12 Ağustos 2017 Cumartesi

SA4715/KY26-CA149: Topraklama

"Bir hayat tarzı eleştirisi kapsamında süren betonlaşma eleştirileri iktidar çevrelerinde kinik “sol hezeyanlar” toplamına itilerek sümen altı ediliyor, o da olmazsa romantizmle ilişkilendiriliyor. İyi de edebi başvuru kaynaklarımızın başlıca eleştirisidir betonlaşma, bu şizofreniyi nasıl açıklayacağız…"


Şiddetli yağmur uyarısını hesaba katmadan çıktım evden öğlende, yaşanmıştan ders almamak benim de kusurum. Şemsiyem veya yağmurluğum da yoktu yanımda. Dönüşte oyalandım Eminönü’nde, Yeni Camii etrafında dolaşırken zamanı unuturum hep, hatta bir binanın önündeki panoda okuduğum sergi çağrısına bile kapıldım ama hayal kırıklığı nedeniyle ayrıntılara girmeyeceğim.  

Tamam da ikindi namazını evde kılacağım, daha fazla gecikemezdim; böylelikle Marmaray’a yöneldim. Her zamankinden farklı kalabalık şaşırtıcı geldi, gerçi insana şaşırmayı öğreten bir şehir İstanbul. Üç tren gelip geçtikten sonra binebildiğim vagonda yerler ıslaktı, yolcular, Allah’ın belediyeye temizlik yardımı, diye espri yapıyorlardı. 

Üsküdar’da durdu tren, uzun süre bekledik, başka bir trene aktarma yapmak için dışarı çıkmamız istendi, bir süre sonra tekrar aynı trene bindik ve Ayrılık Çeşmesi’ne ulaştık. Orada da distopik sahneleri vardı, öyle ki sel halini almış sular istasyona şelale gibi akıyordu. Aşırı kalabalığın içinde sürüklenerek aşağı indim ve birkaç tren bekledikten sonra nihayet nispeten ferah bir vagona binebildim. 

Doğrusu aşırı kalabalığa ve telaşa rağmen yolcular izdihama sebebiyet vermeyecek bir dikkat sergiliyordu, en azından benim yolculuğum sırasındaki akışa dair izlenimim bu ve çok değerli. Küçükyalı’da trenden indiğimde de yürüyen merdivenden çıkarken dolu bastırdı. Çıkışın hemen arkasında bulunan muhtarlığın sahanlığında bekledim bir süre, ardından kendimi Calvino’nun Marcovaldo’suna benzeterek orta boy bir markete sığındım.

Orta boy market, diyorum. Bu yakanın –hiç ihtiyaç duymadığı- “en büyük avm”si az öteye yapılıyor ve yıllardır inşaat sesleriyle yaşıyoruz. TEM’in hemen aşağısındaki –çocukluğumun büyülü mekanlarından biri olan-  geniş kamu arazisi ise adına “park” eklenerek bir inşaat şirketinin görkemli site projesine tahsis edildi. Orası artık sadece yüksek duvarların gerisinde korunaklı bir hayat sürdürecek olan –türdeş- site ehli için kısmi bir park ortamı sunacak, çevredeki insanların ise yeşil manzarası, kırıntıları görünen deniz sahneleri ve bir rüzgârın getirdiği deniz esintisi elinden alınıyor.

Tabii, elbette, tek tek insanların suçu yok, hani kaçak kat çıkanların, komşu manzarasını dert etmeyenlerin, park yerine site diken müteahhitlerin… Çünkü mevzuat uydurulur bir şey ve biz bir salgın hali içindeyiz; neoliberal dönemin göçleriyle ihtiyaç bolluğuna, hevesleriyle fırsatçılığına denk düştü imzalarımız, seçimlerimiz. “Osmanlı”yı yüceltiyoruz sözde ama Osmanlı’nın Cansever’in yorumuyla “gayriahlakî bir olay olan artı değer yağmasına karşı ticari alanları kişilerden alıp vakıflara bağlama” tutumunun tersine bir anlayışa müsamaha gösteriyoruz.

Elbette sürekli seçerek ilerliyoruz hayatta, yüzümüzün ifadesi seçimlerimizin toplamı. İlk yanlışın kökenine indiğimizde ise yine anlayış göstermemiz beklenecek, çünkü sistemin böyle işlediği bir ön kabul, dolayısıyla Thatcher’cı “alternatifi yoktur” yüksek bloklar halinde önümüzü kesiyor. Fakat kuşkusuz İstanbul’u her şeyin ama her şeyin merkezi kılan da siyasetin seçimi. Oturmuş bir dokuda yapılacak köklü değişiklikler konusunda belediye dokuda yerleşik olan insanların onaylamadığı bir karardan sakınmalı. 

Bu konularda öngörülü olunmadığında zaten hatalar zincir söküğü gibi ilerliyor, inşaatlara müteahhit bakışı egemen olduğu için. Söz konusu ihtiyat kaydı, bir mahallenin sonsuzca değişmeden kalabileceği anlamına gelmiyor. Fakat birçok örnek gösteriyor ki kimi belediyelerin “benim de bir kentsel dönüşümüm olsun” şiarı, kurunun yanında yaşın da yanması sonucunu veriyor.

Beri taraftan İstanbul’a sürekli inşaat sürekli göç çağrısı demek. Zaten herkesin İstanbul’da yaşamak için bir sebebi var ve bu şehrin yapısal bir iddiası, bu sebeplere özgü cevapları kapsamak.

Zeynep Çelik 19. Yüzyılda Osmanlı başkenti: Değişen İstanbul’da Tarihçi Gilbert Dagron’a dayanarak bu kapsama yeteneğinin sebeplerini açıyor. Erken dönemde Helenler’in ve Romalılar’ın buluşma noktası olan şehir geçen yüzyıllar içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun başşehri olarak yeni göç dalgalarının hareketine ve yerleşmesine açık oldu. 

Sürekli göç sürekli imar ve inşa anlamına geliyordu. MS. 330’daki kuruluşundan itibaren pahalıya mal olmuş bir şehir İstanbul, büyük ölçekli bir şehir projesiyle kurulmuştu zaten ve kıtalar arası ayrıcalıklı bir buluşma yeri olarak tasarlanmıştı. Bizans döneminde gelişen projesinde ana arterler dikkate alınmıştı,

 Osmanlı döneminde ise ana arterler silikleşirken mahalleler kendi iç bağlantıları güçlendirilerek bir tür özerklik kazandı. Hep göç aldı, göçü çağırdı, ama bazen de sınırlamalar koydu, geleni çevirdi kapısından, vize istedi. Belli bir şehir dengesini gözetmenin getirdiği ilkeleri yerleştirerek muhkem kılmaya çalıştı ayrıcalıklı konumunu. Işık, ses, görme açısı veya pencere mesafesi gibi konularda gösterilen hassasiyet yapıların toprağı tamamen kaplamasına izin vermedi; kaldı ki iç bütünlük mesireyi bahçede aramak anlamına da geliyordu. Bugün geldiğimiz noktada ise inşaat toprağa sığmıyor ve dolguyla denizin sahasını işgal ediyor.

Önemli bir soru, İstanbul’un binlerce yıldır azalmayan artan cazibesi karşısında Anadolu’nun ıssızlaşmasına izin vermeyecek hangi çalışmaların yapıldığı…

Mimarlık eğitimi gördüğüm yıllarda hocalarımın öncelikle üzerinde durdukları husus bir bina yapılırken insanların mutluluğunu sağlayacak bağlantıları dikkate almaktı. Oraya boş görülen kıymetli araziye gökten zembille indiriliyormuş gibi çevresi dikkate alınmadan bina yapılamaz. Mimarlar bağlantıları önemseyerek ideal forma ulaşırlar, bu özen estetiği mümkün kılacak aktif ahlaka sahip olmak demektir. Gelgelelim müteahhitleri pek ilgilendirmiyor yapılar ve konumlar arasındaki bağlantıları hesaba katmak.

Bir hayat tarzı eleştirisi kapsamında süren betonlaşma eleştirileri iktidar çevrelerinde kinik “sol hezeyanlar” toplamına itilerek sümen altı ediliyor, o da olmazsa romantizmle ilişkilendiriliyor. İyi de edebi başvuru kaynaklarımızın başlıca eleştirisidir betonlaşma, bu şizofreniyi nasıl açıklayacağız…

Dava adına tevile çalıştığımız ihlaller ve istismarlar yüzünden rahmet afete dönüşüyor.  Oysa şiddetli yağmuru yer altına sevk edecek kanallar açmak için süper güç imkanlarına sahip olmak gerekmiyordu. Yol nereye gidiyor, duvar kimin manzarasını kesiyor, balkon sefasının komşuyu rahatsız etmemesi nasıl mümkün olacak, oturma odası hangi yöne bakıyor…  Elektrik işlerinde kullanılan topraklama terimi mimaride daha az önemli değil.



Cihan Aktaş, 12.08.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Perspektif Yazıları, 




Sonsuz Ark'ın Notu: Cihan Aktaş Hanımefendi'den yazıları için yayın onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 09.05.2015

Yazının ilk yayınlandığı yer: Gerçek Hayat





Sonsuz Ark'tan


  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı