7 Temmuz 2017 Cuma

SA4548/KY1-CÇ403: Bir An

"Kadının görüntüsü kayboldu birden bire pencerede."


Bir dağ başında eski zamanlardan kalma taş bir binada çobanlık yapan anne-babasıyla yaşıyordu Şeyhmus. Daha beş yaşında ancak vardı. Başka çocukları olmamıştı çoban çiftin. Anne, Şeyhmus’u doğurduğunda hastalanmıştı. Bir daha kendine gelememişti kadın. 

Çobanlığı bırakıp kasabaya ya da şehre gitmeyi düşünmüştü çoban. Ama elinden ne iş gelirdi ki? Karısı da razı gelmemişti. Kendisi için düzenini niye bozsundu. Hem bu dağ havası diri tutuyordu ya kendisini.. kasabanın, şehrin kalabalığında yapamazlardı. Hep birlikte solup giderlerdi hem de farkına varamadan. Zamanla alıştılar bu duruma. 

Taş bina iki katlıydı. Birinci kat olduğu gibi bir avluydu, sofa diyordu aile. . Koca bir şömine vardı. Yerde, kadının dokuduğu kilimler vardı sofada. Sofanın duvarları kararmış lekelerle kaplıydı. Ne zaman yemeğe oturulsa;

“Şu duvarları elim erdiğinde kireçle badanalayayım!” derdi baba. Eli hiç ermezdi. Lekelerin çoğu kuru kafayı andırırdı. Dalar giderdi bakışları anne-babanın lekelere takıldığında. Duvarların içine diri, diri gömüldüğü söylenen insanlara ait öyküler serimlenirdi gözleri önüne. Hele sert rüzgarların başladığı mevsimler.. o evin içini dolduran uğultular. Feryatları olabilir miydi diri diri gömülen çaresizlerin? İçleri ürperirdi. Titreme gelirdi kadın ve erkeğe. Gizlerlerdi. Sokulurlardı daha bir birbirlerine oğullarını ortalarına alarak.

Şeyhmus bütün gününü annesinin gözetiminde “arslan” adlı köpeklerinin yavrusuyla oynayarak geçirirdi. Koyunların yavrularıyla. Dağ kırlangıçlarını yakalamak için umarsızca koşardı.. kelebeklerin peşinde fır dönerdi. Çimenler üzerinde yuvarlanırlardı yavru köpeklerle. Anne kâh yayık yayardı, kâh süt sağar, ağılı evi temizlerdi mütevekkil. Koca, yorgun argın döner karısına sitem ederdi;

“Yine bugün kendini pek yormuşsun.. canına kastın mı var? Bize kastın mı var Gülbahar?”  

Boynunu bükerdi Gülbahar. Sokulurdu kocasına, yan gözlerle bakardı oğluna;

“Çok yormadım.. bir yemek yaptım. Azıcık da temizlik!” derdi. Kocası şefkatle sarardı. Sarılırdılar.. Şeyhmus koyunlarla dalardı ağıla. Arslan yavrularıyla boğuşurdu. Havaların ısınmasıyla akşam yemeklerini dışarıda, sundurmada kurulan yer sofrasında yerlerdi. Baba bağdaş kurardı. Anne ve oğul diz çökerlerdi sofrada. Bahar yaz günler kolaydı. Yapacak bir sürü iş çıkardı her birine. 

Zor olan kıştı. Baba zaman zaman kasabaya inerdi. Ana oğul adamın arkasından baka dururdular kapı eşiğinde. Adam kayboluncaya kadar beklerdiler. Şeyhmus annesi bir şeyler örer ya da dokurken usulca yanına sokulur hikayeler anlattırırdı. En çok da yaşadıkları bu ev hakkındaki öyküleri anlatmasını severdi. 

Yaşadıkları ev yıkılıp giden bir zindanın arta kalanıydı. Gardiyanlar ve zindan amirinin kaldıkları yermiş burası. Mahkumların kaldıkları yerler yıkılıp gitmiş. Tek tük kalıntılar, yarım yamalak duvarlardan başka bir iz yoktu mahkum odalarından. Annesi ne çok şey biliyordu buraya ait. Ve ne korkusuzdu hem anne hem de baba. Ne azılı haydutlar buralarda kalmış, buralarda ölmüştü. Ya onların hayaletleri.. hayalet korkulacak şey miydi? Öyle olsa gerekti ki bazen anne uzun süren öksürüklerin ardından kirece dönmüş yüzü, iyice irileşmiş gözleriyle kocasına bakar;

“Hayırdır Ali’m.. hayalet görmüş gibisin!” derdi. 

Babanın suratı allak bullak olurdu. Kapkara adam bembeyaz kirece dönerdi. Şeyhmus hemen annesine koşar, entarisine sarılırdı. Başını göğsüne dayar, gözlerini sımsıkı yumardı. Baba Ali istemeyerek atardı kendini dışarıya.. annesi ne dense hep akşamları tutulurdu öksürüğe.. nefes alamaz, boğulur gibi olurdu. Hele bu öksürüklere babası dönmeden önce yakalandığında.. şaşkınlık ve korkuyla dolardı içi Şeyhmusun. Çaresiz bakardı annesine, ne yapsındı? 

Babası gibi bal kavanozunun bulunduğu tereğe koşar, alt gözde değilse tabureyi arar bulur tabureye çıkar bal kavanozunu indirir.. annesinin yanına varır..babası gibi tahta kaşığı daldırır kavanoza çıkarır anneye uzatır.. öksürüklerin arasının kesildiği bir an anne istemese de kaşık ağzına sokulur. Canı istemese de ikramı geri çevirmez kadın. Zorlukla yutar. 

“Bal öksürüğe iyi geliyor değil mi anne?” sorusuna;

Gözleri  sönmüş bir halde, kendini tutarak;

“İyi geliyor oğlum.. iyi geliyor.” Karşılığını verirdi anne. Annenin sevinciyle gönenirdi minik yüreği Şeyhmus’un. Öksürükler Şeyhmus’u da korkutmaya başlamıştı. Ama baba gibi kaçıp gidemiyordu. Annenin nefesi düzelinceye kadar bekliyordu. Düzelince bitkin, yorgun kalırdı. Yatardı. Şeyhmus gözleri dolu çıkardı dışarı. Aslanı bulur ona sarılırdı. Köpek ve yavruları bu üzgün, boynu bükük çocuğun acısını dindirmek, unutturmak için akla hayale gelmedik şaklabanlıklar yapardı. Umursamaz tavırlarla onları izleyen Şeyhmus daha fazla dayanamaz oyunlarına katılırdı.

Kıştı. Annesi birkaç gündür öksürmemişti. Kendini çok zinde hissediyordu. Oğluna tiftikten atkıya başladı. İçinde sebebini bilemediği bir huzursuzluk geziniyordu. Ali kasabaya inmişti. Şeyhmus’un neşeli bağırtıları sadık köpekleri Aslanın kalın havlayışlarına karışıyordu. Üşür gibi oldu Gülbahar. Şömineye baktı. Şöminenin alevleri gürdü. Elindeki işi bıraktı, şömineye gitti. Birkaç parça odun atıp daha bir güçlendirdi ateşi. Pencereye doğru yürüdü. Gün bitmek üzereydi. 

Kocası birazdan geçitte belirecekti. Şeyhmus ata biner gibi aslanın sırtına binmişti. Yavru köpeklerden biri Şeyhmus’a doğru zıplıyordu. Diğer üç yavru bir birleriyle boğuşuyordu. İşte kocası da geçitte belirmişti. Şeyhmus kendini köpeğin sırtından atıp babasına doğru koşmaya başladı karlara bata çıka. Gülbahar şefkatle bakıyordu bir birlerine doğru koşan baba oğla. Gözleri doldu. Üşümesi sanki daha bir artmıştı. 

Göğsünde arada bir peydahlanan ağrı bu kere çok farklıydı. Koca bir kaya gibi göğsüne oturmuş, ağırlaştıkça ağırlaşıyor, nefesini kesiyordu. Önünde durduğu pencere pervazına abandı. Sanki ayakları bedenini taşıyamıyor gibiydi. Soğuk bir ter sardı tüm vücudunu. Ayaklarını hissetmemeye başlamıştı. Kalbi hızlı hızlı çarpıyordu. Baba oğul kucaklaşmıştı. Baba dizleri üstüne çökmüştü kollarını açıp hızla üzerine atılan oğlunu sarmıştı. Gülbahar pencere önündeydi. Karlar üzerinde yuvarlanmaya başlamıştı iki doyamadığı sevdiği. Köpekler de koşup gelmiş onlara katılmıştı. 

Gülbahar bütün gücünü kollarında toplamaya çalışıyordu. Bağırmak istiyor yapamıyordu. Dizleri üstüne çöktü çökecekti.. artık tutunamıyordu. Baba Şeyhmuz’u kucaklamış eve doğru yürümeye başlamıştı. Aslan ve yavrular geride kalmıştı. Başlarını yukarı kaldırıp uludular. Ali pencereye baktı. 

Gülbahar başını pencerede tutmaya çalışıyor gibiydi. Bir an sürdü bu belli-belirsiz çaba. Kadının görüntüsü kayboldu birden bire pencerede.



Cemal Çalık, 07.07.2016,  Konuk Yazar, Sonsuz Ark, Öykü
Cemal Çalık Yazıları






Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı