2 Nisan 2017 Pazar

SA4165/KY35-YTK172: Şaşırma İhtimalimiz

"Okurken nasıl tuhaf, nasıl yabancı, nasıl “vay be” dedirten şey çağında yaşanırken nasıl da normalleşiyor birden…"


Zafer Çarşısı'nın içi hatırladığımdan ne kadar çok farklı artık. Merdivenlerin dibindeki oyuncakçı aynı, resim salonu duruyor. Gerisi pek yabancı. Kışın ünlü Ankara ayazında sığındığımız iki çaya zor para yetiştirdiğimiz yıllarda herkesi sivil polis zannettiğimiz yıllardaki ne kokusu ne ışığı kalmamış. Kitapçıların sattığı kitaplar da cezbetmiyor. Zerre merak duymuyorum bir zamanlar seyretmeye doyamadığım yeni tabloların sergilendiği o salonda şimdi ne olduğunu.

Dışı içinden beter bir düz beton. Güzelim fıskiyeler yok. Gökhan'la otursak karşısında sağa mı dönüyor sola mı diye saatlerce kahkahalar atsak kendimizle eğlenerek yarım paket Birinci'yle… kalmamış hiç biri ne havuz ne yeşillik ne fıskiyeler…

Karşısındaki Zafer Parkı duruyor eğer buna durmak denirse. “Çimensizleştirilmiş” parkta yine okulu asmış sigaralarını yakmakla meşgul liseliler var. Neyi niye beklediğini anlamanız mümkün olmayan tek tük insanlar bankta yine. Yolun karşısındaki o bir zamanların ünlü pasajındaki dükkanlardan birinde alıp sonra benim pek de zevkime uygun olmayan şiirlerle dolu olduğunu görüp hayal kırıklığıyla bir daha dönmediğim Neruda'nın kitabını hatırlamaktan başka bir iz bırakmıyor Zafer Parkı.

Hangi hatıralarda vardı bilmiyorum, Talat Aydemir buralarda falan banklara oturup açık açık anlatırmış nasıl darbe yapacağını gazetecilere. Yenişehir'de Bir Öğle Vakti geliyor insanın aklına. 

Finalde devrilen ağaç ve altında kalan işçinin darbeyi simgelediğini kitabı okurken hiç anlamadığıma hayıflanmam geliyor sonra.

Hafıza oyun oynamaya devam ediyor. Kıbrıs'ta görüşmelerden artık pek de umut kalmaması, 1975 olmalı, apartmanın bahçesinde koca bir Kıbrıs haritası çizip kumlar taşlarla, çalı çırpıdan şehirler yapıp sonra onları hayali uçaklardan atılan ateşlerle yakışımız çocuk aklımızla geliyor; “Kahrolsun Makaryos” nidalarımızla…

Daha bir yıl öncesi annemin sabahlara kadar askeri dikimevinde mesaiye kaldığı, meğer uçaktan şaşırtma için atılacak mankenler için asker elbisesi diktikleri; evlerin camlarına ve içeride ampullere karartma için yarı saydam koyu renkli kağıtlar yapıştırıldığı günlerdi.

Her şeyin değiştiği ama bazı şeylerin hiç değişmediğini hatırlatan hatıralarla.

Papa önde beyaz elbiseleriyle arkasında tam takım Avrupa liderleri simsiyah hangi tablonun önünde poz veriyor tartışmasında Katolik liderin arkasındaki Protestan Ortodoks kalabalık dikkat çekmiyor.

O fotoğrafta hiç Amerikan ya da İngiliz olmamasının altı çizilirken kim kime karşıysa bizim yine genelde olup biteni yanlış anladığımız ortaya çıkıyor. Ta Yalta'da çekilen ünlü üç liderin fotoğrafına kadar götürülebilecek bir kapışma ve hep bir tarafı seçmek hatta bir tarafa bırakılmak zorunluluğuyla kalan ülkeler geliyor insanın aklına.

Ortadoğu birden Haçlı Seferleri'ndeki günlerine dönüveriyor işte.

Amin Maalouf'un ilk ve sanırım son gazetecilik çalışmasında aktardığı şeyler gözümüzün önünde olup bitiyor. Ta o zamanlar bir Hıristiyan prenslik yanında bir Müslüman emirlikle karşılarında başka bir Hıristiyan prenslik ve onun yanında Müslüman bir emirlikle çarpışmalara girmiyor muydu?

Defalarca ve aktörlerin yer değiştirdiği bu savaşlar tekrarlanmadı mı?

Okurken nasıl tuhaf, nasıl yabancı, nasıl “vay be” dedirten şey çağında yaşanırken nasıl da normalleşiyor birden…

Bırak din, mezhep, etnik temelli ayrışma ve karşıtmış gibi görünenler arasındaki şaşırtıcı ittifakları bizzat her bir devletin içinde iki ayrı ekolün başka ülkelerdeki farklı ekolleri desteklediği veya birbirlerine rağmen kıyasıya çarpıştığı bir zaman diliminde tarihte şaşıracak artık pek az şey kalıyor.

Amerika Birleşik Devletleri'nde yeni seçilmiş başkanın akıbetinin ne olacağını belli olmadığı bir süreç, hep Truva Atı kabul edilen bir İngiltere'nin sonunda AB'den ayrılışı, birbirlerini yüz yıl boyunca boğazlamış mezheplerin Katolik Papa arkasında çektirdiği fotoğraf hangi geçmişten daha az şaşırtıcı olabilir ki?

Pervaza konmuş güvercinin köşe yazarına bakıp “ne oluyor ki acaba o tuşlara basınca tık tık” der gibi kafasını bir o yana bir bu yana çevirmesinden ne farkım var acaba olup bitenlere bakarken?


Yaşar Taşkın Koç, 02.04.2017, Sonsuz Ark, Konuk Yazar
Yaşar Taşkın Koç Yazıları




Sonsuz Ark'ın Notu: Yaşar Taşkın Koç Beyefendi'nin yazılarının yayınlanması için onayı alınmıştır. Seçkin Deniz, 16.07.2015


İlk yayınladığı yer: Yeni Şafak




Sonsuz Ark'tan

  1. Sonsuz Ark'ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz Ark yayınları Sonsuz Ark Manifestosu'na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı