çoğunluk da merkezde oluşacak. Bunun için de aşırılıkların törpülenmesi gerekir. Sürekli dalga boylarını artırmak üzere kurduğumuz bir medyayı, şimdi o dalga boylarını düşürmek üzere kurgulamanız gerekir. Bu biraz zor. Çünkü dalgaları artırmak üzere kurgulanmış medyadaki o temel köşe taşları durduğu sürece makulleşemeyiz.

***

Ayrık otlarının dilini temizlersek makulleşiriz

Aydın Ünal

Kutuplaşma siyasetin son derece tabii bir neticesidir. Siyasetteki kutuplaşmanın sosyolojiye, dile, kültüre yansıması da tabiidir. Tabii olmayan, kutuplaşmanın “kamplaşmaya” dönüşmesi, diyaloğun yitirilmesi, ortak yaşam alanlarının yitirilmesi, ortak dilin kaybolmasıdır. Başta dilde olmak üzere asgari müştereklerin kaybedilmesi kaçınılmaz olarak çatışmaya, şiddete gidecektir.

Türkiye’de son dönemde dilin, kutuplaşmanın ötesinde, bir çatışma aracı, hatta artık bir şiddet aracı olarak kullanılması asla tabii bir durum, tabii bir netice değil. Bunun son derece planlı, programlı şekilde tasarlandığını ve uygulandığını düşünüyorum. “İfade özgürlüğü” Batı’da farklı anlamlar içeriyor, Türkiye gibi operasyona açık ülkelerde farklı anlama geliyor. Gezi olayları ve sonrasında bunu yaşadık. Açık şekilde provokasyon yapan, şiddete çağıran sosyal medya adeta kutsallaştırıldı. Benzeri olaylar Batılı ülkelerde olduğunda ise  “güvenlik” gerekçesiyle her türlü kısıtlama mazur görüldü. Sosyal  medya kuruluşları bazı ülkelerle güvenlik amaçlı işbirliği yaparken, terörün her gün can aldığı Türkiye’den işbirliği esirgendi.  Medya konusundaki çifte standardı da çok iyi biliyoruz: Türkiye’nin güvenliğini tehdit edenler “ifade” ya da “basın” özgürlüğü maskesiyle korunurken, terör kendini vurduğunda Batılı ülkelerin hiçbir değeri takmadıklarını gördük.

Türkiye, halen, medya ve sosyal medya üzerinden provokasyona açık bir ülke. Başta Fetullahçılar olmak üzere terörist gruplar bu açığı kullanıyor. CHP’nin de, Batı’nın provokasyon tasarımları çerçevesinde bu dili ziyadesiyle kullandığını biliyoruz. Bu saldırıları ve kaynaklarını Türkiye artık çok net görüyor. Açıkçası, siyaseti takip edenler, FETÖ’den CHP’ye, PKK’dan DEAŞ’e, DHKPC-ye, Türkiye soluna veya ırkçı-Fetullahçı milliyetçiliğe kadar muhalif bir kesimin aynı dili kullandığını, aynı kavram ve fikir kaynağından beslendiklerini görüyor. Burada tehlike, her zaman vurguladığım gibi, “düşmanına benzemektir”.

Saldırı, provokasyon, operasyonlarla baş edebilmek için düşmanın metotlarını kullanmanın gittikçe yaygınlaştığını ve meşrulaştırıldığını üzülerek izliyoruz. FETÖ ile mücadele ederken FETÖcü yöntemler kullananlar türedi. FETÖcülük zaten FETÖcü yöntemleri kullanmaktan ibaret değil midir? Cumhurbaşkanımızın “racon kesme” ifadesinin de ben bu tehlikeyi vurguladığını düşünüyorum. AK Parti’nin, milletin, uzlaşmanın, barışın, muhabbetin dilinin ötesinde, gönül dilinin ötesinde bir dilin yükselişini Cumhurbaşkanımız da görüyor ve bundan rahatsızlığını dile getiriyor. Metal yorgunluğu da bir anlamda tam da bu dilin yitirilme tehlikesine  vurgu yapıyor.

AK Parti’nin ve onun taşıdığı hareketin önündeki en büyük tehlike, muhabbet dilinin, gönül dilinin yitirilmesidir. AK Parti, çatışma diline teslim olursa kaybeder. Onun için de kendi dilini muhafaza mücadelesi veriyor. Cumhurbaşkanımızın feryadının en çok da dile ilişkin bir feryat olduğunu düşünüyorum. Medyanın, sosyal medyanın operasyon dili ve bu dili rakibe dahi kullananlar zehir taşıyorlar. Ayrık otları ve onların dilini temizlersek, makul üzere ilerlemeye devam ederiz. Ne de olsa dil kalptekini söyler.


Sevda Dursun, 09.09.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Röportaj, Eleştiri
Sevda Dursun Yazıları



Sonsuz Ark'ın Notu: Sevda Dursun Hanımefendi'den çalışmalarının yayınlanması için onayı alınmıştır. Seçkin Deniz, 12.09.2015


İlk yayınlandığı yer: Gerçek Hayat




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark manifestosuna aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı