25 Ağustos 2017 Cuma

SA4778/KY1-CÇ414: Labyrintos

 "İster batıya, ister doğuya, ister güneye, ister kuzeye doğru gitmiş olayım hiç bir anlamı yok. Ben çıkış kapısını arıyorum ve çıkış kapısının hangi yönde olduğunu bilmiyorum."


Nasıl oldu bilmiyorum. Ve bundan sonrasına ilişkin hiçbir öndeyide de bulunabiliyor değilim. Şaşkınlığımı üzerimden atar atmaz etrafı şöyle bir yoklayabilirim. Belki bu kadarına olsun güç bulabilirim. Güç bulabilirim demem cesaret edebilirim anlamında. Cesaret edemiyorum. Annesi tarafından uçmaya zorlanan yavru bir kuşun korkaklığı ya da yeni yürümeye çıkmış bir bebeğin yürümekten ürkmesi gibi bir cesaretsizlik. Cesaretsizliğimin nedeni de olan-bitenin nasıl olduğunu bilmezliğimden kaynaklanıyor. Kötü bir kâbusu yaşıyormuş gibiyim. Kâbus görmediğimi biliyorum. Nereden biliyorsun dense? Bilişimin bir sezgi olduğunu rahatlıkla söylerim. Biliyorum, hepsi bu. Yahut seziyorum, hepsi bu. 

Olan bitenin nasıl olduğunu bilmeyişim bulunduğum yere ilişkin. Yoksa bulunduğum yere nasıl geldiğimi elbet biliyorum. bir anda kendimi burada bulmuş değilim. Hani kendimi bir anda burada bulmuş olsaydım o vakit ‘nasıl oldu!’ tümcesinin başka bir anlamı -ya da asıl anlamı diyelim- olurdu. Şaşkınlığım, herhangi bir öndeyide bulunamayışım beklemediğim, ummadığım bir şeyle karşılaşmış olmaktan kaynaklanıyor. Beklenmedik şeyler kuşkusuz şaşırtır her birimizi. 

Belki ‘Nasıl oldu bilmiyorum!’ derken kendimi –bilinçaltında kuşkusuz- aklama girişimi de olabilir. Kişi kendi elinde olmayan şeyleri yaşadığında elbet aklanma yoluna gitmeyi deneyecektir. Hoş hali hazırda aklanmamı gerektiren bir durum söz konusu değil. Aslında niye böyle bir başlangıç – ‘Nasıl oldu bilmiyorum!’ diyerek- yaptığımı da tam anlamıyla bilmiş değilim. Doğrusu, evet, evet doğrusu şaşkınlıktan olacak. şaşkınlığın insanı ne hale soktuğu, sokacağı önceden bilinemez. Sözlerime ‘nasıl oldu bilmiyorum!’ diyerek başlayışım bir tasarının, bir kurgunun sonucu değil. diyelim ki bir ara sokakta yürüyorsunuz, sizden başka kimsecikler yok ve birden arkanızda bir ses duyuyorsunuz. Sesin sahibi size ‘Burada ne arıyorsun?’ dedi. Siz böyle bir şeyi beklemediğiniz için ve sizden başkasının olmadığını bilmenize rağmen ‘Ben mi?’ diye yanıtlasanız kimse ‘ne ahmakça bir yanıt.. kimse olmadığı halde ‘Ben mi?’ diyor.’ Hayır bu ahmaklık falan değil.. bu düpedüz şaşkınlığın eseri. Şaşkınlıkların hiç biri akli değildir, bilinçli değildir ki ahmakça, bilinçsizce olsun. Şaşkınım ve ister istemez ‘Nasıl oldu bilmiyorum!’ diye bir tümceyi rahatlıkla kurdum.

Bu mağaraya –şuan bir mağaradayım- kendim geldim. Dinlenmek içindi. Dağı tırmanmıştım. Evimin tam karşısında –bir iki kilometre uzakta- bir dağ silsilesi vardı. Hala var ve ben o dağ silsilesinin bir parçasındayım. Evde olduğum zamanlar ne zaman bu dağ silsilesine baksam, ne zaman arkadaki küçük odaya girip –evdeki o odayı bir tür ardiye gibi kullanıyoruz, elimize geçen ve artık kullanılmayan ne olursa bir şekilde bu odaya atıyoruz- bakışlarımı pencereden uzatsam o dağ silsilesiyle karşılaşırdım. Karşılaşırım. Adeta çekerdi beni. Bakışlarım onunla her karşılaştığında oraya gitmek için müthiş bir heves duyardım. Hoş dağları oldum olası severdim, severim. Gençliğimde -on sekiz otuz yaşları arası, şimdi kırklı yaşların sonundayım- çokça tırmanmışlığım vardır. Hatta arkadaşlarla –genelde beş altı kişi olurduk- kamp kurmuşluğumuz bile olmuştur. Dağlara karşı bu sevgi bu hayranlığın altında ne var? Bilmiyorum.  Demek ki bu konu üzerinde durmamışım, durmayı hiç akletmemişim. 

‘Bu kere tamam!’ demiştim kendi kendime. ‘Bugün bu dağları ziyaret günüdür!’ diye de eklemiştim. Böylece yola çıktım. Tırmanmada güçlük çıkarmayacak giyecekleri giyindim. Elime küçük odadan bir paspas sapı alıp –asa gibi kullanmayı düşünerek yaptım bunu- yola düştüm. Tırmandım. Tırmandım. Ve evden çıplak gözle görünmeyen bu mağara girişini gördüm. Güneş vardı. Yorulmuştum. Mağaranın girişinde sağda irice bir taşa oturdum. Böylece güneşten, o yakıcı, kavurucu güneş ışınlarından korunacaktım. 

Dinlenirken etrafıma bakındım. Dağdan oturduğum sitede kendi dairemi, dağ silsilesini gören küçük odanın penceresini şöyle böyle görür gibiydim, net olmasını beklemiyordum kuşkusuz. Sonra gözlerimi mağaranın içine çevirdim. Oldukça büyük bir mağaraydı. Hem sağda hem solda bir insanın geçeceği kadar yuvarlağımsı yarıklar vardı. Mağaranın derinliklerine uzanan dehlizler diye düşündüm. Hazır buraya kadar gelmişken daha içerilere gitmemek olmazdı. Ve fakat korkuyor gibiydim yahut anlamını veremediğim bir ürperti belirmişti içimde. Yırtıcı herhangi bir hayvanın –mesela ayı-kurt gibi- barınağı olabilirdi. Hayır olamazdı. Kentin bir yerde mesire yeri olan, kente bu kadar yakın olan bir yerde yırtıcı herhangi bir hayvanın barınağı olması muhal gözüküyordu. Ki öyleydi de. Şuana kadar en ufacık bir iz görmüş değilim her hangi bir vahşi canlıya ilişkin. 

Sigaramı bitirdim, ayağa kalktım. Yarıklardan birine –şuan hangisi olduğunu hatırlamıyorum- doğru yürüdüm. İki insanın yan yana yürüyeceği genişlikte ve hafif aydınlık, ucu gözükmeyen bir dehliz, bir hol uzanıyordu. Biraz çekinerek, hafif bir ürperti duyarak yürümeye başladım. Yerlerde insan ayak izleri vardı. Hem de birden fazla kimi sivri topuklu, kimi yuvarlak, kimi kare, kimi düz ayakkabı izleri bozulmadan kalmışlardı. Demek benden önce başka ziyaretçiler de olmuş. Hissettiğim çekingenlik, korku, ürperti neredeyse kaybolmuştu. Neredeyse bir türkü melodisini ıslıkla çalmaya başlayacaktım ki, yırtıcı hayvanlar olmasa da zehirli bir takım canlıların -mesela örümcek, akrep, yılan vb.- olabileceğini ve bu canlıların sesime tepki vereceğini düşünerek vazgeçtim. 

Dehlizin hafif aydınlığı insana tuhaf bir rahatlama hissi veriyor olmalıydı ki epeyce rahatladığımı hissettim. Yol hafif sola kıvrılarak uzanıyordu. Ne kadar gittim bilmiyorum. “Keşke adımlarımı saysaydım!” saymadım. Aklımın ucundan bile geçmedi. Nihayet mağaranın girişine benzer küçük bir salonla karşılaştım. Hani salon demem aklıma başka bir sözcük gelmemesinden. Mağaracılık bilgim yok. Yani şunu demek istiyorum hani belki mağaraların bölümlerini, girişini çıkışını, oda benzeri yerlerini özel bir takım sözcüklerle karşılıyorlardır. Böyledir demiyorum, olabilir diyorum. Hani akıllı telefonumu yanıma alsaydım ve eğer hat varsa –hat varsa diyorum çünkü bir mağaranın derinliklerindeyim, yani telefonun çekip çekmeyeceğini bilemem- google’den mağaranın bölümlerine ilişkin herhangi bir farklı adlandırma yapılıp yapılmadığını araştırırdım ve şimdi benim salon dediğim açık alana bir ad verilip verilmediğini öğrenir, rahatlardım. 

Her neyse hadi salon demeyelim de küçük oda diyelim. Tıpkı evimdeki küçük odanın boyutlarında oluşu oda dememi kolaylaştırıyor. Hemen solumda bir başka yarık, çıkış vardı. ‘Geri dönüp gitmekten ise ilerlemek en iyisi!’ diye geçirmiştim içimden. Saat en fazla gündüzün onu falan olmalı. Ben yanıma niye saat telefon almadım ki? Almalıydım! Hele telefon! Telefon tıpkı Ariadne’nin Theseus`un eline verdiği bir iplik olurdu ve bende kolaylıkla yolumu bulurdum. Geri dönseydim de kaybolmazdım. İtiraf edeyim ki kayboldum. O yarık da iki kişinin rahatlıkla yürüyeceği genişlikteydi ve insanın içini açan hafif bir aydınlığa sahipti. Belki otuz belki kırk adım atmıştım ki yol ikiye ayrıldı. Her iki yolda birbirine benziyordu. Sağımdaki yola daldım. Artık düşünmüyordum. Ürkmüyordum. Çekingenliğim uçup gitmişti. Bir tür oyun, büyülü bir oyuna kaptırmıştım kendimi. 

Yürüdüm. Daha derinlere doğru yürüdüm. Bazen aşağı doğru gidiyor hissine kapılıyordum aşağı doğru bir meyil çıkıyor birkaç adımdan sonra yürüdüğüm eğim kayboluyordu. Her iki ayrı yöne ayrılan dehlizlerden kimi zaman sağdaki kimi zaman soldakini seçtim. Yürüdüm, durmadan. 

Yorulmuştum. Yeni bir odayla karşılaştım. Odanın içinde her hangi bir insanın oturup dinleneceği taşlar vardı ve odanın tam ortası diyeceğim taşların biraz ilerisinde ateş yakıldığına ilişkin işaretler gördüm. Oturdum. Epey terlemiştim. “Nasıl oldu bilmiyorum. Ve bundan sonrasına ilişkin hiçbir öndeyide de bulunabiliyor değilim.” Bu sözün doğruluk derecesi kuşkulu. Nasıl ‘nasıl oldu bilmiyorum!’ diyebiliyorum ki? Kahretsin niçin bu başlangıç tümcesi, bu başlangıç sözü ‘nasıl oldu bilmiyorum!’ tümcesi, sözü –işte her ne haltsa- durup durup karşıma çıkıyor, aklımı kurcalıyor? Niçin başka şeyler gelmiyor aklıma? Niçin başka sorular, yönle ilgili sorular aklıma gelmiyor, niçin? 

‘Nasıl oldu bilmiyorum!’ düpedüz bir yalan, bilinçaltım bunu dememi istiyorsa işte söyledim! Basbayağı biliyorum. Dağa duyduğum hevesin ve sonra karşıma çıkan mağarada ne olup olmadığına duyulan merakın doğal bir sonucu bütün bu olup bitenler. İşte kayboldum. Bundan sonrasına ilişkin bir öndeyide bulunamadığım doğru. Ne yana dönsem yeni bir yol, yeni bir başlangıç. Cesaretimi kaybettiğimi rahatlıkla itiraf ederim. Ediyorum! Cesaretimi kaybettim ve dev gibi bir yılgınlığın içime çöreklendiğini ayan beyan görüyorum. Yine de kalkıp yürümeliyim. Geldiğim yöne doğru. Şimdi şuan bulunduğum odaya hangi yarıktan geldiğimi biliyorum. Ya yön! Hangi yöne gitmiş olacağım gideceğim tarafı seçtiğimde? 

Oldum olası yönle ilgili sıkıntım olmuştur. Bununla ilgili bir roman kahramanını hatırlıyor gibiyim. Sanırım ‘Hangisi Sen’(*) adlı romanın kahramanı Sacit böyle bir ikilemi yaşıyordu. Gerçi adam gibi –Sacit’in- karşı çıkışı pek haksız da sayılmazdı ‘Niçin sağ kolumuzu güneşe yahut tersini uzatmıyoruz ki? Öyle yaparsak yönler karışmaz mı?’ türünden bir şeyler geveliyordu ya- sızlanmışlığım yok.. her neyse yönün bir önemi yok şuanda. İster batıya, ister doğuya, ister güneye, ister kuzeye doğru gitmiş olayım hiç bir anlamı yok. Ben çıkış kapısını arıyorum ve çıkış kapısının hangi yönde olduğunu bilmiyorum. Kapının hangi yönde olduğunu bilmediğime göre falan yöne gideyim yahut feşmekân yöne kıvrılayım diyemiyorum. Gerçi mağara araştırmacıları belki mağaradaki çeşitli izlerden hareketle hangi yönün hangi yön olduğunu çıkarabiliyorlardır ve kolaylıkla, hiçbir kuşkuya mahal vermeden ‘falan yönde ilerliyoruz!’ diyebilirler eğer yön önemliyse. Bir pusulam olsaydı ben de kolaylıkla hangi yönde ilerlediğimi söyleyebilirdim. Niye taktım ki bu yön işine? Anlamsız.

Paspas sopasının sapını bir ip kılmalıydım. Ve öyle de yaptım. Paspas sapıyla geçtiğim yollarda iz bırakacaktım. Paspasın sapının sivri ucunu sert biçimde toprak zemine bastırıp bir sürede öyle yürüdüm. Değişen bir şey yok. Bir başka oda. Bir başka yarık yahut birden fazla yarıklar. Demek ki diyorum kişi bir mağaraya girdiğinde, bir mağarayı araştırma hevesi duyduğunda mağaraya girmeden, araştırmaya başlamadan hazırlıklı olmak zorunda. Yani bir kişinin bir Ariadne’si olmalı ve onun da o kişiye vereceği bir ip olmalı. Yoksa benim gibi böyle saatlerce dönüp durur bir mağaranın içinde ve çıkış yolunu bulacağı da meçhuldür. Tıpkı şuan benim durumumda olduğu gibi. 

Sonuç mu? 

Buraya geldiğimden haberi olan bir Allah'ın kulu yok. Ya kendi kendime çıkış yolunu bulacağım yahut..



Cemal Çalık, 25.08.2016,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü
Cemal Çalık Yazıları






(*) "Hangisi Sen?", Cemal Çalık'ın Sonsuz Ark'ta yayınlanan romanıdır.




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı