22 Mayıs 2015 Cuma

SA1352/ KY26-CA4: Karşılaşmalar: Bu Yaka'nın En Büyük AVM’si...

"AVM küçük sevinçlere izin vermiyor. Sunduğu hiçbir şey yapıcı bir teselli anlamına gelmiyor. Panoların vaatlerinde para, inandırmak istediği manevi güzellikleri lekelermiş gibi anılmaktan uzak durulan bir “şey”."


Şehrin içine doğru yolculuklarımda minibüs yerine şantiye alanına ters istikamette bulunan metro hattını kullanıyorum genellikle, birkaç haftalık aradan sonra gördüğümde inşaat birden hızlanmış gibi geldi bana. Etrafını çevreleyen panoların “Önce bize bakın, biz gösteriyoruz burada olup biteceği” demeye getiren bir şamataları var. İyi çekilmiş saadet fotoğrafları, “sizi” dışlamıyor: Biz mutluysak siz de mutlu olursunuz. (İnsan kardeşinin tüketim mutluluğu seni de neşelendirmeli).

Tamamlanmasına bir yıldan biraz fazla bir süre var, gün gün ilerliyor takvimi; belirtilen tarihte açılış yapmaya gayret ediyor. “Biz” iyi şeylere layığız, verilen söz tutulmalı. İyi de manzaramı aldılar elimden, nasıl unutabilirim? 

Orada bir otobüs terminali vardı. Günün belli bir saatinde, aslında geceyi karşılarken perdeyi açıyor ve izliyordum. Ülkenin dört bir tarafına otobüsler kalkıyordu. Birileri geliyor birileri gidiyordu. Bavullar bir köşede yığılı oluyordu. Hüzünlü uğurlamalar şenlikli karşılamalar gerçekleşiyordu. 

Otobüs yolculuklarını oldum olası severim. Bir adresten başka bir adrese geçmeyi içinize sindirerek gerçekleştiriyorsunuz, yeterince zaman var. Telaşı bile katlanılabilir; havayolu uçuşlarına kıyasla. Doğru, belimdeki bir rahatsızlık yüzünden eskisi gibi sürdüremez oldum otobüs yolculuklarını, ama üzerine düşünmeyi seviyorum. Bu mutluluk veren düşünme kaynağımı elimden aldılar işte! Bunu niye yaptıklarını sorgulamadığım bir gün geçmiyor. İhtiyaç yoktu, ihtiyacımız yoktu, duymuyor musunuz?

Duymuyor, duymazdan geliyorlar, nasılsa, izni almayı başarmışlar. Mahalleye bir hareket getirdikleri muhakkak. Onlarca işçiye maaş verdiklerine göre haksız sayılabilirler mi?

Yıllar önce orada yapılacağı duyurulmuştu. Geleceği kulaktan kulağa aktarılıyordu. Önce incir ağaçlarının karanlığa boğduğu bir evin küçük balkonuna bir tente gibi iliştirdiği afişteki sloganda fark etmiştim soluğunu: “En büyük burgere hazır mısınız?” 

Ben hazır değildim, başka hazır olmayanlar da vardı, ama hazır olmaya çoktan hazırdık. Etrafta eksik olmayan teras katlardan birinden baktığınızda drenaj çalışmalarının geride kaldığını fark ediyordum. Her türlü irkilten sese anlayış göstermeniz bekleniyordu; bu yakanın en büyük AVM’sine sahip olacağız. 

Gizemli uğultular, yıkılma dökülme sesleri geliyor, elektrikler saatlerce kesiliyor, toz bulutu pencereleri yalayıp geçiyor; katlanmalıyız. Turuncu gömlekli işçiler uzaktan karınca gibi görünüyorlar. Yakınından geçtiğinizde ise önce iş makinelerinin seslerini duyuyorsunuz. 

Kapı 5’in önünden geçerken baktım, tozdan dumandan görünmüyordu içerisi. “Dikkat, iş makineleri çıkabilir” uyarısı asılı dört bir tarafta. Semt işte bu AVM yapılacağı için baştan aşağı silkelendi ve bunu halk istedi, benim itirazlarım ne kadar da nahif! Başka bir köşede bir plaza yapıldı. Karşısındaki “Muhabbet Salonu” bir kafeye dönüştü. AVM, gecekondu kökenli semtimize itibar kazandıracak. İnsanlar şehrin dört bir tarafından lüks arabalarla ve çocuklarıyla gelecekler.

Bir dede torununu, bir anne bebeğini alıp bu AVM’ye gelir ve hiç zorlanmadan saatler geçirebilir. Park, kreş, oyun alanı, her şey düşünülmüş. Trambolin, aktivite masası, kaydıraklar, top havuzu ve çeşit çeşit oyuncaklar var. Birbiri ardı sıra akıp giden panolar bir aile saadeti vaat ediyor. Anne mutlu bir duruş içinde kızına yemek yediriyor; kırk türlü şaklabanlık etmesine gerek yok. Yanı başındaki panoda mavi gömlekli yakışıklı adam sarı tişörtlü güzel kızın çantasından çıkardığı kırmızı bluza hayranlıkla bakıyor; sadece ucu görünen çanta ise sarı.

Aile saadeti mi? Kimse kimseyi görme gereği duymuyor, herkes vitrinlere ve mankenlere bakıyor orada. Her kadın bir mankene ucundan kıyısından benzeyebilir, benzemediği için üzülebilir. Kendisini “disiplinlerarası bir sanatçı” olarak tanımlayan radikal feminist Fransız sanatçı Orlan, fiziğini çarpıtan anti estetik ameliyatlarla birer performans misali bu üzüntülerin adını koymaya çalışıyor. Bana göre “sosyal kadınlığa, Hıristiyan geleneğe, medikal pratiğe” ilişkin tabuları sarsma amacı taşısa da kendi vücudunu neşterle çarpıtmak modanın kadın sömürüsünün sebep olduğu acıları azaltmıyor, çoğaltıyor; Orlan’ı görsem söylemek isterdim. 

Panolarda uzayıp giden muhtelif güzel hayat sahneleri bir para, bir yara, bir daüssıla acısı bedeline değinmiyor. Semt, mazisinin iyi bilinmeyen imajlarından kendini arındırmaya çalışıyor. Terör yuvası olarak bilindiği dönemler yüzünden susuzlukla, elektriksizlikle cezalandırıldığı zamanlar yaşamıştı. Kentsel dönüşümle toza dumana büründü yıllarca. 

Kolay gerçekleşmedi bahçeli evlerden apartmanlara geçiş dönemi. Evlerini müteahhite veren bazı aileler birkaç yıl bölünmüş olarak yaşamayı göze aldı; erkekler sığınacak bir köşe buldu, kadınlar ve çocuklar köylerine döndüler; apartmanda yaşamak üzere geri geleceklerdi. Bahçeli evler bir bir kayboldu. Bir kadın apartman önü oturmaları yüzünden ağabeyi tarafından dövüldü sokak ortasında; gözlerimle gördüm ve karışmayı sürdüremedim. Kendi kocası iki adım ötede durmuş izliyordu çünkü ben durumu anlamaya çalışırken sürüklediler kadını apartmana. “Bizi aleme rezil ediyorsun!” şeklindeydi suçlama; ev önü oturması artık ayıplanan “varoş” bir heves.

Fakat bana da ne oluyor? Ağabeyinden dayak yiyen kadın bile yastık altındaki parasıyla koşup gidecek oraya. AVM, bağışlanmış bütün imtiyazlarıyla semti değiştireceğini söylemeye çalışıyor; her şey panolarda gösterildiği gibi görünmese de değişecek. Yüz yüze geldiğimizde birbirimizi görmeyecek kadar dalgınlaşacak bakışlarımız. Zaten her yer ekran, hepimiz usul usul veya hızlıca karşımızdakini ancak istediğimiz zaman görebileceğimiz bir bakış ayarı ediniyoruz. Suçluluk duymanın sırası mı, mahalle bir fırsat geçirdi eline, bunca zamandır yerel yönetimin ihmalkârlıkları yüzünden yaşadığı sıkıntılardan kurtulabilir. Bir AVM ihtiyaç duyduğu bir çevreyle geliyor. 

Daha önce bir terminal vardı burada ve gece gündüz büyük gürültüye yol açıyordu. Ben gecenin belli bir saatinde perdeyi açıyor, izlemeye başlıyordum. O otobüslerden birine binmek üzere olduğumu varsayıyordum. Hiç gitmediğim, artık gidememeye başladığım, ne yapıp edip görmem gereken yerler üzerine hayallere kapılıyordum. Yolculuklardan yorulduğum zamanların unuttuğum ayrıntıları canlanıyordu gözlerimin önünde. İşte böyle düşüncelerle, gurbetiniz, sılanız, doyumunuz, umudunuz ve ufkunuz biz olacağız, diyen sese itiraz etmek için birkaç cümle kurmuştum ki bir haber düştü önüme: Öyle ya, işsizlere iş sahası açılıyor.

Aynı zamanda görüntülere ve seslere bir AVM düzenlemesi geliyor. Avrupa standartlarında bir semt olacağız. Ev fiyatları yükselecek. Daha eski sayılan evlerden bazıları kuleleşecek. Arazi kıymet kazandığı için yeni bir inşaat seferberliği başlayacak. Piyasa hareketlenecek. 

Başbakan, ilk demeçlerinden birinde AVM’lerle Ahilik değerleri arasında bir bağ kurmuştu. Yani, ilk amacın kazanç olmaması mümkün mü? Hiç AVM alışverişi yapmamış değilim, üç kez gittim, bilgisayar, antialerjik yorgan ve büyükçe bir deri çanta aldım. Başka yerlerden de alabilirdim.

Alışveriş, kararsızlığım nedeniyle yorucudur ve gözümü korkutur. Bir AVM’nin kapısına ulaşmak da her zaman kolay gerçekleşmiyor. Kızımla birlikte metro durağında indik. İnişi çıkışlı bir yolu geçtik, oto park alanlarını aştık. Girişteki “Kiosk” diye bilindiğini öğrendiğim dokunmatik kılavuzda yaptığı kısa aramadan sonra uzun ve geniş bir koridorda koşmaya başladı kızım. Ben de onu takibe çalıştım. 

Öğleden sonra saatleri olduğu için pek kalabalık değildi. Adlarını medyadan duyduğum mağazaların önünden geçtik. Çoğunun içinde in cin top oynuyordu. Geniş bir alana girdik. Burası bir hayli şenlikliydi. Sayısız büfe ve lokanta vardı. Kumpir kokusu aldım. Orada bir masaya oturabilirdim, ama zamanımızı iyi değerlendirmemiz gerekiyordu. Kızım etrafına göz attı ve yanlış yol izlediğimize karar verdi. Aynı yoldan geri döndük. Boşuna vakit kaybediyoruz diye söylenmeye başladım. O da yarım gününü bana ayırmasının kıymetini bilmediğim için sitem etti. Haklıydı.

Bu dediğim aylar önce oldu. Sonra Başbakan AVM ortamlarını uyardı. Ahilik değerleri global markaların oluşturduğu uzamı içine nasıl sindirebilir… Bir başka AVM’ye de yine kızımla gittik.

Çok acelesi vardı yine ve peşinden koşturuyordum. Kendimi yer yer Calvino’nun Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler kitabının satırlarında geziniyormuşum gibi duydum. Ayı bile ışıklı reklam panosu sanıyor kahramanımız ve kent sahneleri içinde çocuklarını buluşturacağı tabiat kırıntılarının peşinde koşturup duruyor. Kabul et kızım, dedim. AVM küçük sevinçlere izin vermiyor. Sunduğu hiçbir şey yapıcı bir teselli anlamına gelmiyor. Panoların vaatlerinde para, inandırmak istediği manevi güzellikleri lekelermiş gibi anılmaktan uzak durulan bir “şey”.

Böyle bir sürü şey söyledim. Ancak o arkadaşlarıyla sadece AVM’lerde buluşmadığını gösteren örnekler verdi, hatta telefonunda kısa bir araştırma yapıp bir takım dosyalar açarak arkadaşlarıyla çıktığı -elbette haberdar olduğum ama bazılarını hatırlamakta zorlandığım- dağ tepe gezintisi fotoğraflarını gösterdi. Ben de taşeron işçi meselesi üzerine bildiklerimi anlattım, metroyla dönerken.

AVM panolarının görünmez kıldığı o yoğun faaliyeti tuttum bir de Ali Şeriati’nin “Evet dostum, böyleydi!” başlığıyla anlattığı piramitlerin harcına kanları ve terleri karışan işçi kitlelerinin isimsizliğiyle başka bir açıdan görmeye çağırdım. Bir tür görünür görünmez varlıkları taşeron işçilerin, göze görünmedikleri için ne suçluluk hissine yol açıyorlar ne de vicdan azabına. Bu yüzden sayıları bilemediğimiz kadar çoğalıyor. Görünmezlikleri, hukukun da görünmez olabileceği fikrine götürüyor sanki. Hızlı, yeni ve şaşırtıcı zamanın görünmez “peri”leri onlar. “Kalkınma” mucizesi, düzenli temizlikler, kaldırım genişletme çalışmaları, açılışı yapılan nice bina onların kıymetsiz sayılan mesaileriyle bir vücut kazanıyor.

İşçiler tam olarak görünmüyor, manzara kayboluyor, kılavuzumuz panolar. Birçok işçi aynı zamanda uzun çalışma saatleri yüzünden ailesi açısından da kayıp. Picasso “el” leitmotifini sanki taşeron işçileri bilerek geliştirmiş: "Umutsuzca kendi üzerine kapanan, boş bir kucaklayışla kendi yalnızlığına sarılan eller” diye anlatıyor Garaudy, “Picasso, Saint- John Perse ve Kafka” üzerine yazdığı incelemede. 

Kamusal işlerde ve birçok kuruluşun ulaştırma, güvenlik, temizlik gibi alanlarında karınca misali çalışıyorlar. Çabaları sistemi eli yüzü düzgün hale getiriyor, oysa iş güvencesi itibarıyla muhatap bilinen bir varlıktan yoksunlar. Arada durdukları yerde sürekli kendi çabalarını aşmaları, düzensiz mesaiye katlanmaları, on kişilik işi yedi kişiyle yapmaları, mesai sınırından söz etmeden robot misali çalışmaları bekleniyor. Nasılsa katlanmak zorundalar, nasılsa yerlerini alacak başka birileri bulunur. Kalkınma stratejisi nereyi talep ediyorsa orada olmalılar; bazen gökyüzünde, bazen yerin zifiri derinliklerinde… Suriyeli mülteci alternatifi geniş potansiyeliyle taşeron firmayı rahatlatıyordur.

Ucuza gelme sebepleri saymakla bitmeyecek işçi taşeron sisteminin labirentlerinde muhatabını yitiren bir siluet. Hizmeti bize, hesabı başkasına. “Labirent” diyorum, çünkü yer altında çok dolaştık o gün kızımla ve yolumuz kısalıncaya kadar uzadı. An geldi Kemalettin Tuğcu’nun Yer Altında Bir Şehir kitabının satırlarını canlandırdığımı duydum adımlarımla ve böyle bir sürü şey anlatırken birbirimizi yanlış anladığımız için şaşırdık yolumuzu ana-kız; metrodan inip Marmaray’a geçecektik sözde, metrobüs hattında inmişiz. 

Kızım yanılgımız yüzünden beni suçladı; o daha önce bir kez olsun şaşırmamış. Öyle, ama ben de onun kılavuzluğuna bırakmıştım kendimi ve düşüncelere dalmıştım, bunu fark etmiş olması gerekirdi. Neyse tartışmayalım burada, evet, tartışmanın yeri değil; vakitten kazanalım derken kaybetmeyelim. Panolar göz alıyordu yine, yolcuların hepsi bir AVM’ye akıyormuş gibi türlü türlü imajlara alıştırılıyordu adeta. Yeni imajları vazgeçilmez sayacak, eskilerinin ise pörsüdüğüne inanmamayı öğreneceğiz. Ünalan’da metrobüs hattına geçerken, duvarların serbest bırakılmış sıvalar nedeniyle hissettirdiği mağara havasını yeğleyebileceğimi düşündüm.

Bu düşüncelerle körleşmeye çalışırken bir panoda “Zülal”i gördüm; “türbanlı” modelin tanıttığı yeni bir marka olmalıydı. Yürürken farklı modelleriyle karşıma çıktı Zülal, belki eski bir markadır, diye düşündüm, çıkaramadım. Tarz jürileri modelin işte şu panodaki giyim kuşamının yanı sıra çantasını tutuş şekline de yüksek bir puan verebilir; yani aslında emin değilim. 

Nereye gidiyor Zülal, bakkala gitmiyor herhalde. Kız bakışlarını kimsenin göremediği şahane bir manzaraya diktiği, o manzarayı da bir zaferin ardından güvenceye altına aldığı izlenimi vermiyor mu? Baktığı yeri merak edenler oluyordur, ufukta neler görüyor acaba? Ulaşılmaz o manzaranın biricik sahibi gibi görünüyor, ulaşılmaz manzaraya bakışı onu da ulaşılmaz kılıyor, izlemeyi sürdürenler yanılmadıklarını görecek. Her adımı hesaplı, her çizgisi oyunun kuralını hesaba katıyor, böylelikle manzarasını garanti altına alıyor, daha ne olsun. 

Kızım kolumdan çekiştirip durduğu için uzaklaştım panodan, ama başkaları da vardı, mesela bir panoda bir yüzün neredeyse yarısını kaplaması için uğraşılmış bir çift göz üzerinden 12 saate kadar kalıcı simsiyah yoğun bakışlar vaat ediliyordu. “Yoğun bakış”la kastedilen ne olabilir, diye sordum kızıma. Telefonunun ekranında bir şeyler aranıyordu; mırın kırın etti.

Duvardaki seramik panoyu görünce “simsiyah yoğun bakışlar”ı ve “Zülal”i unuttum. Marmaray hattının pastoral tasvirinde şimdiki şehir yok, daha önce de dikkat etmiştim. Panodaki büyüleyici tasvire göre biz şimdiki zamanda olmayan, gravürlerin resmettiği bir zamanın İstanbul’unda yol aldığımızı hayal edebilmeliyiz, Marmara’nın derinliklerinde. İyi de karşısına geçip hayallere daldığım bir manzara elimden alındı, bir süredir kurtulamadığım zihin kuruluğunun, unutmaların, nefes nefese kalmaların sebebi başka bir şey değil. 

Söylenip duruyordu kızım. Hayal gücü zaten sahip olunamayan veya yitirilen şeyi var etmek üzere harekete geçmez mi? Hem, ille de bir gazetede gözüme ilişen Ahi Kültürü etkisini duyuran AVM’ye gidelim diye tutturan kimdi? Bunca yorgunluğa değmezdi, bizim oralarda da yakınlarımızda sayısız zincirleme mağaza ihtiva eden ne çok AVM vardı ve zaten bu yakanın en büyük AVM’si hemen karşımıza yapılıyordu, bitmek üzereydi. Yitirilen manzara mı? 

Kötümser olduğumu öne sürdü kızım ve beni Anadolu Yakası'nın en büyük AVM’sinin manzarasına sahip olmanın iyilikleri üzerine düşünmeye çağırdı, antialerjik yorganımızı aldıktan sonra oturduğumuz büfede bir “burger” reklamlı panonun karşısında kumpirimizi yerken. 

İmaj yağmuru altında insan görüşüne ve duyuşuna güvenini yitirmeye başlıyor. Kumpirin içinde mısırdan bezelyeye bir burgerde bulunmayan ne çok şey var. Yine de ketçap yüzünden olabilir, çok büyük bir burger yemekte olduğum hissine kapıldım karşımdaki pano yüzünden, reklam biraz önce gördüklerime kıyasla sıradan ve mazbut ölçülerde sayılabileceği halde.



Cihan Aktaş, 22.05.2015, Sonsuz Ark, Konuk Yazar,  Perspektif Yazıları, Karşılaşmalar

Sonsuz Ark'ın Notu: 
Kaynak belirtilmek kaydıyla Cihan Aktaş Hanımefendi'den yazıları için yayın onayı alınmıştır.  Seçkin Deniz, 09.05.2015


Seçkin Deniz Twitter Akışı