6 Mayıs 2016 Cuma

SA2851/KY48-SY4: Duvara Astığın O Çorapların Sahibi Geldi.

"Demokrasi mahallesine rezil olmak istemiyorsan kımılda. Kapının zili Onuncu yıl marşını ne kadar andırıyor olursa olsun, yalnızca dinlemek için değil artık o."


Cem Karaca. “İş-çi-sinseee-nişçi-kaaall!” şarkısını hatırlarsın. Biraz mırıldanalım mı birlikte? Ne güzel anlatır değil mi ezilenleri? Ahh, yüreği ne ılık isyan, ne devrim güzel, ne aşk yara, değil mi Cem Karaca’nın…

Şaka yahu! Korkma! Her kasaya bir delik uydurabilen, her büyük bankanın kültür bütçesine bir sol anahtarı projelendirebilen Can Dündar solundan bahsetmeyeceğiz burada.


Çünkü, biliyor musun, lafı böyle israf etmek de Can Dündar’ın sağından altı sıfırın henüz atılmadığı dönemlere ait bir harcama alışkanlığı aslında. Kızma, konuşuyoruz.

Şöyle; bu şarkı o kadar tekrarlanmasına rağmen hep yarım kalmış, yarım söylenmiş bir şarkıdır.

Ancak rahmetlinin bir başka güzel şarkısıyla birlikte söylendiğinde bütünlenir. Senin nedense hiç görmek istemediğin o ikinci şarkının sözlerinde tuhaf şeyler var. Canını sıkan şeyler, biliyorum. “Sahibi Geldi” şarkısından bahsediyorum, evet. Biraz birlikte mırıldanalım mı? Valla, uzlaşacaksak mırıldanmalıyız bence:

“Bir yeni sahibi var artık bu şehrin anlasana
Kimselerden korkusu yok
Duvara astığın o çorapların sahibi geldi
Altına aldığın o kilimlerin sahibi geldi
Kıro keko hırbo zonta maganda
Kıro keko hırbo zonta maganda”

Anlamışsındır. Rahmetli Cem Karaca, zamanının Beyaz Türkleri için, sizin için söylemiş bunu.

Aslında Cumhuriyetimizi örten DMO damgalı ucuz tiftik battaniyesini kaldırıvermiş biraz. O battaniyenin altında kalan, gizlenen, gizlenmesi için de kamyonlar dolusu ucuz yazar, ucuz şair, ucuz medyacı, ucuz sanatçı çalıştırılan konu şudur: Cumhuriyet kurulurken sermaye halktan kaçırılmıştır.

Sermaye, bir takım kayırılmış öbeklerce kaldırılmıştır. Kaldırılan sermayenin bıraktığı boşluk, bir dizi balonla doldurulmuştur. Balonlar ilericilik, çağdaşlık martavalları, ucu emekli önlüklüler birliğine kadar varacak kitle patolojisi, kişi yüceltme seansları, şizofren terakki kültü vs.dir. 

Rengarenk şizofrenidir.

Gayrimüslimleri batıya; Müslimleri de doğuya (kırlara) sürmüş ve bütün ganimeti kaldırmış elitlerin geç kalmış bir ince eleştirisidir bu şarkı. Cem Karaca burada bayrağa seslenmekte ve kıra sürülmüşlerin geri dönüşünü kutlamak için siz halkçı(!) elitlere dil çıkarmaktadır. Evet dil çıkarmaktadır ki; hallettiği kızılderilinin kulağını kolye yapan orta batılılar gibi duvarlara “halk çorabı” asmak da neymiş bakalım! Sizi gidi batı taklitçileri siziiii! Ona da rahmet olsun, bu arada. 

Neyse.

Geçenlerde, geçenlerde dediğim epeyi oluyor, Nihat Genç, cömert elleriyle halka, kara halkımıza yani, bir “Cumhuriyet” buketi uzatırken çekildiği resmin altına şu cümleleri yazıyordu: “Cumhuriyet seni aşar vergisinden kurtardı, tebaaydın vatandaş oldun, hayvan! Akıllı ol!” (Kabul, son üç kelimedeki vurgular bana ait. Hayır kelimelerin kendileri de bizzat bana ait, tamam -SY).

Pekala.

İşte, Cem Karaca’nın fark ettiği şeyi, şimdi siz Beyaz Türk kalem ve sanat esnafının ekserisi görmezden geliyor. İşleri oradan açılamıyor çünkü. (Bu arada Nihat Genç’in kendisini tenzih ederim; dünyada tanıdığım en hesapsız kitapsız adamlardan biridir).

Kimdi peki o çorapların sahipleri? Hüloooğlar! Moğollar. Kayı boyu. Bir takım ileri zekalıların elinin körü yani, kim olacak!

İlk yazımda Gürün Kaymakamı Ece Ayhan’dan bahsettiğimi hatırlarsın. Bu en sivil şairimizin bile (Ümit Yaşar Oğuzcan’ı ‘Ankaralı şair’ diye aşağılayacak kadar merkez-kaç şairimizin bile) kaymakam iken yönettiği kasabanın halkına verdiği isimle “Kokarca”ların çoraplarıydı onlar.

Geldiler şimdi. Sandığın kaburgalarını tank paletleriyle defalarca kırdın; ama onlar her defasında yeniden geldiler. 7 Haziran’da sana şaka yaptı o aromalı halk; şakaya kanıp sandık her şeydir dedirtti, sonra da öpücüğünü geri aldı. Tophane bitirimlerini aratmaz bu aromalılar, söyleyeyim. Başka bir şeyi yok çünkü. Aç. İtilmiş. Horlanmış. İnanmış. Neyse.

Stratejik dalgınlığın seni getirdi o duvarın önünde durdurdu: Mefhum halk değil; gerçek halk! Çorabını geri almaya gelmiş somut halk!

Ben diyeyim, en önemli sayfalarını atlayarak okuduğun Cumhuriyet kitabına şimdi dizini kırıp yeniden başlamanın vakti geldi de geçiyor.

Atladığın sayfalara geri döndüğünde göreceksin…


Daha Milli Mücadele sürerken bile, ikinci komutan İsmet İnönü bile, kendi yakın silah arkadaşlarını ve yüksek bürokrasiyi bile “aferizm”e bulaşmakla suçlamaktadır. (‘afferizm’: Fr. affaire -iş- takipçiliği). Aferizm, durdurulamayan afferizm, özellikle İş Bankası etrafında yoğunlaşacak, bu finans mekaniği yoluyla ülkenin en değerli yatırımlarına el koyacaktır. Yani Muhammed Ali Cinnah ve arkadaşları tarafından örgütlenen, yoldaşı Mahatma Gandhi tarafından desteklenen Hindistan Hilafet Komitesi’nce toplanıp gönderilen paralarla kurulan İş Bankası’ndan bahsediyoruz. Bu “aferizm”in aferinleri acaba şimdi kaç ailenin, kaç Boğaziçi holdinginin, kaç medyanın sancağında göndere çekilmiş dalgalanmaktadır? Düşünmeye yürek dayanmaz değil mi?

Zihin konforundan yıkılan şark köşesi duvarlarına astığın o çorapların sahiplerini Ankara’ya hücum ederken göreceksin bir başka sayfada! (Sakın şaşırma Haha J). Muhtemelen hayvan (ağnam) vergisinden, karne bilmem nesinden, Cumhuriyet’in resmi tefecisinden, nüfuz esnafından, itinden kopuğundan ürküp Ankara şehrinin cadde sokaklarına yığılan aromalı “vatandaşlar” onlar. Tebaa olmayan kentlilerce “Yorganlı” diye adlandırılmışlardır. Milli Mücadele’de ölmüş ve gömülmüş olduğuna siz beyazların bile şüphesi kalmadığından olacak, çorapları duvarları süslemektedir. Sakın şaşırma, 1940’larda Ankara’nın bulvarları boyunca sarınıp çoluk çocuk yatarlar. Eciş bücüş. Bakışsız kediler gibi kara ve dipsiz tiftik battaniyelerine masum gülümsemeleri sürtünür. Kuyuların dibinden bakarmış gibi bakarlar devlete.

Göreceksin, işin aslı şöyle. Milli Mücadele’de İttihat ve Terakki’nin ekonomik hedefi, gayrimüslim komprador sermayeyi çökertip, mallarını “Müslüman” burjuvaziye devretmekti. Bu “Müslüman” oldukça kalın bir tırnak içindedir, dikkatten kaçmasın. Milli mücadele yıllarında ve daha sonraki mübadele aşamalarında, sonra da 1942 varlık vergisi ve 1956 olaylarında bu süreç tamamlandı. Komprador sermaye tamamen el değiştirdi. Gayrimüslimler hem nüfus hem de sermaye olarak, neredeyse sıfıra indi. Şimdilerde “sıfırlanma” esprileri yapan anasının gözü yazı esnafının gözden kaçırdığı, işte bu “yapısal sıfırlama” ideolojisidir. Koca bir imparatorluğu sıfırlamış; onun yerine aromalı halka ilericilik, halk evi, köy enstitüsü, kasaba balosu teklif etmişlerdir. Kültürü sanatı unut; elini vicdanına koy: Dünyanın en büyük “eser kaçakçılığı” bu topraklarda, yoksul halka karşı tertiplenmiştir.

Yine, atlayarak okuduğun kitabın sonlarına doğru, bir yaprakta göreceksin. Türkiye’nin derin iktidar odakları, medya, kültür iktidarı, egemen görünürlük sahipleri bu durumu ilginç biçimde çarpıtmayı başarmışlardır. Gezi ile açığa çıkan şeydir bu çarpılma. Çarpılma şuydu: Sermayeyi kaybeden gayrimüslimler ile devralan “Müslüman” komprador sermayenin sözü bir oldu. Yerli komprador sermaye kim? Milli Mücadele’de, 1. Dünya Savaşı’nda kırılan aromalılar, hüloooğoğluhüloooğlar değil herhalde! Eski büyük toprak sahipleri, eski tüccarlar, eski eşraf ve bürokrasinin çocukları. Nasıl oldu bu söylem birliği? Bu sermaye el değiştirmesinin kendi aralarında yarattığı tarihi düşmanlık; ikisinin birden daha büyük bir düşman yaratmasıyla aşıldı: Gericilik, dincilik, geri zekalı yerliler, hırsız, katil, saray, yezid. Bu “ortak düşman” sayesinde, ülkede kalan az sayıdaki gayrimüslim ve “Müslim” komprador sermaye, ortak düşman sayesinde zımni bir barışa varmış oldular. Bu barışa gayrimüslimlerin ihtiyacı vardı: Çünkü din-kültür dolayısıyla bu ülkeden derin bir biçimde yarılmalarının yarasını tamir edeceklerdi. Karşılığında kalın -kirli- tırnak içindeki “Müslüman” ittihat ve terakki sermayesine uluslararası koruma ve meşruiyet sağlayacaklardı. Yerli komprador sermaye ise dışarıya karşı, dış sermaye çevrelerine karşı tarihi mahcubiyetinden kurtulacaktı: Müslümanlığın kendilerinin de düşmanı olduğunu reklam ederek, geçmişte gayrimüslimlere karşı işledikleri hırsızlıkları örtbas edebilecekler; ayrıca uluslararası çevrelerden gelebilecek baskıları da boşa çıkaracaklardı. Bir “devlet” kurmalarına zoraki müsaade veren İngilizlerin çatık kaşlarını ütüleyeceklerdi. Kimlik politikaları, geçmişteki derin yarılmanın üstüne sarılmış bir alçı görevi görüyordu. Asıl yanıltıcı olan kimlik politikası buydu yani…. Konu dağılıyor. Neyse. Bunları göreceksin. Kızmayasın sakın ha.


Kitabı bitirip kapağını kapattığında bir ses duyacaksın. Zilin sesini. Adam kapıya dayanmış bekliyor çoraplarını. 49.5 diyor, bağırıp çağırıyor. Demokrasi mahallesine rezil olmak istemiyorsan kımılda. Kapının zili Onuncu yıl marşını ne kadar andırıyor olursa olsun, yalnızca dinlemek için değil artık o.





Selahattin Yusuf, 06.05.2016, Sonsuz Ark, Konuk Yazar, Yolda

Selahattin Yusuf Yazıları





Sonsuz Ark'ın Notu: Selahattin Yusuf  Beyefendi'ye, 'tamamen hür, tamamen geniş nefesler alarak' yazdığı yazıları bizimle paylaştığı için teşekkür ederiz... Seçkin Deniz, 15.04.2016



İlk yayınlandığı yer: Yolda

https://selahattinyusuf.com/2016/03/07/duvara-astigin-o-coraplarin-sahibi-geldi/
Yorum Gönder

Seçkin Deniz Twitter Akışı