6 Mayıs 2017 Cumartesi

SA4290/KY55-İER3: Fil Arabası

"Tüketilen doğal kaynaklar, kirletilen çevre, sanat, estetik gibi değerler, ne şirket bilançosuna ne de patron terekesine girmediğinden, ölçek ekonomisinde sürüm, verimlilikle eş anlamlı."


Küresel ekonomik krizin, köklü ve yapısal bir sorundan kaynaklandığını ve bu sorun, doğru teşhis edilmedikçe krize çözüm bulunamayacağını biliyoruz.

Bu sebeple krizin ilk günlerinden bugünlere kadar aynı soruya cevap arıyoruz: “Kapitalizmin, sonu mu geldi?” Bu sorunun bir de ön yargılı versiyonu var: “Kapitalizmin sonu, geldi mi?”

Dikkat ederseniz sorunun temel versiyonu, sezgiye dayalı bir endişeyi ifade ediyor. Kendinizi hangi versiyona yakın hissederseniz hissedin; size bir iyi, bir de kötü haberim var. 

İyi olanı: Meselenin kaynağı kapitalizm değildir. Yani; 150 yıldır alternatifini bulamadığımız kapitalist sisteme, üç beş ayda alternatif bulmamız gerekmiyor.

Kötü haber: Karanlıkta kaybettiğimiz yüzüğü, lamba altında arıyoruz. Yani; sorun da çözüm de hiç bakmadığımız hatta bulmak dahi istemediğimiz bir yerde.

Adını doğru koymakla başlarsak; bu kriz, ölçek krizidir.

Hani firmaların büyüklüğünden kaynaklanan unsurların, maliyetleri düşürdüğü, verimlilik ve üretimi arttırdığı vehmine dayanan ölçek ekonomisi var ya; işte bu kriz, onun krizidir.

Henry Ford’un hareketli bant teknolojisi ile verimlilikte devrim yaparak, ABD yollarında mevcut otomobil miktarının yarısı kadar T model Ford üretmesini sağlayan da ölçek ekonomisiydi. 

Ford, sağladığı verimlilik artışı ile bir yandan otomobil fiyatlarını ortalama Amerikalının satın alabileceği kadar ucuzlatırken diğer yandan, otomotiv işçilerinin beş dolar olan günlük ücretlerini, o dönem için bir devrim sayılabilecek düzeye; altı dolara çıkartmıştı. 

Ancak Ford’un bir tek şeye tahammülü yoktu; sendikaya. Sendika faaliyetlerini engellemek için Bannett’i işe aldı ve Bannett, yirmiüç sene boyunca en sert yıldırma yöntemleri ve şiddetle sendikal faaliyetleri önledi. Ford ve Bannett, fabrikadan ayrılana kadar Ford fabrikalarında sendikal örgütlenme gerçekleşemedi.

Peki; ABD’ndeki otomobillerin yarısını üreten Ford ile ABD’ndeki en yüksek ücreti alan işçilerini, birbirlerine düşüren neydi?

Ford da işçileri de bugün kapitalizmin sonunu sorgulayanlar da bir şey sezmişlerdi. Sezdikleri; Haydarpaşa Garının merdivenlerinde, “Ey İstanbul! Bakalım sen mi büyüksün, yoksa ben mi?” dedirten şeydi:

İstanbul çok büyüktü. Merkezinde insan olsaydı bu kadar büyük olamazdı. ..

Bu ölçekte birileri çok kazanırken, birçokları kaybetmeliydi...

Malum kural işlemeli; müessese, her zaman kazanmalıydı. 

Ancak gün geldi, kaybedenler kervanına İstanbul da katıldı.

Çevresiyle, çehresiyle, zenginliğiyle, mimarisiyle, kültürüyle, sanatıyla, ulaşımıyla, sağlığıyla, ahlakıyla, her şeyiyle kaybetti İstanbul.

Nasıl kaybetmezdi ki; taşı toprağı altın İstanbul, karnını köyden gönderilen tarhana, bulgur ve turşuyla doyuruyordu. 

Şimdi kimin büyük olduğunu tekrar düşünme zamanı. İstanbul mu, yoksa insan mı?

Ölçek ekonomisinin merkezinde de kaçınılmaz olarak şirketler var. İnsan sadece verimlilik kavramı çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir maliyet unsuru. Sosyal politikalar, maliyet hesaplarının bir parçası olmadıkça gözardı ediliyor.

Tüketilen doğal kaynaklar, kirletilen çevre, sanat, estetik gibi değerler, ne şirket bilançosuna ne de patron terekesine girmediğinden, ölçek ekonomisinde sürüm, verimlilikle eş anlamlı. Bugünlerde sıkça duyduğumuz küsurat ekonomisi safsataları da bu yanlış kabulün sonucu. 

İnsanın tüketime teşne olduğu biliniyor ve yüzde üç beş seviyesinde karlarla sürüm hesapları yapılıyor. 

Kural neydi? Müessese her zaman kazanır. Ancak müessese kazandıkça insanlar fakirleşiyor. 

İnsanları sürekli fakirleştiren bir ekonomik yapı nasıl sürdürülebilir ki? 

Bu sorunun cevabı, bayağı olduğu kadar basittir: Şirketler ve müşteriler giderek artan oranda kredilendirilir. 

Daha “verimli” çalıştırılabilen insanlar, daha “verimli” çevre standartları, daha “verimli” doğal kaynaklar ile maliyetler düşürülür. Belli bir coğrafyada verimlik sınırlarına dayandığınızda kaçınılmaz olan kriz ihraç, verimlilik ithal edilir. Bu sınır aşırı kriz ticaretinin adına da küreselleşme denir.

Fakat, Mars’ta hayat yoktur. Yani, küreselleştirerek ötelediğiniz krizi, evrenselleştirmeniz mümkün değildir.

Hatırlarsınız; Timur’un filleri vardı, atları da at arabaları da. Fakat fil arabaları yoktu. O kadar fili doyuracak samanı olmadığı gibi fil arabasına ihtiyacı da yoktu. 

Nasreddin Hoca'nın da bir eşeği ve o eşeğe ihtiyacı vardı. Timur, Hoca’nın köyüne beslemeleri için bir fil gönderdi. Köylü hocanın arkasında dursaydı, o filden kurtulabilirlerdi ama malum hikaye; olmadı. 

Hoca ne yapsın, fili doyurabilmek için eşeğin yemini azaltmaya başladı. Eşek tam açlığa alışıyordu ki; kriz patlak verdi!


İlker Erinç, 06.05.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Figürler ve Düşünceler

İlker Erinç Yazıları





İlk Yayınlandığı yer: 

http://ilkererinc.blogspot.com.tr/2012/01/fil-arabas.html




Sonsuz Ark'tan
  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı