24 Ağustos 2017 Perşembe

SA4770/KY60-ES13: Çolakkadı: "25 Aralık’ı Haber Aldık, ama Önleyemedik"

"Niyeti başka. Niyeti üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Bir şey varsa da bağcıyı dövmek, yoksa da. Çünkü başka davalara bu kadar canlı ve heyecanlı bakmaz bu savcılar." 


Turan Çolakkadı, Ergenekon, Balyoz davalarıyla MİT krizi ve 17-25 Aralık’ta İstanbul’da başsavcı vekilliği ve başsavcılık görevlerinde bulundu. İstanbul Başsavcısı olduğu halde, 7 Şubat’ta MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrıldığını telefon açan gazetecilerden, 17 Aralık’ı sabah işe giderken açık olan radyodan öğrendi. 

Gizli yapılan 25 Aralık’ı ise önceden haber almış ve dönemin başsavcı vekili Oktay Erdoğan’ı görevlendirip, duruma el koymasını istemişti. Ancak FETÖ’cü Muammer Akkaş, başsavcı vekilini oyuna getirip ikinci kumpası da başlattı. İşlemleri durduran Çolakkadı, dosyayı da hemen Akkaş’ın elinden aldı. Akkaş’ın adliyede bildiri dağıttığını görünce, 25 Aralık’ın seyrini değiştiren bir açıklama yaptı. 


turancolakkadi

Başsavcılıktan sonra İstanbul Bölge Adliyesi Başsavcılığı ve kısa süre de Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı yapan Çolakkadı, geçtiğimiz günlerde emekliye ayrıldı. Türkiye’nin en kritik yıllarında İstanbul’da önemli görevlerde bulunan Çolakkadı o günleri ve FETÖ’cü hakim ve savcıların çalışma yöntemlerini ilk kez anlattı.

Yargı içinde uzun yıllar görev yaptınız. Bu sürede yargı organları içindeki FETÖ yapılanmasını hiç sezdiniz mi?

2007 yılında Ümraniye’de bombaların bulunmasıyla bir soruşturma başlatıldı. Bu soruşturma Ergenekon olarak bilindi. O güne kadar yanımızdaki savcılar- hakimler kimdir, neyin nesidir bilmiyorduk. Kimisi mutaassıp görünüyor, kimi farklı görünüyor. 

Ben o zaman başsavcı vekiliydim. Devlet Güvenlik Mahkemeleri kalktığı için başsavcılık kalktı ve İstanbul Adliyesi’ne bağlandık. Bu soruşturmaları başlatırken bir FETÖ yapılanmasını fark edemedik ve düşünmedik de zaten. Bu ülkede bir derin devlet var, birçok olay olmuş, yargı bunun üstüne gidiyor gibi görünüyordu. Mutlaka bir şeyler de vardı, basından da okuyorduk: CD’ler, konuşmalar, deliller. 

Muhtelif soruşturmalar başladı parça parça. Sonra birleştirildi. Zaten hep yargı güçlü olmalı diyorduk, hep garibanın üstüne mi gidilecek. Kim olursa olsun, suçluysa üstüne gidilmeli. Zaman içinde, kendi adıma konuşuyorum, soruşturmalardan şüphe duymaya başladım. Tatmin olmamaya başladım. Hem Ergenekon’da hem Balyoz’da ilgisiz kişiler soruşturmaya dahil edildi. 

Savcıları çağırdım: “Biz yargıyız, teraziyi tam tartmalıyız. Hiçbir şekilde bir tarafa eğilmemeli, bu böyle olmaz” dedim. O zamanki ilgili emniyet şube müdürlerini çağırıp defaatle soruşturmaların nasıl yapılacağına dair yazılı, sözlü talimatlar verdim. Böyle olunca, 5. 6. dalga gibi diye isimlendirilen soruşturmaları, emniyet ve onlara hukuki alt yapıyı sağlayan savcılık ne bana de de başsavcıya iletti. Böyle gizli bir yürütme söz konusu olunca şüphe doğuyor tabi.

Gizli yürütülen başka davalar da var mıydı o dönemde?

Hanefi Avcı’yı iyi tanırım. Benim hemşerim, Maraşlı. Hanefi Avcı bir kitap yazınca meslektaşları ve bir kısım savcılar peşine düştüler. Bana geldiler, “Efendim Hanefi Avcı kitapta ve kitap dışında hakaret ediyor, tehdit ediyor vb.” deyip soruşturma açmak istediler. “Biz terör mahkemesiyiz, özel yetkiliyiz. Hakaret ediyorsa ilgilisi ilgili mahkemede dava açsın” dedim. Soruşturmaya izin vermedim. Ama sonra benden gizli, bir terör soruşturması dosyasıyla birleştirerek tutuklama çıkarmışlar. Çağırıp sordum. “Bu nasıl terör dosyasına girdi, bu terörist mi?” diye. 3-5 cümle anlattılar ama hiç ilgisi yok. Bir delil yok yani. Ondan sonra bu soruşturmalardan şüphe duymaya başladık. Bu dosyalar milyonlarca sayfa, binlerce klasör. Okuyup öğrenme imkanı da yok. Okumamız 10 sene sürer. Bu nedenle savcı ne diyorsa ona inanıyorsunuz. İkna edici bir belge getirmezlerse de inanmıyorsunuz ama onlar yine bildiğini okuyor.

Sistem işleyişinde size bilgi vermeleri gerekiyor zaten değil mi?

Gerekir tabi ki. Başsavcı var, ben de başsavcı vekiliyim. Denetim, gözetim yetkimiz var. Bilgi verilmesi lazım. Yılların teamülü böyle. Her dosyada bildirmezsin tabi, binlerce soruşturma var ama bu Türkiye’yi ilgilendiren, basının ilgi duyduğu, ülkeyi çalkalandıran olaylar. Bunlarda bilgi vermezseniz ne zaman vereceksiniz! Kaldı ki ben bilgi sahibi olacağım ki gerekirse ek görevlendirme yaparım, ikinci, üçüncü savcıyı veririm. Bu şart.

Peki neden size bilgi vermediklerini sorduğunuzda nasıl bir savunma yapıyorlardı?

Boyunlarını büküyorlar. Kem küm edip çok bir gerekçe söyleyemiyorlar. “Aniden gelişti, şöyle oldu, daha sonra bilgi vereceğiz efendim” diyorlar ama yine bilgi vermiyorlar. Sırnaşık bir şekilde… Ben bu konularda zaman zaman talimatlar yazdım. Zaman zaman Adalet Bakanı’na yazı da yazdım. “Bu soruşturmada kusur var, emniyetin savcılığın yaptıkları hatalı, incelensin” diye ama bir şey çıkmadı ya da benim haberim olmadı. Yazı da yazdık, konuştuk, toplantılar da yaptık. Ama biz o zaman bu cemaat yapısının bu kadar organize olduğunu, savcıların, emniyet mensuplarının bir yerlerden talimat aldıklarını da düşünemedik. Bu kadarı da düşünülemez ki! Bu kadar güçlü olduklarını bilmiyorduk, kimse bilmiyordu herhalde. Davaları düzgün yürütmüyorlar, biraz kendi düşünce yapılarına kanalize ediyorlar diye düşünüyorduk. Esas bu cemaatin gücünü ve hainliğini önce MİT olayıyla ama daha çok 17 Aralık’tan sonra öğrendik.

MİT olayı nasıl gelişti? Sizin nasıl haberiniz oldu?

Bir gün akşam daireden geldim. Saat 21.00 gibi basın mensupları aramaya başladı. Genelde o saatte aramalara cevap vermem, çoğunun da numarası bende kayıtlıydı. Çok fazla arayan olunca önemli bir şey oldu herhalde diye telefonu açtım. “MİT müsteşarı ve ekibini ifadeye çağırmışsınız” dediler. Hiç haberim yok. “Böyle bir şey olmaması lazım, olsa haberim olur. Ama belki bu işin ciddiyetini bilmeyen bir savcı bize haber vermeden böyle bir şey yapmış olabilir” dedim. O zaman Çağlayan başsavcısıydım. Araştırdım ki gerçekmiş. Sonrasında gelişmeler oldu. Arkasını biliyorsunuz.

Defaatle bilginiz dışında hareket eden savcılara herhangi bir yaptırım uygulayamıyor muydunuz?

Bunun yaptırımını Adalet Bakanlığı ve HSYK yapar. Müfettişler soruşturur, bir yanlışı varsa disiplin cezası verir. Başsavcı ve başkanvekilinin yetkisi soruşturmayı başka savcıya vermektir. Ben Başsavcı vekili olarak o yetkiyi kullandım. Soruşturmayı haber vermeyen savcılardan alıp başka savcılara verdim. Zaten büyük soruşturma olduğu için ikişer, üçer savcı bakıyordu. Ek savcı ekledik. Ama sonra öğrendik ki onlar da cemaatçiymiş. Daha iyi yaparlar, dürüst çalışırlar diye güvenip davaya verdiğimiz savcılar da, şimdi öğrendim ki, hepsi aynı grupmuş.

17 Aralık günü siz neler yaşadınız?

17 Aralık sabahı adliyeye giderken, yolda korumalarım radyoyu açtı. Haberleri dinliyoruz. Duyduk ki erkenden operasyonlar başlamış. 8.30 gibi mesai başlıyor. Vardığımda Zekeriya Öz bir bilgi notu getirdi. “Efendim böyle bir şey var. Operasyon başladı bugün” dedi. Hatırladığım kadarıyla emniyetin hazırladığı, bu olayları anlatan bir not. Dedim ki “Zekeriya Öz! Sabahın erken saatlerinde operasyon başlamış, bilgi notu ondan sonra mı getirilir. Ben şimdi televizyonu açsam bu nottan daha fazla bilgi var. Bu nasıl oluyor?” Her zamanki gibi kem küm etti. “Yaptığın çok büyük hata. Olay neyse bana getirmelisiniz, eskiden olduğu gibi masaya koymalıyız, tartışmalıyız. Hukuki alt yapısı nedir, delil nedir, ne yapmak gerekir. Gerekirse birkaç savcıyla ekip kurmalıyız, işin doğrusunu bulmalıyız” dedim. Kendi başınıza bir şey yapmışsınız, bizim hiçbir bilgimiz yok. Halbuki gizlemişler, izleme yapmışlar, yıllardır sürüyormuş. Tabi kendileri dışında kimsenin bilmesini istememişler.

Bu soruşturmadaki hukuka aykırılıklardan bahsediliyor. UYAP’a hiç girilmemiş. Üç ayrı dosya birleştirilmiş gibi. Bunlara bakabildiniz mi?

Tabi, bir sürü hukuki hatalar var. Zekeriya Öz’ün başında, Celal Kara’nın da içinde bulunduğu büro kaçakçılık bürosu. Biz büro büro çalışırız, benzer suçlar belli bürolara gider. Onların bürosu kaçakçılık olmasına rağmen rüşvet-irtikap dedikleri suçları oraya almışlar, orada soruşturmuşlar. Yasal olarak dinleme imkanı olmayanları dinlemişler. Hukuki hata çok tabi de, o an yüzlerce klasörü bilmiyoruz, verdikleri bilgiyle yetinmek zorundayız. Bu olaydan sonra dikkat etmeye başladık. Böyle büyük bir operasyon daha yapılacağını, bizden gizli şekilde yürüttüklerini bir şekilde öğrendim ben. Dosya numarasını ve terör bürosundan Muammer Akkaş denilen savcının bunu yapacağını öğrendim.

25 Aralık soruşturması mı?

Evet. Muammer Akkaş’ı ve onun başında olan başsavcı vekili Oktay Erdoğan’ı çağırdım. “Nedir bu dosya, büyük kapsamlı, iş adamlarının da içinde olduğu bir dosya olduğunu duydum. Neden bizim haberimiz yok?” dedim. Oktay Bey’in hiç haberi yok. Benim gibi bilgi vermemişler. Soruşturma savcısı Muammer Bey kem küm etmeye başladı her zamanki gibi. “Efendim ben de daha hakimiyet kuramadım. Okuyorum, inceliyorum vs.” falan diyor. "Niye terör bürosu soruşturuyor yolsuzluğu diye sordum, terör mü var bu olayda?" “Yok ama çete olabilir” dedi. Çete varsa bile terör büronun soruşturması için silahlı çete olması lazım. Cebir şiddet mi kullanılıyor sorusuna da cevap veremedi. 

Bunun üzerine "Arkadaşlar böyle olmaz" dedim. Akşam vaktiydi. “Bu dosyaları alın, iyice okuyun, sonra bana getirin burada birlikte bakıp, üstünde çalışalım, hukuken ne olması gerekiyorsa beraber yaparız. Niye böyle gizli gizli yürütüyorsunuz. İkincisi bu dosya sizin büronun görev alanına girmiyor. Başka bölümlerde soruşturulması lazım” diyerek bunları yolladım.

El koymuşsunuz olaya. Peki sonra yine de nasıl başladı operasyon?

Muammer Bey’den sonra Oktay Bey’e “Bu tek dosya değil, büyük bir şey. Sen dosyalar neredeyse savcıdan bu gece al. Bir dolaba kilitle. Okursun bana da getirirsin, beraber okuruz” dedim. Fakat Oktay Bey bu arkadaşları tahmin etmediği için, gece gece hiç güvenmiyormuş gibi savcının elinden dosya almaya gerek duymamış. Ben dosyayı getirecekler diye beklerken baktım sabah erken saatlerde, savcı söz verdiği halde operasyon, yakalama, arama, tarama başlamış. Yapacak bir şey yok. İşlemleri durdurdum ve yazı yazarak dosyayı savcının elinden aldım. Biri Başsavcı vekili Oktay Bey olmak üzere dört savcı daha görevlendirdim. Beş savcı yürütecek. Onlara da soruşturmayı düzgün yürütün diye talimat verdim. 

Ertesi gün mesai bitmesine yakın güvenlik amiri bana bir bildiri getirdi. “Efendim Muammer Akkaş adliyenin içinde basın mensuplarına, herkese bildiri dağıtıyor” dedi. Alıp baktım, “Soruşturmalar kapatılmıştır. Amirim suç işlemiştir. Elimden dosyayı almıştır. Bu bir suçtur vs.” Hem suçlu, hem güçlü. Ben de o duyguyla hemen aşağı salona indim. Zaten o günlerde canlı yayın araçları adliyenin etrafında bekliyordu. Basın mensuplarını çağırdım. 10 dakikalık bir konuşma yaptım. Her şeyi anlattım. Nasıl gizli soruşturma yürütürsünüz. Kimden neyi saklıyorsunuz. Dürüst çalışıyorsanız neden saklıyorsunuz. Bir savcı soruşturuyor, düzgün yapıyor da 5 savcı yanlış mı yapacak. 5 savcı görevlendirdim, biri rütbeli. Olayı kamuoyuna duyurdum. O konuşma akışın mecrasını değiştirdi.

Siz aslında soruşturmanın yapılış biçimine mi itiraz ettiniz?

Hem biçimine, hem de kasıt olmasına. Dosyaları görmedik ama yavaş yavaş da bu yapıyı tanımaya başladık. Bir şeyi gizli yapıyorsanız bir amacınız vardır. Dosyayı öğrendiğimde de sorduğum sorulara tatmin edici cevap veremiyorlar. Delil zayıf. 5 tane savcı atadım. Savcılar soruşturma sonucunda şu kişi suç işlemiş, delil olarak şu derse gereği yapılır dedim.

Sizin hükümetin emriyle böyle davrandığınız algısını yaymaya çalıştılar.

Yargıya karşı hiçbir talimat, emir, zaten olmaz. Bildirinin bana gelmesinin ardından aşağıya inmemin arası 10 dakika. Aniden karar verdim. Ben 35 yıllık savcıyım, kamuoyuna canlı yayında konuşuyorum. Hiçbir şekilde hatır gönül, o ya da bu sebeple, taraf tutmadım, tutmam da. Bu soruşturma gizli yürütülüyor. Burada bir kasıt var. Ondan bilgi alarak, buna bilgi vererek karşılıklı görüşerek değil. Kendi inisiyatifim. Artık bu kadar da olmaz, hem yanlış yap, hem bildiri dağıt.

17 – 25 Aralık sonrası kamuoyu bunu yargı yoluyla darbe olarak tanımladı. Siz bugünden geriye doğru baktığınızda nasıl düşünüyorsunuz?

Tabi görünmeyen kısmını, hukuk dışı kısmını bilemem. Uzmanlık alanım değil. Diğer niyetler, planlar nedir, tam bilemiyorum ama şöyle düşünüyorum: O soruşturmalarda bir şey var mıydı, yok muydu. Neticede benden sonraki savcılar araştırdı ve bir şey bulamadı. Olsaydı bile, bu yapı işine yaramıyorsa suçu ortaya çıkarmaya hevesli değildir. Niyeti başka. Niyeti üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Bir şey varsa da bağcıyı dövmek, yoksa da. Çünkü başka davalara bu kadar canlı ve heyecanlı bakmaz bu savcılar. Hatta gelip (ellerini ovuşturarak gösteriyor) “Başsavcım biz yorgunuz, dosyayı başkasına ver.” Yani işlerine yaramayan soruşturmaları canla başla yürütmezler. Hatta gizli gizli hiç yürütmezler. Gelir gelir, “Efendim yorulduk bize bir savcı daha ekle” derler. Burada gizlice ve canı gönülden yürüttükleri dosyalar var. Yani bağcıyı dövmek istiyor, üzüm yemek değil. Bunun adı darbe midir, başka bir şey midir bilemem ama niyetin kötü olduğuna inanıyorum. Soruşturma gayesiyle başka emelleri var.

Bu süreçte size herhangi bir tehdit yönelttiler mi?

17 Aralık’tan sonra bu gizli soruşturmaları öğrenince, yönetmelik de değişti, ben o günlerde “Kim elinde ne dosya varsa bana bilgi verecek” şekilde yazılı talimatlar verdim. Şüphelendiğim savcılardaki soruşturmaları incelemeye başladım. 25 Aralık’tan önce, o haftalarda hakim ve savcılar, daha çok hakimler, savcılar amiri olduğum için çok gelemedi, bana gelip, 3’er li 5’erli boyun bükerek “Başsavcım bir yolsuzluk var, aman sen bunu engellemiş konumuna düşme. Tarihe yanlış geçme. Savcılar, emniyet üzerine gidiyor. Etme” şeklinde ricalarda bulundular. Bu sözlü bir tehdit değildi ama cemaatin gücünü göstermek istediler. Biri gitti, öbürü geldi.

Muammer Akkaş ve Zekeriya Öz’ü birebir tanıyorsunuz değil mi? Böyle davranabileceklerine dair bir emare var mıydı?

Tanıyorum tabi. Zekeriya daha eski, Muammer daha sonra geldi ama. Zekeriya Öz yıllardır orada. Ergenekon’da falan çok görev aldı. İlk etapta bunları anlamak zor. Böyle bir şey insanın aklına gelmez. Organize olup bir yerden talimat alıp soruşturma yürüteceği. Bir hukukçunun bunu yapması mümkün değil. Mantıken öyle ama mümkün oluyormuş öğrendik.

Zekeriya Öz’ün bir iş adamının parasıyla tatile gittiği de ortaya çıktı sonradan…

Son 7-8 yıldır en çok Zekeriya Öz’ün adı geçti ama aslında Öz’ün çok da iyi bir hukuk bilgisi yoktur. Biraz da o gibi şeyleri yapabilecek bir arkadaş. Her savcı yapmaz. Onun bunun parasıyla tatile gidebilen bir arkadaş. Örf adette hediye olur da, bayramda bir çikolata getirilir. Milyonlarca para, git tatil yap, böyle bir şey olabilir mi?

İş adamlarını tehdit edip, onlardan aldıkları paraları örgüte aktarıyor olabilirler mi?

Bunun belgesi yok ama hep belgeyle düşünmüyoruz, kendi kendimize de düşünüyoruz. Bu savcı arkadaşların, emniyet mensuplarının, cemaatçi bile olsa bu kadar kanunsuz işleri yaptıklarını görünce acaba bunlar da mı tehdit ediliyor diyorum kendi kendime. Cemaatin elinde bunlarla ilgili kasetler mi var diyorum. Vicdanı elvermese de korkuyla mı yaptılar bunları. Çünkü bazı şeyler gerçekten olmaz. Cemaat mensubusun ama savcısın, emniyet müdürsün, nasıl yapabilirsin.

Dava dosyalarının bir kısmının Pensilvanya’ya gönderildiği de söylenmişti.

Böyle bir şey yargıda olamaz. Nasıl olabilir herhangi bir yerden talimat almak. Bunu yapıyorsanız, bir yerden talimat alıyorsanız, yaptığınız iş doğru olsa bile yanlıştır. Bağımsız yargı nasıl bir yerden talimat alabilir. Kaldı ki talimat aldığınız yer neresi? Başka kurumlarda da olmaz ama yargı hiç böyle şeylere gelmez. Ben bir savcının, hakimin bu kadar yıl hakimlik yapmış savcı hakim nosyonunu kazanmış, adaletin ne olduğunu anlamış birinin hala böyle bir şey yapabileceğine inanamıyorum. Yargı başka bir şeye benzemez. Hukuka, kanuna, her şeye aykırı da, bir de insanın vicdanı var. Birinin talimatıyla nasıl iş yapıyorsun.

2 ay önce emekli oldunuz. Nasıl karar verdiniz?

Ben son 10 yılın ağır yükünü taşıdım. Büyük terör olayları, bu soruşturmalardaki hatalar bizi yıprattı. Ben her şeyin mükemmel olmasını, yargıda teraziyi iyi tartmak isteyen, aman görevimize gölge düşmesin diye yasal haklarımı bile kullanmayan bir adamım. 38 yıllık memuriyetim var, daha bir evim yok. Para biriktirip ev alamazsın, uzun süreli taksite de girmek istemiyorum. “Benim ona işim düşer, onun bana işi düşer” olsun istemedim. Böyleyken yargıda bir sürü olumsuzluklar olunca tabi bu yıprattı. Gece gündüz uğraştım. Masa, protokol savcısı olmadım. Birçok yazışmayı, güvensizlik nedeniyle kendim yaptım. İstanbul Bölge Adliye Mahkemelerini de kurdum. Geçen mart ayında tayinler yapıldı, temmuzda da çalışmaya başladı. Yetmez mi? Yaşım da geldi. Oğlum da savcı oldu. “Bir eve bir savcı yeter. Sen ol ben bırakıyorum” dedim. Artık biraz dinleneceğim. Şekerim var. Biraz da bu stresli hayatın sonucu.

Şimdi günleriniz nasıl geçiyor?

Hala kendimi izinli gibi hissediyorum. Tam alışmadım. Ben maaşımın 4’te birini kitaba veren bir adamım. Evde yer olmadığı için bir kısmını dağıttım. Bodrumda bir odamız var, bir kısmı orada nemlendi. Şimdi adliyelerden kitaplarımı eve taşıyorum. Kitap okuyorum. Eski evraklardan notlar almışım, onları inceliyorum. Belki ileride anılarımı yazarım. Benim de ufak tefek sırlarım var. Şimdi söylenmez. Geçmişe yönelik detaylı şeyler inceliyorum. Belki yazarız bir hatırat ileride. Bir şiir kitabım var. Başsavcı şiir yazar mı? Maraşlıysa yazar. Başsavcı, hakim sert, ceza veriyor, insanlar korkuyor ama bizim de bir dünyamız var. Ben de gençliğimden beri ufak tefek yazıyordum. Kendimi hengameden kurtarınca biraz yazdım. Yoksa başımızı kaldıramayız kitap yazmak için. İşimizin yoğunluğunu şöyle anlatayım. İnsanlar öğle paydosunda spor yapsın diye Çağlayan’da bir spor merkezi açmıştık. Oradaki yürüyüş bantlarından birini ben de makam odasının arkasındaki dinlenme odasına koydum. Öğlen yürürüm diye düşünüyordum. Tek bir gün dahi yürüyemedim. Onun için emeklilik şart.

15 Temmuz darbe girişimi yaşadık. Sizin için nasıl geçti?

Paralel yapıyı MİT olayıyla, bu soruşturmalarla, Aralık’taki olaylarla öğrenmiştik. Ama ben bu kadarını da beklemiyordum. Darbe yapacak kadar aşırılık yapacaklarını, Silahlı Kuvvetler’de bu kadar elemanları olacağını düşünmüyordum. Siyasetle ilgisi olmayan insanlar bile eşleri başörtülü diye atıldı. Öyle bile olsa TSK mensubu birinin bunu yapacağına aklım kesmiyordu. O gün hanım ve oğlumla evdeydik. Oğlum, “Köprüde askerler varmış, sosyal medyada yazıp çiziyorlar. Darbe diyorlar” dedi. Ne darbesi dedim ya. Herhalde büyük bir terör olayı var. Emniyet, jandarmadan yardım mı istedi acaba diye düşündüm. Birazdan oğlum tekrar geldi “Uçaklar Ankara’da alçak uçuş yapıyormuş” dedi. Televizyonun karşısına geçtik. Bir süre sonra koruma polislerimin en kıdemlisi Mustafa aradı. “Başsavcım Emniyet Müdürlüğü’nden aradılar. En kısa sürede evi terk edip güvenli bir yere gitmeniz gerekiyor. Bize de gidip zaman kaybetmeyin, hemen arayın dediler. Tanınmayan bir araçla güvenli bir yere geçin” dedi. Geçmişte mücadelemiz var, acaba benimle ilgili özel bilgi mi ele geçti bilmiyorum. Tabancalarımızı, mermilerimizi elimize aldık. Taksi yok. Tanınmayan araç demişler ama oğlumun aracı benim üzerime kayıtlı. Yapacak bir şey yok, oğlumun arabasına bindik. Evin dışındaki koruma polisiyle yola düştük. Kayınpederlerin evini de bilirler diye ara sokaklardan, mahalle aralarından bir otele gittik. Televizyondan takip ettik olayları.

Oda TV savcılar, hakimler ve polislerin bir arada iftar yaptığına dair bir haber yapıp, resimler yayınlamıştı. Çok konuşulmuştu. Nasıl gerçekleşmişti o iftar yemeği?

Önce şunu parantez içinde bir söyleyeyim. Paralel yapı her şeyi bir tarafa kanalize etti. Evet paralel yapı yanlış yaptı ama Türkiye’de tek yanlış yapan o değil, başka yapılar da var. Onları da unutmamak gerekiyor. Daha düne kadar paralel yapı yoktu ama Türkiye’de yine darbe tehlikesi vardı, 28 Şubat vardı. Birden bire hepsini unutursak o da yanlış olur. Olaya gelirsek, özellikle Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin toplasan 45- 50 tane hakimi, savcısı olur. Yıllardır, bizden önce de, emniyet iftar verirdi. Beraber çalıştığı ya terör büro, emniyet baş müdürü ya da organize suçlar… Her neyse, böyle bir adet olmuş. Duyuruyorlar, gelmek isteyen geliyor. Bir yerde iftar yapılıyor. Başka kurumlar da veriyor da, emniyet ve adliye içi içe yakın çalışıyor zaten.

Yani bu iftar önceden beri yapılagelen bir şey mi?

Yıllardır. Yeni bir şey değil. Mevcut hakimlerin müsait olanlarının yüzde doksanı katılmış. Bunun hepsi paralelci değil. İçinde paralelcilerin harcadığı önceki Ergenekon başkanı var. Telefonlarını dinleyerek Bolu’ya tayin ettiler, kanser oldu adam. Her gruptan insan var.

Davet nasıl yapılıyordu?

Davetiye gibi bir şey dağıtıyorlar. Duyuruyorlar. Zaten küçük bir adliye Beşiktaş. Ben de katıldım. Bir tekne gezisi yaptık, tekneyle karşıya gittik. 40- 50 kişi iftara katıldık. Emniyet müdürleri de var. Yol boyu fotoğraf çektiler CD’leri bize de dağıttılar. Biri, hakimlerden biri mi bilemiyorum, bu fotoğrafları basına vermiş. Hakim, savcı, emniyet yan yana yemek yiyor. Kardeşim, bu adamlar zaten her gün yan yana çalışıyor. Savcı emniyetçi yan yana olur. Geliyor odasından yazılı, sözlü talimat alıyor tek başına. Bir şey yapacaksa orada yapar. 40 kişinin arasında mı yapacak? Gizli bir şey konuşacak olsa odasında yapar. Saçma sapan bir şey.

Başsavcı Aykut Cengiz Engin’in bilgisi var mıydı iftardan?

Var tabi. O da eski DGM savcısı. O da kaç kere katılmıştır geçmişte. Hepsi katılmıştır. Bu her sene olur. Emniyet iftar verir. Kaldı ki başka iftarlara da gidiyoruz. İftara gidilir. Belediyenin iftarlarına gittik. İftar yani bu.


Emeti Saruhan, 24.08.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Hayatın Sıcak Yüzü, 
Emeti Saruhan Yazıları



Sonsuz Ark'ın Notu: Emeti Saruhan Hanımefendi'ye çalışmalarını bizimle paylaştığı için teşekkür ederiz. Seçkin Deniz, 06.07.2017



İlk yayınlandığı Yer: Gerçek Hayat





Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı